Elim Bir Zayi: Şahin Alpay

 

Aslında bu günlerde kafamda başka bir yazı konusu vardı. AKP rejiminin niteliği üzerine biraz daha yoğunlaşmak istiyordum. Fakat bugünkü Birgün’de , Mehmet Altan’la Şahin Alpay’ın Meltem TV’de, AKP’nin niteliği üzerine tartıştıklarını okuyunca, önce Şahin Alpay üzerine yazayım, dedim kendi kendime. Ne zamandır kafamda dönüp duran bir yazı konusuydu bu.

Mehmet Altan AKP’nin anti-demokratik niteliğine vurgu yapmış; Şahin Alpay da ona karşı çıkarak AKP’nin demokrasinin temsilcisi olduğunu söylemiş. Her şey özetlenirken biraz nüanslarını kaybeder ve kabalaşır, bu yüzden ben de özetlerken aynı hatayı yapmış olabilirim ama işin esası bu.

 

Canlı türleri içinde sanırım en fazla değişim geçiren tür insandır. Diyelim ki, bir maymunun bebek haliyle yaşlılık hali arasında muazzam ve tanınamayacak kadar büyük bir fark göremezsiniz. İhtiyar maymun, kendi bebeklik halinin biraz daha kabalaşmış, biraz daha buruşmuş vb. halidir. İnsan öyle mi ya! İnsanın bebek haliyle yetişkin hali arasında muazzam bir fark vardır; hele yaşlılık haliyle yetişkin hali arasında bağlantı kurmakta bile zorlanırsınız. Anneniz ya da babanız size gençlik fotoğraflarını gösterip, “çok değişmiş miyim” diye sorduğunda ayıp olmasın diye “yok, o kadar değil” dersiniz ama gerçek düşüncenizin bu olmadığını onlar bile anlar.

İnsanın fiziki değişimi ile orantılı mıdır bilmiyorum, fakat insanoğlu ya da insankızı aynı büyük değişimi düşünsel alanda da geçirir. Hatta bunu anlatan  epeyce gülünç bir söz de vardır, hani şu, “yirmi yaşında komünist olmayan, kırk yaşında hâlâ komünist olan aptaldır” (doğrusu bu muydu, tam emin değilim) deyişi. Tabii ki bu söz, “her canlı ölümü tadacaktır” türünden rahatsız edici ölçüde gerçekçi bir sözdür; söyleyen her kimse, insanları gençliklerinde dinamik ve radikal, yaşlılıklarında da aklıselim sahibi ve mütedil olmaya davet etmek için söylemiş olsa da, temeldeki gerçekçiliği daha haşin ve çarpıcıdır. Örneğin bu deyişi ben, insan gençken değişimden yanadır, yaşlandıkça muhafazakârlaşır, diye okurum ki, istisnaları olsa da bildiğimiz birçok örnek bunu doğrulamaktadır. İşte Şahin Alpay da bu örneklerden biridir. Şahin Alpay, siyasi kariyerine ve yazarlığa, yirmili yaşlarda, bir devrimci ve komünist olarak başlamış; kırklı yaşlarında liberal bir sosyal demokrat olmuş; altmışlı yaşlarında da cemaatçi bir gazete olan Zaman’da muhafazakâr bir yazar olarak siyasi yazarlık hayatını noktalamıştır.

 

Şahin Alpay’ı, 1968 yılında, genç bir akademisyen olduğu zamanlarda tanıdım. SBF’de asistandı. Tabii, akademik nedenlerle olmadı tanışmamız.  1968 yılının Ekim ayında çıkacak  Aydınlık Sosyalist Dergi’nin yazı kurulunda yer alıyorduk ikimiz de. Ben gençlik mücadelesi “kontenjanı”ndan alınmıştım yazı kuruluna. Şahin Alpay ise, derginin çekirdek teorisyenler kadrosunun en önde gelenlerindendi.

Ayvalıklı zengin bir aileden geliyordu. Kendi sınıfından zengin bir kızla evliydi ve daha o zamandan küçük bir kız çocuğu babasıydı. Yazı Kurulu toplantılarını bazen onun Kızılırmak Caddesindeki güzel evinde yapardık. Rahat bir orta sınıf yaşamı vardı. Yetiştiği sınıfın özelliklerini barındırırdı. Biz gençlik mücadelesinden  gelenlerle arasında tuhaf, aşılmaz bir uzaklık vardı sanki. Yazı Kurulu toplantılarının dışında onunla hiçbir arkadaşlığım olmadı. Gençlik hareketlerine de katılmaz, uzak dururdu.

Aydınlık Sosyalist Dergi’nin 12. Sayısına yazdığı bir yazı, bölünmek üzere olan MDD hareketinin üzerine benzin döktü adeta. Bu yazıda geçen, “işçi sınıfının MDD’e öncülük etmesi için gereken objektif ve sübjektif şartlar yoktur” cümlesiydi bunun nedeni. Aslında bu, Mihri Belli’nin fikriydi. Şahin Alpay’ın yaptığı, bu fikri daha teorik temellerle açmaya çalışmaktan ibaretti. Ne var ki, bölünme sırasında Mihri Belli “Kırmızı Aydınlık” saflarında kalmış, bu fikir aslında Mihri Belli’ye ait olmasına rağmen, “Kırmızı Aydınlıkçı”lar faturayı, politik hesaplar dolayısıyla “Beyaz Aydınlıkçı”lara kesmeyi tercih etmiş ve önceleri “Proleter Devrimci Aydınlık” (PDA) hareketi olarak bilinen sonranın meşhur Aydınlık hareketi, ömür boyu bu kamburla dolaşmak zorunda kalmıştır.

Daha bölünme olmadan bile Şahin Alpay sıkı bir Maocuydu. Peking Review dergisinden okuduklarını Türkiye’ye uyarlamaya çalışırdı. Bölünmeden sonra “Beyaz Aydınlık” Maocu olmaya karar verince Şahin Alpay’ın yıldızı daha da parladı ve Amerika’dan o sıralar dönen Halil Berktay’la birlikte bu hareketin baş teorisyenlerinden biri olarak temayüz etti. Aramızda bölünmeye en çok sevinen Şahin Alpay oldu; onun bu sevincine en çok şaşıran da bendim sanırım. Mihri Belli’nin evine şartlarımızı sunmaya birlikte gitmiştik. Tabii ki Mihri Belli dayatmalarımızı kabul etmedi. Evinden çıktığımızda Şahin Alpay’ın nasıl sevinçle havaya sıçrayıp, “oh be kurtulduk” dediğini bugün gibi hatırlarım. Neden kurtulmuştu acaba? Maocu yolda yürümemizi önleyen ayak bağlarından mı? Yoksa…

Ne var ki, o dönemde Maoculuk şişede durduğu gibi durmuyordu. Pratikte getirdiği bazı yükümlülükleri vardı. Örneğin “proleterleşme” gibi yükümlülükler. “Proleterleşme kampanyası”, Çin’deki Kültür Devrimi’nin Aydınlık hareketi tarafından taklit edilmesiyle ortaya çıkan, onun bir minyatürüydü. Madem ki orada aydınlar kırsal alanlara gönderilip “proleterleştiriliyor”du, biz neden aynısını yapmayalımdı? Dolayısıyla Şahin Alpay gibi, hayatında eline bir çekiç bile almamış “burjuva aydınları”, yeni kurulmuş gizli Maocu parti tarafından inşaat işçiliği yapmaya gönderildi. Hayatlarında, elleri pamuk gibi yumuşak, gözlüklü bir amele görmemiş inşaat işçilerinin şaşkın bakışları altında bu çileye birkaç hafta tahammül eden Şahin Alpay, evine döner dönmez aklanıp paklandıktan sonra yeniden o zevkli teorik çalışmalarına yoğunlaştı.

Şahin Alpay’ın, gizli Maocu partideki mevkii, teorisyenliği ve Aydınlık hareketinin önde gelenlerinden biri olarak bilinmesiyle doğru orantılı değildi. Daha sonra Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adını alacak gizli Maocu parti, saflarındaki aydınların “etinden sütünden” azami yarar sağlamakta hiçbir şekilde tereddüt etmemesine rağmen yönetim kadrolarında “burjuva aydınlarına” yer vermemekte kararlıydı. Bu yüzden Şahin Alpay, sol kamuoyunda bilinenin aksine, illegal örgütte hiçbir yönetici sorumluluğa sahip olmadı ve sıradan bir üye olarak kaldı. Doğrusu, kariyerist bir tutum göstermedi,  bu konuda en ufak bir itiraz ileri sürmedi.

Şahin Alpay, 12 Mart darbesinden sonra gelen baskı ortamında, yazı kurulu üyeliği dolayısıyla aranmaya başlayınca, aynı Cengiz Çandar’a reva görüldüğü gibi, “yakalandıklarında başımıza bela olurlar” mantığıyla parti tarafından Filistin’e gönderildi. Orada, diğer Aydınlıkçılarla birlikte Filistin kamplarında gerilla eğitimi gördü. 1972 yılında partinin büyük darbe yemesi, Filistin grubunda büyük bir moral bozukluğuna ve sarsıntıya yol açtı. Zaten grup tamamen yapay bir ortamda bulunuyordu. İnsanların moralinin bozulması ve sonunda birbirlerini yemeye başlaması için her türlü koşul mevcuttu. Bazı arkadaşlar psikolojik bunalıma girdiler, aklını kaçıranlar oldu. Partiye indirilen darbenin yol açtığı moral bozukluğu aslında bu psikolojik ortama tüy dikti. Bölgeye Avrupa’dan gelen parti temsilcisinin despotik tavırları ortamı iyice gerdi. Zaten Kaypakkaya bölünmesi de başlamıştı. Kamptaki bazıları Kaypakkaya hareketine iltihak etti. Şahin Alpay’ın da içinde bulunduğu bazıları ise kapağı Avrupa’ya atmanın yollarını aradılar ve bunu yaptılar da.

Şahin Alpay, Avrupa’ya geçtiği andan itibaren Maocu hareketle bütün bağlarını koparttı ve 1974 affından sonra Türkiye’ye dönünce bir daha ne Aydınlık hareketiyle, ne de solun herhangi bir kesimiyle bağ kurdu. Maoculukla her türlü ideolojik bağını koparttığı gibi, solculukla da ilişkisini kesti.

Bu tarihten sonra, 1970’li ve 1980’li yıllarda Şahin Alpay’ı , pek suya sabuna dokunmayan, sadece yazılarıyla, CHP çevresindeki bazı aydınlara ve akademisyenlere “batı tipi” bir sosyal demokrasiyi öneren liberal bir sosyal demokrat olarak görüyoruz. Bir anlamda, 1980’den sonra yükselen liberal akımın CHP’ye uzanan bir kolu olarak görülebilir ama CHP içinde hiçbir zaman aktif politika yapmadı. Yazıları sadece dışarıdan yapılan öneriler düzeyinde kaldı.

Şahin Alpay’ı “batı tipi” sosyal demokrat olduğu dönemde çok iyi izlediğimi söyleyemem, o benim için uzaklaştıkça yelkenleri bile görünmez olan bir gemiden farksızdı artık. Uzaktan, çok uzaktan izleyebildim ancak. Doğrusunu söylemem gerekirse, 2000’li yıllarda cemaatin gazetesi Zaman’da yazmaya başladığı zaman da pek fazla şaşırmadım. Tuttuğu yolun doğal sonucuydu bu.

Ama Türkiye’ye döndüğüm günlerde Zaman gazetesinin dev bir posterinde tanıdık bir simanın devasa yüzünü görünce biraz şaşırdığımı hatırlıyorum. Şahin Alpay, o şişman, şişkin yanaklarıyla bir şeyler söylüyordu biz fanilere. Söyledikleri, ağzından çıkan bir balonun içinde yer alıyordu koca harflerle: “Zaman’da yazıyorum, çünkü burada fikrimi serbestçe ifade edebiliyorum.”

Güldüm. “Serbestçe ifade edemeyeceğin hangi fikri ileri sürdün ki” dedim kendi kendime.

 

Dönemin en sert devrimci ideolojisiyle yola çıktı; orta yaşlarda bir liberale dönüştü; altmışlı yaşlarında karşıdevrimci bir muhafazakâr, Türkiye’nin en reaksiyoner kesimlerinden biri olan Fethullah cemaatinin hizmetine girip onun yazarı oldu. Yani öldü.

 

Gün Zileli

11 Temmuz 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI