Foti Benlisoy’un kitabı: Güncel Devrim Sorunlarını Tartışmak

 

Foti Benlisoy, 21. Yüzyılın ilk Devrimci Dalgası, Agora Kitaplığı, 2012

 

Foti Benlisoy’un, daha ismiyle bile dikkat çeken kitabında, 1. Bölümde, Avrupa’daki devrimci ayaklanma ve direnişler, Fransa, Yunanistan, İspanya ve Amerika’daki “Wall Street’i işgal et” hareketi bağlamında ele alınıp inceleniyor; 2. Bölümde, Tunus, Mısır, ardından Libya ve Suriye vb. bağlamında Arap dünyasındaki devrim ve ayaklanmalar ele alınıyor; 3. Bölümde ise, Türkiye sol hareketi ile Kürt hareketi tartışılıyor ve AKP iktidarına karşı mücadele bağlamında Türkiye’de devrimin sorunları irdeleniyor.

Benlisoy’un kitabının ana ekseni, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 21. Yüzyılın ilk on yılının ardından, 2011 yılında aniden patlak veren Arap devrimleridir ama bu sadece Arap dünyasına ilişkin bir olay olarak değil, doğru bir şekilde, dünya çapında devrimin yükselişi olarak tahlil ediliyor.

Kitabın, dört temel noktada ele alacağım daha ayrıntılı bir incelemesine geçmeden önce, Benlisoy’un ve kitabının devrime ve yükselen dünya devriminin sorunlarına bakışı konusunda genel bir yargımı baştan belirtmeyi gerekli görüyorum: Devrimci Marksist kategorisinde görülebilecek Benlisoy’un devrime ilişkin genel bakışı, kesinlikle liberalizmle arasına net çizgiler çeken devrimci bir yönelişi ifade etmektedir. Bu yüzden, genelde kendisiyle benzer bir bakış açısına sahip olmaktan sevinç duyduğumu belirtmeliyim. Öte yandan, pek doğaldır ki, daha alt başlıklarda bazı farklılıklarım mevcuttur. İlk alt başlıkta, Benlisoy’la kesinlikle uyuştuğum ve kendisine tamamen katıldığım, Arap devrimlerinin – elbette gerçekten devrim olanlarının – özünde neo-liberalizmi hedef aldığı yönündeki çok önemli saptamalarına yer vereceğim. Bundan sonraki üç alt başlıkta ise, kendisiyle belli noktalarda ayrıldığım, “devrim ve emperyalist müdahale”; “bugünkü devrimin izleyeceği yol” ve “AKP iktidarının niteliği” konularına gireceğim.

 

Ayaklanmaların Temelinde

Neo-Liberalizme Tepki Var

 

Foti Benlisoy, “Tarihin Sonundan, Devrimin Güncelliğine” başlığını taşıyan, 45 sayfalık uzun giriş makalesinde, özel olarak devrimlerin, iddia edildiği gibi, “liberal, parlamentarist demokrasi” özleminin ifadesi mi olduğu, yoksa özünde kapitalizmi ve kapitalizmin otuz yılı aşkın bir zamandır gündemde olan neo-liberal programına bir tepkiyi mi ifade ettiği konusunu döne döne işlemiş. İyi de etmiş. Çünkü bu konuda, özellikle anaakım medyanın önayak olduğu ve liberallerimizin de körüklediği çok büyük bir çarpıtma söz konusu. İşte Foti Benlisoy’un tamamen katıldığım ve önemle altını çizdiğim satırları:

Bu çerçevede, ayaklanmaları ve muazzam kitle hareketlerini Asyatik despotizme karşı Batı değerlerinin bir tasdiki olarak görme ve gösterme çabası sol mahfillerde dahi etkili olabiliyor… Arap ayaklanmaları hemen bütün insanlığın kafasına liberalizmin yeni bir zaferi olarak kakılmak isteniyor… Oysa Tunus’ta, Mısır’da kitlelerin demokratik haklarla beraber sosyal adalet taleplerini kendiliğinden bir biçimde harmanlamaları bir tesadüf değil, otoriterizme itirazın toplumsal kaynakların yağma edilmesine dayalı mevcut iktisadi-sosyal modele itirazı da ister istemez gündeme getirmesinin sonucuydu.” (s. xiv)

Ve Benlisoy, ayaklanmaların sınıfsal kökenine dikkat çekerek yukardaki fikrini pekiştiriyor:

Her şeyden önce bütün bu mücadelelerde, emek piyasalarını esnekleştiren, işsizliği yapısallaştıran ve eğitimi ticarileştiren neo-liberal siyasetlerin geleceksizlik ve güvencesizlik cenderesine sıkıştırdığı gençlik kesimlerinin, kapitalist krizin yarattığı küresel ‘kayıp kuşağın’ ön planda olduğu görülüyor.” (s. xxxii)

Ve demokrasi mücadelesini neo-liberalizme karşı mücadeleden kopartan gerek burjuva liberal, gerekse muhafazakâr-sol anlayışlara karşı çıkan şu kısa ama çok önemli satırlar:

Bu durum, demokrasi meselesinin önümüzdeki süreçte kapitalist küreselleşmeye karşı direnişlerin önemli bir unsuru olacağı ya da tersinden söylersek demokrasi mücadelesinin neo-liberalizme karşı direnişten ayrı düşünülemeyeceği anlamına geliyor.” (s. xxxiv)

Bu mükemmel satırlara ilave edebileceğim hiçbir şey yok.

 

Ayaklanmalara Emperyalist Müdahale

Konusunda Alınacak Tutum

 

2011 yılı başında önce Tunus’ta başlayıp,  Mısır devrimiyle devam eden ve neredeyse bütün Arap ülkelerine yayılma istidadı gösteren Arap Devrimi, Libya ve Suriye’deki emperyalist müdahaleyle ve ayaklanmaların emperyalistler tarafından militarize edilmesiyle, hiç eğip bükmeden söyleyeyim ki, adeta duvara tosladı. Artık bu andan sonra Libya ve Suriye’de bir devrimden değil, emperyalizm yanlısı bir karşı-devrimden rahatlıkla söz edilebilirdi. Fakat Benlisoy, bunu net bir şekilde ortaya koymak yerine, eleştiri oklarını bu ayaklanmalara karşı başından kuşkucu, hatta karşıt bir tutum alan ulusalcıları ya da bazı solcuları yöneltmeye devam etmiş. Burada  bu noktayla ilgili bazı alıntılar yapmak istiyorum Benlisoy’dan:

Ancak emperyalist müdahalecilik ve saldırganlığa karşı dururken Kaddafi rejiminin yanına düşmemek de elzem. Ne yazık ki Hugo Chavez, Daniel Ortega ve Fidel Castro yaptıkları kimi açıklamalarla tam da bu hataya düştüler. Emperyalizmin bölgedeki muhtemel tasarımlarına karşı itirazda bulunurken Kaddafi rejiminin canice niteliğini adeta unuttular.’ (s. 134)

Evet, hem Kaddafi’ye hem de emperyalizme karşı tutum almak ve Libya halkının kendi kaderini tayin mücadelesine destek olmak mümkün. Kaddafi’yle emperyalizme direnmek mümkün olmadığı gibi, emperyalist saldırganlıkla insani felaketleri önlemek ya da diktatörlere karşı mücadele etmek de akıl kârı değil.” (s. 135)

Oysa devrimci sosyalistler kitle mücadelelerine sırtlarını dönemezler. Siyasal haklar için polis ve asker kurşunlarına karşı göğüslerini siper eden erkek ve kadınların eylemlerini, biz bunlar emperyalizmin işine geleceğini düşündüğümüz için hor göremeyiz.” (s. 154)

Sosyalistler, ayaklanmaları bizim ya da ötekilerin diye ayırt etmezler, kitle hareketlerinin sonuçlarını devletlerarası sistem zaviyesinden ölçmezler. Kurtuluşu fillerin tepişmesinde aramazlar. Bütün olumsuz koşullarda bu mücadeleler içerisinden süzülebilecek en ufak ihtimalin üzerine titrer,  onu büyütmeye var güçleriyle çalışırlar.” (s. 154)

Uluslararası düzeyde devrimci hareketin ve toplumsal mücadelelerin Libya örneğinden çıkarması gereken ders son derece açık görünüyor: Emperyalist müdahaleye karşı çıkarken Esad rejiminin bir an evvel yıkılabilmesi için Suriye’deki halk hareketini ama’sız, fakat’sız desteklemek, bunu yaparken de kendi ittifaklarını kurabilme becerisini göstermek. Elbette Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığı, olamayacağı hususunda anlaşıyorsak.” (s. 219)

 

Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığında elbette anlaşıyoruz ama Suriye’de “halk hareketi” denen şeyin de hiçbir devrimci karakteri olmadığında ve doğrudan emperyalist güçlerce örgütlendiği noktasında da anlaşıyor muyuz acaba?

Öncelikle belirtmeliyim ki, uluslararası mevzulara ve halk ayaklanmalarına kesinlikle ulusalcılardan ve bir kısım solcudan farklı bakıyorum. Yani onların her taşın altında emperyalizmin parmağını arayan ve dolayısıyla halihazır devletlere ve onların işkenceci polis aygıtlarına sırt dayayan tutumlarını hiçbir şekilde onaylamam ve eleştiririm. Öte yandan, tarihteki, kendi blokları içinde yer alan her türlü muhalefet ve ayaklanmayı “emperyalist oyunu”, “CIA kumpası” olarak görüp tukaka ilan eden Stalinci GPU mantığını da reddederim. Diyelim ki, Sovyet blokundaki bir ayaklanmaya batılı emperyalistler hoş gözlerle bakıyor olsunlar, bu, o ayaklanma ya da isyanın haklılığını ortadan kaldırmaz. Bu yüzdendir ki, Macar Devrimini emperyalist batının oyunu ve karşıdevrim olarak ilan eden Stalinistlerin bu tür argümanlarının hiçbir değeri yoktur gözümde. Bu tür ayaklanmaları, batılılar uzaktan – evet uzaktan, çünkü Sovyet tankları Macaristan’ı ezip geçerken sadece seyirci kalmışlardır – destekliyor olsa bile bakışım değişmez. Dünya büyük güçlerin oyun sahasından ibaret değildir, bazen halklar da çıkar sahneye ve bütün hesapları ve paradigmaları paramparça ederler. Bu anlamda Foti Benlisoy’a katılıyorum.

Evet ama bir de şu anda içinde yaşadığımız gerçek var. Tabii ki, Libya ve Suriye’deki ayaklanmalar da başlangıçta bu baskıcı diktatörlüklere tepki olarak ortaya çıkmıştı. Ama kısa, çok çok kısa bir zamanda emperyalistler duruma el koydu ve bu ayaklanmaları kendi komplolarının ve hakimiyet savaşlarının basit bir aracı haline getirdiler. Artık bu noktadan sonra da, yukarda söylendiği gibi, bu hareketleri “ama’sız ve fakat’sız” desteklemeye devam etmek, çok büyük bir laf etmek istemem ama açıkça ve göz göre göre emperyalistlerle işbirliği anlamına gelir.

Nasıl destekleyeceğiz? Örneğin Türkiye sınırından isyancılara ulaştırılmak üzere silahların sevk edilmesine destek verebilir miyiz? Elbette Foti’nin cevabı “veremeyiz” olacaktır? İsyan hareketi içinde emperyalistlerden silah almayı kabul etmeyen bir kesim var mı, onları destekleyelim. Yok böyle bir kesim. Şunu kabul edelim ki, “isyan hareketi” emperyalist kuklasıdır. Emperyalist kuklalarını desteklemek de devrimcilere düşmez doğrusu.

Elbette bu, Esat’ın diktatör olduğunu bilmeye, söylemeye ve devrilmesini arzu etmeye engel değil. Ama arzu etmek başka şey, fiilen yürütülen bir mücadelede “isyan adına” emperyalist işbirlikçileriyle işbirliğine gitmek başka şey.

Kendimizi eleştirmekte açık ve keskin olmalıyız. Mazeretler bulmayalım ve kabul edelim ki, Bakunin’in 1848 Devriminde kapıldığına benzer bir devrim sarhoşluğuna kapıldık ve sabah ayıldığımızda durumun hiç de parlak olmadığını tespit etmekte zorlandık, zorlanıyoruz. Her şey birbirine denk düştü, bu yüzden devrim sarhoşluğuna kapılmamız biraz da normaldi. Avrupa’nın Akdeniz hattında büyük bir sarsıntı yaşanıyor ve devrimci kitle hareketi hem Avrupa’nın içlerine, hem de Kuzey Afrika’ya yayılıyordu. Tunus ve Mısır devrimleri müthiş cesaret vericiydi. Güney Amerika’da Şilili gençler vb. harikalar yaratıyordu ve Birleşik Devletler’de “Wall Street’i işgal et” hareketi dalga dalga yayılıyordu. Evet ama emperyalistlerin yükselen bu dalgayı kenardan izlemeleri mümkün müydü? Müdahale etmeleri kesindi. Hem de bu müdahale, örneğin 1917 devriminde olduğu gibi, Sovyetler Birliği’ni ablukaya almak gibi falan da değildi. Keşke öyle bir müdahale olsaydı, o zaman ak koyun kara koyun daha net ortaya çıkardı. Hayır, emperyalistler müdahalenin en kahredicisini yaptılar. Halk ayaklanmalarını hiçbir şekilde karşılarına almadılar. Yıkılanın (örneğin Mübarek’in) yıkılışını seyrettiler ve ondan sonraki hamleyi düşündüler. Libya’da o kadar da pasif kalmadılar. Muhtemelen şöyle düşündüler: “Bu ayaklanmalar domino taşı gibi devam edip gidecek; karşı çıkmamak yetmez, pasifçe seyretmek doğru değil, biz  bu ayaklanmalardan azami yararı sağlamaya bakalım. Örneğin, bugüne kadar mecburen işbirliği yaptığımız ve katlandığımız, yıkılmaları zaten kaçınılmaz olan diktatörleri yıkmakta, ortalığı temizlemekte ve hakimiyetimizi pekiştirmekte kullanalım bu ayaklanmaları.”  Ve olan da budur zaten.

Peki ama durum bu kadar açıksa biz neden halk ayaklanmasını destekleme uğruna emperyalist oyunların safında yer alalım ki?

Bu konuda son bir söz: Bence Chavez, Ortega ve Castro’yu, diktatörleri eleştirmedikleri için eleştirmek saçma. Çünkü kendileri zaten diktatör. Hapishaneleriyle, tek parti diktatörlüğüyle, fikir özgürlüğünün olmamasıyla, Küba’daki rejimin Kaddafi ya da Esad rejimiyle çok da farklı olduğunu sanmıyorum.

 

Devrim İçin Gerekli Olan:

Bir Politik Hareket mi, Bugünden Toplumsal İnşa mı?

 

Evet, sanırım dönüp dolaşıp, Marx’la Bakunin arasındaki, önce politik devrim mi, yoksa toplumsal devrim mi tartışmasına geliyoruz. Foti Benlisoy, 21. Yüzyıl devrimci dalgasının en büyük zaaf ya da eksikliğinin “politik bir hareket yaratamamak” olduğu kanısında. Alıntılarla görelim:

Anarşistler açısından kritik önemde olan, gelecek toplumun bir ‘nüvesi’ sayılması gereken kamp alanları ve bunların ne olursa olsun muhafazasıydı. Bu kesimi oluşturan birey ve gruplara göre, hareketin somut siyasal-toplumsal talepleri olmamalı ve daha ziyade kamp alanının gelecekteki toplumun bir nüvesi (prefigürasyonu) olarak ‘otonom’ yapısı korunmalıydı.” (s. xxxvi)

Foti Benlisoy, bu anarşist eğilime “sosyal yanılsama” adını vererek şöyle eleştiriyor:

1990’ların ortasındaysa canlanan toplumsal hareketlerle birlikte direnişlerin, toplumsal hareketlerin ya da ‘hareketlerin hareketi’nin kendi kendisine yeterli olacağı ve ‘siyasal’ olanın göz ardı edilebileceği görüşü yaygınlık kazandı. Geçmişin partiyi ya da devrimci iktidarı toplumsal dönüşümün temel dinamiği addeden ‘siyasal yanılsaması’na simetrik bir ‘sosyal yanılsama’ bu dönemde yaygınlık kazandı.

“İktidarı almadan dünyayı değiştirme formülasyonu bu yanılsamanın belki de en radikal ifadesiydi… toplumsal hareketlerin kopuşçu bir siyasal perspektif veya strateji yokluğunda karşı karşıya bulunduğu kesintiye uğrama, soğurulma, sisteme eklemlenme, bürokratikleşme ve lobici bir siyaset etme biçiminin esiri olma gibi riskleri göz ardı ediyor. Bu dönemde Latin Amerika’daki kimi siyasal başarılar (Venezüella ve Bolivya) dışında söz konusu mücadelelerin çoğunlukla yenilgiyle sonuçlandığını unutmamak gerekiyor.” (s. xli)

Kestirmeden ifade etmek gerekirse, mevcut mücadele ve direnişler belli bir siyasal alternatif, yani bir karşı-hegemonya etrafında ortaklaştırılamazsa geri çekilme, hatta yenilgi mukadderdir.” (s. xlii)

Benlisoy, kitle mücadelelerinin yoğunluğuyla siyasal örgütlerin güçsüzlüğü arasında bir uçurum olduğunu saptıyor:

…yoğun kitle mücadelelerine rağmen, radikal siyasal örgütlerin ve sendikaların, toplumsal taban örgütlerinin üye sayılarında bir sıçrama yaşanmıyor. Yani toplumsal hareketler vuruyor geri çekiliyor, vuruyor geri çekiliyor. Kalıcı bir etki bırakmıyor, bırakamıyor. Toplumsal hareketlerin gelişkinliği ile bunların siyasal ifadesi arasında bir uçurum var.” (s. 168)

Ve daha net bir sonuç:

Parti fikrinden, yani geniş kitlelerce tanınır, çoğulcu bir anti-kapitalist, feminist ve ekolojist siyasal özne yaratma çabasından taviz vermemek elzem.” (s. 301)

Foti Benlisoy’un yukardaki saptamalarıyla çelişen, aynı kitaptaki, tamamen katıldığım şu doğru ve yerinde tespitiyle başlamak istiyorum eleştirilerime:

Eğer Tunus’ta Aralık sonunda başlayan zincirleme ayaklanmaları idare etmeye dönük güçlü siyasal aygıtlar bulunsaydı, muhtemelen şimdiye kadar Ben Ali liderliğiyle uzlaşmaya gitmiş olurlardı. Oysa böyle aygıtların olmaması, kitlelerin öfke ve enerjisini dizginsiz bırakmış, başkaldıran halk sonuna kadar gitme cüretini göstermiştir.” (s. 106)

 

Son alıntıdan hareketle Foti Benlisoy’un şöyle akıl yürüttüğünü farz edebilir miyiz: Başlangıçta “güçlü siyasal aygıtlar”ın olmaması, kitlelerin öfkesinin dizginsizce ilerlemesi için iyidir ama sonrasında devrimi ilerletmek için “güçlü bir siyasi aygıt”ın olması elzemdir. Elbette absürd bir şey bu ve elbette Foti Benlisoy da böyle bir şey söylemek istemiyordur. Peki bu çelişkili ifadelerin anlamı nedir? Bence bunun anlamı, Benlisoy’un, teorisiyle hayatın getirip önüne koyduğu gerçeklerin çelişmesidir. Bir yandan güçlü siyasi yapıların devrimi nasıl önlediğini ve hızla düzen içi bir uzlaşmaya yöneldiklerini görmezlikten gelmek istemiyor ama bir yandan da Marksist-Leninist teorinin çok temel bir amentüsü olan “öncü siyasi örgüt” teorisini terk etmek istemiyor.

Şimdi şu “siyasi ilüzyon” “sosyal ilüzyon” meselesine geçebiliriz. Öncelikle belirtmeliyim. Sosyal değişimi esas almak ve bu anlamda siyasi değişim yolunu reddetmek, kesinlikle siyasi alana gözünü kapamak anlamına gelmez. Bazı anarşistler hatalı bir şekilde bunu böyle anlıyor olabilirler ama genelde anarşizmin tavrı böyle değildir. Tepemizdeki siyasi heyulayı, Marx’ın deyişiyle devlet denen o kötücül uru nasıl görmezden gelebiliriz ki? Üstelik sosyal kurtuluş mücadelesini esas alanların sosyal kurtuluşun önündeki bu en büyük engeli görmezden gelmeleri ya da buna önem vermemeleri iyice saçma olur. Bu yüzden toplumsal devrimciler, siyasi alanı çok büyük bir titizlikle izlerler, tahlil ederler ve oradaki hareketlenmelere anlam vermeye çalışırlar.

Ama bunu yapmakla siyasi mücadeleye katılmak aynı şeyler değildir. Çünkü net bir şekilde belirteyim ki, bugüne kadarki yüzlerce deneyle ortaya çıktığı gibi, siyasi alanda elde edilen en radikal başarılar bile son tahlilde halihazır kapitalist düzenlere hizmet etmekte, onlara eklemlenmektedir. Devrimcilerin siyasi alandan, örneğin parlamentodan kitlelere seslenmenin cazibesine kapılmalarını doğal karşılamak gerekir. Gerçekten de, örneğin bugün BDP milletvekilleri, AKP’nin içyüzünü halka açıklıyorlar da fena mı oluyor? Hiç de fena olmuyor ama daha derin düşünmek ve getirinin yanında götürünün de hesabını yapmak gerekir. Evet, kitlelere sesleniyorsunuz ama aynı zamanda kaçınılmaz olarak sistemin kurumlarının içine çekilip farkında bile olmadan ehlileşiyorsunuz.

Bunu bir yana bırakalım. Siyasi bir aletle, yani siyasi iktidarla, parti iktidarıyla, yani “yeni” bir devletle devrim falan yapılamayacağını bize son yüz yıldaki mücadelelerin sonuçları öğretmediyse başka hiçbir şey de öğretemeyecek demektir. Ama “bilinçsiz” olduğu sanılan kitleler kendi kolektif bellekleriyle ve bilinçleriyle sonucu çoktan çıkartmışlardır. İşte, Benlisoy’un da saptadığı gibi, sonunda ölüm bile olsa en çetin mücadeleleri göze alan kitlelelerin siyasi örgütlere güç vermemelerinin sebebi budur. Ders almayan devrimciler, boyunlarındaki teori prangasının ağırlığıyla aynı hatalı yolu bir kere bir kere daha denemek isteyebilirler ama kitleler bunu asla yapmayacaktır. Çünkü onların teorisi yok, sezgileri var. Sezgileriyle bu yolun çıkmaz olduğunu biliyorlar ve örgütlere asla güç vermek istemiyorlar.

Bunları söylerken popülizm yaptığım sanılmasın. Kitleler yanılmaz diye bir fikrim var. Yanılırlar, hem de fena halde yanılırlar, defalarca yanılırlar, bugün de yanılmaya devam etmektedirler ama bir şeyi idrak ettiklerinde de diretmemeleri onların güzel yanıdır. Kör gözüm parmağına aynı yanlış yolda inat eden devrimcilerle kitlelerin temel farkıdır bu.

Foti Benlisoy, yukarda verdiğim bir alıntıda Venezüella ve Bolivya’daki siyasi başarılardan söz etmiş laf arasında. Oysa böyle bir başarı söz konusu değil. Eğer Chavez’in iktidara oturmasını ve kendi diktatörlüğünü ilan etmesini siyasi başarı olarak görüyorsa bunun Benlisoy’un genel devrimci bakışına hiç ama hiç uymadığını belirtmek zorundayım.

Benlisoy, ileri atılan kitlelerin, sonrasında geri çekilmesinden ve siyasi bir alternatif yaratamamasından şikayet ediyor. Evet ama bir de şöyle bakmak gerekmez mi: Aslında ele geçirilecek bir şey yok. Yani kitleler kendi sezgilerine dayanarak siyasi iktidarla bir şey elde edemeyeceklerini anlamışlarsa; bir siyasi alternatif yaratmak, yani aslında gelecekte kendilerini belki bugünkünden bile daha kötü bir şekilde ezecek bir aygıtı, bir mekanizmayı yaratmak yerine geri çekilmişlerse bunda şaşılacak bir şey yok. Onlar hınç duydukları siyasi yapıya saldırıyorlar, eğer onu devirebiliyorlarsa deviriyorlar; bunu yaptıktan sonra da aslında yine geri çekiliyorlar veya yıkamazlarsa da geri çekiliyorlar. Çünkü siyasi yapıdan aslında bir beklentileri yok. Tek beklentileri, kendilerini ezen baskı mekanizmasını geriletmek, yıpratmak ve eğer olanaklar el verirse parçalamak. Ama bu kadar. Bunun ötesinde yeni bir siyasi yapı oluşturmak diye bir yönelişleri yok. İyi ki de yok.

O zaman bu geri çekilişten sonrasını, bunun anlamını, zaaflarını ve olanaklarını tahlil edelim. Evet, siyasi alanda bir şey yapamayacaklarını bildiklerinden geri çekiliyorlar. Bu doğal. Ama zaaf  bundan sonrasında başlıyor. Yeni bir saldırıya, yeni yükselen dalgaya kadar bir durgunluk, bir bekleme  süreci başlıyor. Oysa kavranması gereken çok önemli bir nokta var: O geri çekildiğin yerde beklemek ve dinlenmek zorunda değilsin. Bu bir cephe savaşı, bir mevzi savaş değil, bu toplumun her alanında, en küçük hücresinde bile verilmesi gereken bir savaş. Dolayısıyla iktidar mevzilerine saldırmak üzere yeni bir dalganın yükselmesini beklemek yerine, çekildiğimiz o geri hatlarda yeni bir toplumun ilişkilerini, hiç kimseden, hiçbir iktidardan, hiçbir yasadan izin almadan bugünden inşa etmeye girişmek en doğrusudur. Yeni bir toplum, bir iktidar değişiminin ardından değil, bugünden inşa edilebilir ve edilmelidir.

Elbette iktidar mevzilerine yüklenen devrimci bir kitlesel seferberliğin ruhları canlandırıcı etkisini kabul ediyorum. Devrimci yükselişler toplumsal değişimlerin kanıdır, canıdır. Ama devrimi illâ devrimci yükselişlere bağlamak da sonuçta bir o kadar atalete sevk edici bir şeydir. Oysa devrim, yeni toplumsal ilişkiler gerçek hayatta karşılık bulan gündelik ilişkilere yansıdığı, insanların günlük hayatlarını da kapsadığı zaman anlam kazanır.

Bu yüzdendir ki, anarşistlerin siyasi veya toplumsal talepler ileri sürmek – ve bir anlamda sisteme ucundan, köşesinden bulaşmak – yerine  gelecekteki toplumun nüvesini bugünden oluşturmak çabasını esas almaları doğrudur, hem de hayati ölçüde doğrudur. Bu çaba eleştiriyi değil, büyük bir dikkatle incelenmeyi gerektiriyor.

Öyle değil mi ya! O kadar uğraşıp gelecekte bütün mücadelemizi ya sistemin içine hapsedecek veya satacak ya da bizatihi kendisi üzerimizde bir baskı gücü oluşturacak bir mekanizmayı yaratmak, ona güç vermektense, özlediğimiz sömürüsüz ve özgür bir toplumun ilişkilerini rüşeym halinde de olsa bugünden yaratmaya çalışmak daha akıl kârı değil midir? Siyasi iktidar değişimini belirleyici gören arkadaşlar, sanırım Benlisoy da, evet ama diyeceklerdir, iktidar değişmediği sürece bu yeni toplumsal ilişkilere izin vermez ki, onları ezer. Ne var ki, unutulan nokta şu: İktidar mevzilerine saldırmak için nasıl iktidardan izin istemiyorsak, yeni toplumun ilişkilerini kurmak için de izin istemeyeceğiz. Yeni toplumsal devrim, yasal değil, meşru bir harekettir.

 

AKP İktidarı: Yeni Bir Tek Parti Rejiminin Adı

 

Foti Benlisoy’un AKP iktidarına karşı mücadelenin laiklik ekseninde değil, kapitalizme ve neo-liberalizme karşı mücadele ekseninde verilmesi gerektiği yönündeki görüşlerine katılıyorum. Ancak bir sorun var. O da aşağıdaki satırları:

Tartışmamız fezada cereyan etmediğine göre, uzak yakın kimi uluslararası örneklere başvurmakta da yarar var. Siyasal mücadeleyi iktidardaki şu ya da bu partinin devrilmesine, ona karşı mücadeleye odaklamanın sosyalist hareketi ne gibi açmazlara sürüklediğine dair misaller bunlar. Örneğin ABD’de, küreselleşmeye karşı muhalefet içerisinde toparlanmaya başlayan solun Bush’u iktidardan uzaklaştırmaya kilitlenmesi (“anybody but Bush”), onun Demokrat Parti’nin bir eklentisine dönüşmesine yol açmıştı. İtalya’da Berlusconi’yi ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırma çabası, İtalyan radikal solunun siyasal haritadan neredeyse silinmesine yol açan bir sürecin önünü açmıştı. Kıssadan hisse: Neo-liberalizme ve onunla birlikte gündeme gelen otoriterizme karşı mücadele, şu ya da bu iktidara ‘muhalefete’ indirgenirse sosyalist hareket esbab-ı mucibesini yitirmiş olur.” (s. 288)

Benlisoyun’un kıssadan çıkardığı hissenin yanlış olduğu kanısındayım. Daha doğrusu verdiği “kıssa” bizim durumumuza uymamaktadır. Bush olsun, Berlusconi olsun, normal burjuva parlamenter düzenlerin içinde yer alan muhafazakâr partilerin liderleriydi. Yani partileri parlamenter rejimin kendisiyle özdeş değildi ve bütün burjuva parlamenter rejimlerde olduğu gibi, partileri fazlasıyla yıprandığında seçim yoluyla gitmek zorundalardı.

Oysa Türkiye’deki AKP iktidarı, yaklaşık sekiz yıllık (2002-2010) bir geçiş sürecinin ardından, 2010 referandumuyla doğrudan bir rejime dönüşmüş bulunmaktadır. Bu, tek parti diktatörlüğünün bütün araçlarına sahip parlamentolu (Mısır’daki Mübarek rejimi gibi) bir rejimdir. Dolayısıyla AKP’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın, Bush ve Berlusconi gibi, seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılması mümkün değildir. Kısacası, örneğin Suriye’deki tek partili Baas rejimi gibi bir rejimdir bu. Baas’ı kaldırıp yerine AKP’yi koyun, her şey yerli yerine oturur.

Türkiye’den örnek verecek olursak, tek partili Kemalist rejimden (1923-1950) sonra, 2010 yılında yeniden bir tek parti rejimi kurulmuştur. Bu tek parti rejimi, ne DP iktidarına, ne AP iktidarına, ne ANAP iktidarına benzemektedir. Bu partiler, zaman zaman askeri darbe ve müdahalelerle kesintiye uğrayan çok partili parlamenter bir rejimde hükümet oldular. Zor da olsa seçimle değiştirilmeleri olanağı vardı. 1973 yılındaki “Karaoğlan”lı CHP iktidarı bunun göstergesidir. Ya da batan bir merkez-sağ partinin yerine bir başka merkez-sağ partinin alması (AP’nin yerine ANAP, ANAP’ın yerine DYP gibi). Bu, Türkiye’nin koşullarına özgü bir parlamenter rejimdi. Rejim, partiler arası görev değişimini seçim yoluyla gerçekleştiremediği zaman ordu devreye giriyor, birkaç yıllığına iktidara el koyuyor, parlamenter alanı düzenliyor ve görevi yeniden parlamentoya bırakıyordu. Bu anlamda ordunun bile Türkiye’nin kendine özgü parlamenter rejiminin bir bileşeni, bir katalizörü olduğu düşünülebilirdi.

2002’den 2010’da kadar AKP iktidarı altında yaşanan geçiş devresinden sonra kurulan AKP rejiminde ise burjuva parlamenter rejimlerinin olmazsa olmaz kuralı, seçimle devir teslim olanağı ortadan kaldırılmış bulunuyor. Türkiye’nin bir özgünlüğü olarak, artık ordunun parlamenter alana müdahale ederek rejimi yeniden düzenleme şansı da yok ve parlamentodaki muhalefet sadece bir süsten ibaret; kısacası iktidarın ne seçim ne de ordu müdahalesiyle değiştirilmesi şansı var. Buna bir de AKP rejiminin mutlak polis rejimini, yargının tamamen rejimin aleti haline getirilmesini de eklerseniz taşlar yerine oturmaktadır. Karşımızdaki, Türkiye’de kapitalizmi ve neo-liberalizmi dizginsiz bir şekilde uygulayan tek partili bir rejimdir. Anlaşılması gereken şudur ki, AKP, batıdaki, seçimle değiştirilmesi mümkün olan muhafazakâr parti iktidarlarından tamamen farklı bir tek parti rejiminin adıdır. Dolayısıyla bugün, örneğin DP iktidarının son zamanlarındansa (bu benzetmeyi birkaç yazımda ben de yapmıştım hatalı bir şekilde) NAZİ iktidarının ilk zamanlarına daha çok benzeyen AKP rejimine karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleyle tam anlamıyla üst üste oturmaktadır. Esas bunu kavramamak, Türkiye devrimci hareketini sahte parlamento içi muhalefetlerin bir eklentisi haline getirir.

Türkiye’de bugün AKP rejimine karşı verilen demokrasi mücadelesiyle kapitalizme karşı mücadele birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Demokrasi mücadelesinden ayrılan bir AKP karşıtlığı, kaçınılmaz olarak, otoriter AKP rejiminin yedeğine düşer. AKP iktidarını herhangi bir parlamenter parti iktidarı gibi gören ve dolayısıyla ona karşı mücadeleyi görece tali plana alan bir kapitalizm karşıtlığı, ses getirecek somut bir hedeften kendisini yoksun bırakmış olur, boşlukta kalır, hatta giderek ve farkında olmadan AKP rejiminin bir bileşenine bile dönüşebilir. Biliyorsunuz, DSİP de kendisinin anti-kapitalist olduğunu söyleyip durmaktadır.

 

Gün Zileli

6 Temmuz 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI