Başka Bir Yol…

 

Bu yoldan her seferinde Ankara’ya gidiliyorsa siz İstanbul’a gidiliyormuş gibi yapamazsınız. Yapsanız da kimse inanmaz. İnansa bile, otobüs Ankara terminalinde durduğu zaman foyanız meydana çıkar.

XIX. ve XX. Yüzyıl, büyük ayaklanmalar ve devrimler çağıydı. Ayaklanma ve devrimlerin hepsi genelde aynı sonucu verdi: Yeni diktatörlükler ve yeni diktatörler; eskimiş devlet yapılarının zor yoluyla restorasyonu.

XXI. Yüzyıl da Arap dünyasındaki ayaklanma ve devrimlerle başlayarak yeniden umut verir gibi oldu. Aradan iki yıla yakın zaman geçtikten sonra ortaya çıkan olgular yaklaşık bir sonuca varmamızı sağlayıcı nitelikte: Arap devrimleri ve ayaklanmaları da yeni diktatörlüklerle sonuçlanmıştır. Sadece halk ayaklanmalarının söz konusu olduğu, silahlı çatışmaların asgari düzeyde kaldığı Mısır ve Tunus’ta nispeden daha yumuşak bir geçiş olmuş ve bu ülkelerdeki devletler, ayaklanmalar sayesinde restore edilmeye girişilerek, onaya dayanan, parlamentarist-muhafazakâr diktatörlük rejimleri kurulmuştur. Libya ve Suriye’de ise mücadele, emperyalist müdahalesiyle silahlı mücadeleye dönüştüğü ölçüde geçiş de o kadar zorlu olmuş ve  sonuçta Libya’da devletin restorasyonu eskisini aratmayacak bir baskıcı diktatörlük rejimi aracılığıyla yürütülür olmuştur. Suriye’de de benzeri bir durum vardır ama eski diktatör henüz yıkılmamıştır. Yıkılsa da yıkılmasa da devletin yeni koşullara uyum sağlamak üzere restorasyonu kaçınılmazdır.

Aslında tüm devletler sürekli bir restorasyon içindedirler. Tamirat ve restorasyon hiçbir zaman durmaz ama bazen daha köklü restorasyonlar gerekebilir. Bu da genellikle ya ayaklanmalar ya da askeri darbelerle sağlanır; bazen halk oylamalarının da restorasyon rejimlerine yol açtığı görülebilir.

Tarihteki devrimlerin hepsi sonuçta diktatörce restorasyon rejimlerinin kurulmasını getirmiştir. 1917 devrimi, çürümüş Rus devletinin restorasyonunu getirmiş ve Rusya’nın sanayileşmesi bu devletin zorbalığıyla sağlanmıştır. Meksika Devrimi, Meksika devletinin, Atatürk “Devrimi”, Osmanlı-Türk devletinin restorasyonu için işlevsel olmuştur. Zamanında “devrim” adı verilen, 27 Mayıs gibi askeri darbeler de sonuçta devletin ve parlamenter sistemin restorasyonu için işlevseldi. 27 Mayıs’ın “ilericiliği”, o dönemki parlamenter rejimin restorasyonunda nispi bir çoğulculuğun ve düzen içi kurumların birbirini denetlemesinin gerekli görülmesinden, sanayileşmenin legal sendikacılığı zorunlu kılmasından, ayrıca 27 Mayıs dönemindeki dünya ve ülke konjönktürünün dipten gelen bir toplumsal hareketin taleplerini ön plana çıkartmasından kaynaklanmıştır. Yoksa mesele, o zamanki subayların “iyi niyeti”, doğaçtan “ilericiliği” ya da bir takım solcunun sandığı gibi, Kemalizmin “ilerici” karakteri meselesi değildir.

Başka alt konulara sapmadan makalenin başındaki mevzuya dönecek olursak, iki yüz yıllık mücadele ve devrimlerin sadece devletlerin restorasyonuna zemin hazırladığı ve devrimlerden sonra kurulan restorasyon rejimlerinin genelde eskisinden çok daha baskıcı olduğu sonucuna varabiliriz.

Lenin, basın özgürlüğünü “geçici” olarak “askıya” alan yasayı kamuoyuna açıklarken, bu uygulamanın, çok olağanüstü koşulların dayattığı ve kısa zamanda basın özgürlüğüne yeniden dönülecek tamamen geçici bir önlem olduğunu belirtmişti. Bu “geçici önlem” tam yetmiş yıl sürdü. Toplumda bazı öyle temel kurumlar vardır ki, bunları geçici olarak kaldıramazsınız. Bu, trafo merkezlerini, tren yollarını geçici olarak kaldırmak gibi bir şeydir. Tren yollarını toptan kaldırmak, tren seferlerini bir daha yapılmamak üzere kaldırmak anlamına gelir.

Bugün Türkiye’de yaşanan da bir restorasyon rejimidir. Bu restorasyon rejimi, parlamenter-muhafazakâr rejimi ilelebet değişmez bir rejim haline getirmek üzere bu rejime aykırı düşen bütün delikleri kapamayı ve yamamayı hedeflemektedir. Askeri darbe yolu kapatıldığı gibi, parlamento yoluyla iktidar değişimi yolu da tıkanmaktadır. Bu restorasyon rejiminde geriye bir tek halk ayaklanması yolu kalıyor ki, o da kısa vadede ufukta pek görünmemektedir. Ama unutulan nokta şudur ki, mekânların açık noktaları aynı zamanda onların hava alma noktalarıdır. Bir rejimin değişmesini sağlayacak bütün kanalları tıkadığınız zaman içerde büyük bir infilaka da yol açabilirsiniz.

 

İki yüz yıllık deneyleri gözden geçirdiğimiz zaman görüyoruz ki, ayaklanmalar eski diktatörlükleri yıkabiliyor ama yerine özgürlüğü ve özyönetimi hakim kılamıyor. Bunun nedenleri üzerinde ayrıca düşünmek gerekir. Bana öyle geliyor ki, en büyük neden, diktatörlük istemeyen halk kitlelerinin özgürlüklerine sürekli olarak sahip çıkma becerisi gösterememesidir. Çünkü diktatörlükleri yıkmak nispeden kolaydır ama onun yerine özgürlüğü hakim kılmak ve sürekli olarak yaşatmak, beslemek çok daha zordur.

Kanımca devrimci çabalar, diktatörlükleri yıkmaya çalışmaktan daha çok, bugünden özgürlükleri yaşatacak bir yaşam tarzını yerel alanlarda inşa etmeye, kapitalizm dışı dayanışma örgütlenmelerini geliştirmeye, devrimi içerden ve bugünden başlatmaya, özgürlükleri içselleştirmeye yönelmelidir. Altta sessizce oluşturulan binlerce komünün oluşturduğu ağ, üstteki diktatörlüğün temel dayanaklarını kemirir ve sonunda çökertir. O çöküntüden yeni bir devlet restorasyon rejimi değil, özgür komünler federasyonu doğar.

 

Gün Zileli

27 Ağustos 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI