“BENİM KAHRAMAN KÖPEKLERİM”

“20. yüzyılın başlarında, Sivriada Toplama Kampı’nda hayatlarını kaybeden köpek kardeşlerimin anısına…”
Sözleri ile başlıyor Gün Zileli’nin “Benim Kahraman Köpeklerim” kitabı.

İstanbul’un en güzel taraflarından olan cânım sokak köpekleri, 1910’da İttihat ve Terakki’nin 80 bin köpeği ölüme gönderdiği Sivriada ya da Hayırsızada’ya sürgün edilmiş ve sıcaktan, açlıktan, denizde boğulmaktan ve maalesef birbirini parçalamaktan binlerce köpek yaşamını yitirmişti. Aslında ilk köpek sürgünü II. Mahmud tarafından düşünülmüş ama halkın tepkisi ve bu uygulamanın uğursuzluk getireceği inancı ile bu “canavarlar” tekrar İstanbul’a getirilmişti.

Ekrem Işın’ın keyifli makalesi’nde belirttiği gibi “…köpekler, en az insanlar kadar şehir hayatının toplumsal serüvenine katılmışlar; kendi bağımsız kolonilerini, ihtiyar meclislerini kurmuşlar; yönetim ve güvenlik sorunlarını uzmanlaşma düzeyinde çözümlemişler; törel değerlerini geliştirip, ortak yaşamın felsefesini şaşmaz bir doğrulukla uygulamışlardır. Gündelik şehir hayatının boyutlarını insan modeline göre benimsemek, sokak köpeklerini İstanbul vatandaşı yapan tarihsel dönüm noktasıdır.” (Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat, YKY s. 219-226)

Özyürek Yayınları’nca bir çocuk kitabı olarak yayınlanan ama sadece çocuklara yönelik yazılmamış, Gün Zileli’nin her zamanki dost ve samimi üslubu ve canlı anlatımı ile bu kısa ve sımsıcak kitabı bir çırpıda okuyuverdim. Fakat döne döne kitabın yukarıdaki ilk cümlesine takıldım ve hâlâ takılmaktayım. İnsan kardeşliğinden bahseden ve bu uğurda canını dişine takan dostların bile, konu hayvanlara gelince ne kadar kayıtsız olduğunu gördükçe üzülürüm. Hele bu hayvanlardan sokakta yaşayanlara (sokak hayvanı değil) karşı sergilenen düşmanca, sevgisiz ve hoyrat tutumlar, elimden bir şey gelemediği için daha da acıtır vicdanımı. Çünkü sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır.

Gün Zileli, bizi Kınalıada’dan başlayan bir yolculukla, Ankara, Arnavutköy, Londra’ya götürüp tekrar Kınalıada’ya getiriyor. Her ne kadar kitabın isminde köpekler olsa da, kitapta kedilerden de söz ediyor. Mesela evde besledikleri “Tatar Paşası”. Ya da annesinin taktığı adla “Cibilliyetsiz Tekir”. Tekir, bu adı hırsızlığından ötürü almış ama ismiyle uyumsuz şekilde soylu ve terbiyeli bir ders de vermiş “insan kardeşlerine”.

Hayvan sevgisinin çocukluktan ve aileden geldiğine hep inanırım. Özellikle hayvanlara karşı sevgi ve ilgi barındırmak, ya da en azından onlara zarar vermeme alışkanlığı, minikken başlıyor. Örneğin geçenlerde, merakla kedi ve köpekleri seyreden küçük bir kız çocuğuna, epey okumuş-yazmış ve varlıklı görünen anneannesi şöyle sesleniyordu: “Çabuk buraya gel! Şimdi o kediler üzerine atlayacak. Bak köpekler ısıracak.” Küçük çocuk avazı çıktığı kadar ağlayarak isyan etti ve aklı hayvanlarda kalarak evine dönmek zorunda kaldı.

“Benim Kahraman Köpeklerim”i okuyan herkes, çocuk veya yetişkin olsun, hayvanlara karşı olumlu ve sağlıklı bir yaklaşım oluşturabilir hayatında. Bir zamanlar, yaralı hayvanların sokakta tedavi edildiği içi saman döşeli kulübeleri, ölürken köpeklerin bakımı için belli bir para vasiyet eden o “güzel” insanları, evin içinde köpeği “mekruh” saydığı halde, padişaha köpeklere zarar vermemesi konusunda tavsiyede bulunan “ulema” takımı artık yoklar ve diğer tüm hayvan dostları gün be gün azalsa da bu kitaptaki anılar, hayvan kardeşlerimizi anlamamız için birer fırsat.

Örneğin “Fazıl”ın öyküsü ve minik Gün’ün insafsız belediye personeline karşı mücadelesi ve sonuçta maalesef kötülerin kazandığı, okurken gözyaşlarınıza hakim olamadığınız masalsı anı. “Ana-Kız” adlı köpek ve yavrularının yaşam mücadelesi.

“Şermin”i Türkiye’den Londra’ya getirebilmek için yaptıkları ve Şermin’in dostluğuna sığındığı o “mülteci” Londra günleri. Şermin’in doğumdan sonra ölen yavrusunu kendisi gömüp, sonra sahibine mezarını göstermesi, hayvanların hiç de sandığımız gibi sadece içgüdüleri ile yaşayan varlıklar olmadığının kanıtı gibi.

“Keje” ile tanışmaları ve “Keje-Balkız” arkadaşlığı, “Dağlı” ailesinin tarihi ve yaşadıkları maceralar. (Hâlâ en yakın dostlarımdan birisi olan Keje, ilk doğumunu yaptı ve yavrularından birini de bize emanet etti.)

Ve “Garip”… Zileli’nin “Garip’i Barındırmayan Bir Dünya” yazısı ile sona eriyor bu güzel ve hüzünlü kitap. Garip, tüm çabalara rağmen artık aramızda değil. Ötekinin de ötekisi, yoksulun da yoksulu bu güzel, bu masum köpek, yakalandığı uyuz hastalığı ve zayıf bünyesinin savaşamadığı iç parazitlere yenildi.

Hayatımızın bir yerlerinde hep var olan ve biz bilmesek de, bizi “kötülüklere” karşı hep koruyan, kâh havlayarak, kâh kuyruk sallayarak bizimle iletişim kuran bu dostlara anlamlı bir armağan olmuş “Benim Kahraman Köpeklerim.”

Kapınızdan köpek havlaması hiç eksilmesin.

Melih Dalbudak
28.07.2012

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI