Post-Faşizm!

Yazıya, bu deyimi, Ayça Söylemez ve Süleyman Arıoğlu arkadaşlarımdan ödünç aldığımı belirterek başlayayım.

Kapitalist sistemler faşizmi her zaman içerir (eski dille mündemiçtir). Yani faşizm, kapitalist sistemlere yabancı, dışsal bir şey değildir. Sistem burjuva liberal kurallara göre işliyor da olsa, faşizm sopasını yine sistemin teşvikiyle arada bir gösterir. Bunalım dönemlerinde bununla da kalınmaz, faşizm yedek bir destekleyici güç olarak devreye sokulur. Örneğin, Türkiye’de 1960-80 döneminde paramiliter faşist güçler, devletin desteği ve himayesinde sistemi savunmak ve payandalamak üzere devreye sokulmuşlardır. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde de buna benzer çok sayıda örnek vardır.

Faşizmin açıktan bir diktatörlük olarak kendini ortaya soktuğu dönemler, daha çok devrim dalgasının geri çekildiği aşamalara denk gelir. Devrim yenilmiş ve geri çekilmektedir, öte yandan kapitalizmin bunalımı had safhaya çıkmıştır. İşte böyle bir aşamada faşizm, bir yandan kapitalizmin burjuva liberal sistem içinde çözümleyemediği sorunları çözmeye aday olur, bir yandan da yenilmiş devrimin kimi temalarını ve sloganlarını demogojik bir şekilde kendi diktatörlüğünü meşrulaştırmakta kullanır. Örneğin Mussolini eski bir sosyalistti ve iktidara yürürken sosyalizmin eşitlikçi sloganlarını kullandı; keza Hitler, komünist hareketin yoksullara ve işsizlere yönelik vaatlerini benimsemiş gibi görünerek yoksul kesimlerden epeyce taraftar topladı.

1960’lardan sonra yaygınlaşan askeri darbeler ve askeri rejimler, faşizm teorilerinde bir kargaşalığa yol açtı. Askeri rejimlerle faşist rejimler birbirine karıştırıldı ya da her baskıcı askeri rejimin faşizm olduğu düşünüldü. Kimi askeri rejimler faşizme fazlasıyla benzese ya da gerçekten faşist rejimler olsa da, kanımca baskıcı askeri rejimlerin çoğu faşizm ya da faşist diktatörlük olarak adlandırılamaz. Bu rejimlerin çoğu, burjuva liberal sistemi zor yoluyla restore etmeye çalışan restorasyon rejimleridir. Nitekim burjuvazinin kolektif örgütü devleti ve onun parlamenter düzenini restore ettikten sonra asli görevlerine geri dönerler. Evet, bugünkü deyişle vesayet görevlerini sürdürürler ama bu da faşizm demek değildir.

Faşizm konusundaki kafa karışıklığı, faşizm denirken, çağımızdaki en belirgin faşizm örnekleri olan İtalyan ve Alman faşizmlerinin değişmez modeller olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Evet ama her canlı gibi faşizmin de evrileceğini ve aynı kökenden gelen böcek türleri nasıl farklılaşıyorsa günümüzdeki faşizm örneklerinin de tıpatıp orijinal örneklere benzemeyebileceğini düşünmek gerekmez mi? Bu hata, bir yandan, İtalyan ya da Alman faşizmlerindeki baskıcı ve diktatörce yöntemlere benzerlikleri dolayısıyla, her türlü askeri ya da diktatörlük rejimini faşizm olarak görmeye yol açmaktadır. İlginçtir ki, aynı hatalı bakış, bugün gerçekten faşist olan rejimleri, İtalyan veya Alman faşizm örneklerine tıpatıp benzemedikleri için faşizm olarak görmeme gibi bir sonucu da getirmektedir. Varılan sonuçlar birbirinin tamamen zıddıdır ama hatanın kaynağı aynıdır.

Günümüz faşizmi, çağın ve günün gereklerine uygun olarak, klasik faşizm örneklerinden oldukça farklı bir yönelim sergileyebilmekte ve hatta birçok bakımdan klasik faşizmlere benzememektedir. Günümüz faşizmlerinin en önemli özelliği, kapitalist sistem içinde parçalı bir yapı oluşturmaları ve burjuva demokrasisinin unsurlarını ortadan kaldırmak yerine bu unsurları kendilerine uydurmalarıdır. İşte bu yüzden bu tür rejimlere post-faşizm diyoruz. Post-modern dönemde faşizm de post-faşizm halini almıştır.

Nedir post-faşizmin özellikleri? Günümüz post-faşizmi, burjuvazinin genel konsensüs organı olan parlamentoyu ve çok parti sistemini ortadan kaldırmak yerine, oy çoğunluğu ile ele geçirdiği parlamentoyu fiilen kilitlemekte, muhalefeti etkisizleştirip bir süs haline getirmekte ve hatta parlamentonun varlığını kendi faşist diktatörlüğünü meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Askeri rejimlerde olduğu gibi parlamentoyu ortadan kaldırmanın ya da Nazi rejiminde olduğu gibi parlamentoyu monolitikleştirip açık bir tek parti diktatörlüğü kurmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu, gereksiz bir muhalefet cephesi yaratmak anlamına geleceği gibi, burjuvazinin sınıf konsensüsünün hâlâ sürmekte olduğu yanılsamasına da son verir. Böylece, iktidardaki faşist klik, parçalı bir rejim yaratmaktadır. Bu rejime bir yanından bakarsanız onun parlamenter bir demokrasi olduğunu bile düşünebilirsiniz. Seçim de dahil bütün parlamenter kurallar geçerli gibidir ama aslında, parlamentodaki çoğunluk aracılığıyla gerçekleşmiş parlamenter görünümlü bir tek parti diktatörlüğüdür bu.

Rejimin parçalı hali esas hukuk sisteminde son derece belirgindir. Burjuvazi, kendi hakimiyeti için gerekli gördüğü devleti kanunlarla sınırlar ki, aynı devlet günün birinde kendi hayatı, hatta mülkiyeti için bir tehdit haline gelmesin. İktidardaki faşist klik, bu bakımdan burjuvaziyi tedirgin etmek istemez, burjuvazinin, kendisinin de bir diktatörlük altında yaşadığı hissine kapılmasına izin vermez. Bu yüzden parçalı ve ikili bir hukuk sistemi yaratır. “Normal vatandaş” için ayrı bir hukuk, “terörist” adını koyduğu tehlikeli sınıflar ve muhalifler için ayrı bir hukuk. Bu hukuk bugün ABD’de bile yürürlüktedir. Normal Amerikan vatandaşı, polisin günün birinde evini basıp kendisine işkence yapabileceğinden endişe etmemelidir ama eğer üzerinde “terörist” kuşkusu varsa kendini Guantanamo’da bulabilir ve orada her türlü işkenceye uğraması kaçınılmazdır.

Bu konuda, aşağıdaki satırlar, Türkiye’nin de benzeri bir hukuk sistemi içine sokulduğunu göstermektedir:

“Dünyadaki genel siyasal eğilime paralel ancak benzer örnekleri aşacak nitelikte, ‘terör’, siyasal bir kavram olmaktan çıkarılarak hukukun temeline yerleştirilmiştir.  ‘Terör’ üzerine temellenen bu hukuki yapıda, yargısal faaliyet giderek kolluk faaliyeti ile iç içe geçmekte; böylece soruşturmaya tamamen kolluk egemen olmaktadır. Böyle bir hukuksal ve siyasal düzende kimin ‘terörist’ olduğunu elbette kolluk belirleyecektir. Krimanilize etme konusunda polisi temel uygulayıcı haline getiren bu sistemin en iyi örnekleri kuşkusuz KCK ve Ergenekon soruşturması sırasında gözlemlenmiştir. Özel yetkili mahkemelerin dava pratiğinde de, kimin veya hangi oluşumun ‘terör’ örgütü olduğuna dair kolluktan alınan resmî görüş temel dayanak alınarak ona göre karar verildiği bilinmektedir. Örneğin İçişleri Bakanlığı, Türk İntikam Tugayı örgütünü terör örgütü olarak değerlendirmediği için özel yetkili mahkemeler bu örgütün işlediği suçları olağan mahkemelere gönderirken, Halkevleri üyelerinin terör örgütü olduğu yönündeki polis görüşü doğrultusunda Halkevleri üyeleri özel yetkili mahkemede yargılanmaktadır.” (Oya Aydın, Hukuk Devleti Nerede Biter, Polis Devleti Nerede Başlar?, Birikim, Ocak 2012, sayı: 273, s. 27)

“…gözaltına alma kararını daima polis verir, yargıç dava açıldıktan sonra haberdar olur ve soruşturma aşamasında polisin yürüttüğü çalışmadan önüne konan bilgilere göre karar verir; zira kişileri itham etmek zaten yargısal bir iştir.” (agy, s. 29)

Artık yargıyı yöneten polistir ama bu da “hukuk”a göre yapılmaktadır. Polis yargıya öylesine hakim olmuştur ki, artık işkence yapmaya bile gerek kalmamıştır. Eskiden, örneğin 12 Eylül döneminde polis sanıktan aleyhinde ifade almak için basardı işkenceyi. Çünkü bu ifadeyi alamazsa sanığın sıkıyönetim mahkemelerinde bile beraat etme şansı yüksekti. Oysa şimdi itiraf ifadelerine gerek yok. Daha doğrusu, sanığın şu ya da bu yöndeki ifadesinin bir önemi kalmamış bulunuyor. Yargı, cezayı sanığın ya da sanıkların ifadesine dayanarak değil, polisin raporlarına dayanarak veriyor. İşte örneği:

“Yargıçlar sizi dinlemediği, sonuca etki etmeyeceği için hamaset serbesttir yani bu mahkemelerde. Olağan bir ağır ceza mahkemesinde bu kadar yüksek perdeden konuşsanız yargıç sizi salondan çıkartır büyük bir ihtimalle. Siyasi ceza davalarında hamasete izin verilmiştir. Saatlerce konuşabilirsiniz. Sonucu etkilemeyeceği … için…” (Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ile Söyleşi, “Olağanüstü Yargı Rejimi ve Polis – ‘Elastik ve Yapışkan Bir Ağ’”, Tanıl Bora, Birikim, Ocak 2012, sayı: 273, s. 39)

Aynı şey ideolojik alanda da söz konusudur. Burada da parçalı bir yapı oluşturulmuştur. Bir tarafından baktığınız zaman farklı seslerin kendini ifade etmesine, iktidardakileri eleştirmesine izin var gibi görünür. Ama esasen ekonomik güç yoluyla öyle bir sistem kurulmuştur ki, konuşanlar istedikleri kadar konuşsunlar, istedikleri kadar yazsınlar aslında seslerini duyuramazlar. Hatta belki de söz özgürlüğü, yukardaki mahkemeler örneğinde olduğu gibi, sonuca hiçbir etkisi olmayacağı için vardır. Ama bu da aldatıcıdır. Çünkü sözün ya da yazının etkili olma ihtimalinin belirdiği noktada derhal ekonomik mekanizmalar devreye girer ve istenmeyen yazar, istenmeyen muhabir, istenmeyen program yapımcısı anında kapının önüne konur.

Bir önceki yazımda (“Faşizm Konusu”) faşizmin üç temel şartını belirtmiştim. 1. Özel bir ideolojinin hakim kılınması; 2. Özel bir hukuk yaratılması; 3. Burjuvazinin genel konsensüsüne son verilmesi, yani aslında parlamentonun fiilen bir tek parti diktatörlüğünün meşruiyet aracına dönüştürülmesi.

Post-faşizmde bu üç koşul da, kendine özgü bir şekilde ve sistemin parçalı bir yapıya oturtulmasıyla gerçekleşmektedir.

 

Gün Zileli

18 Temmuz 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI