Ulusalcılığın Rezilce Halleri…

 

Sol literatürde “lumpen” diye bir kavram vardır, hiç sevmem. Başlangıçta sınıfsal bir tahlil amacıyla ortaya konmuş olsa da gerçeklikte toplumun ötelenmiş, işçi sınıfının da altında yer alan bir kesimine biraz yukardan ve dışlayan bir bakışı yansıtır ya da zaman içinde öyle bir hal almıştır. Oysa bu ötelenen kesimin kendine özgü değerleri, güçlü bir ahlakı vardır. Hapishanelerdeki “kader mahkûmu” denen adli sanıkların ve mahkûmların değerleri toplumun üst kesimlerinin anlayamayacağı büyük bir erdemlilikle bezenmiştir. Buna “hapishane raconu” ya da “mahkûm raconu” da denir.

Bu “raconun” erdemlerini öyle uzaktan fark etmek pek mümkün olmayabilir, biraz içinde yaşamak gerekir. O zaman görülecektir ki, uzun yılların deneyimleri ve acılarıyla yoğrulmuş değerlerdir bunlar. Örneğin hapishane raconunda ihbarcılık hiç hoş karşılanmaz, idareyle bir olup başkalarını ezmek de öyle,  hapishanede kendine daha iyi bir yer edinmek için diğer mahkûmların sırtına basmak da öyle. Bu ve bunun gibi yazılı olmayan kurallar oluşturur “raconu”, bunlara uymayanlar “delikanlı” değildir. Elbette bir yanıyla oldukça maço bir kültüre de yaslanır bu kurallar ama büyük bir erdemliliği içlerinde barındırdıkları kesindir.

“Hapishane raconu”nun en önemli kurallarından biri de, mahkûmun, diyelim ki, hapishanede bazı mahkûmlar ayrıcalıklı bir muamele görüyorlarsa, onlar neden ayrıcalıklı diye şikayet etmemesidir. Mahkûmda bir zerafet vardır. Eğer biri ayrıcalıklı bir muamele görüyorsa, bunun uzun bir mücadelenin ürünü olabileceğini düşünür; bu yüzden, o ayrıcalık sahibinin durumunu zora sokmak yerine en fazla onu örnek göstererek kendisine de aynı hakların verilmesini talep eder. Aslında bu, akıllıca bir tutumdur da. Ayrıcalıklı olanın ayrıcalıkları geri alındığında bir şey kazanılmış olmayacaktır ki. Ama başkaları da o ayrıcalıkları elde ederse ayrıcalık, kazanılmış bir hakka dönüşecektir.

Ama politik akıl, zerafet ve vicdandan yoksun olduğu için bu kadarını bile akıl edemez. O “bilinçsiz” dedikleri, “lumpen” dedikleri insanlardan biraz bilinç ve erdem alabilselerdi ne iyi olurdu.

 

Bugün Birgün’ün yanı sıra bir de Aydınlık aldım ada vapuruyla dönerken okumak için. Aydınlık’taki KCK tutuklamalarını konu alan haberde, çerçeve içindeki şu satırları acıyla okudum:

“KCK davasının görüldüğü Silivri Cezaevi’ndeki büyük duruşma salonunda Ergenekon davaları da devam ediyor. Ancak Ergenekon davalarında mahkeme heyetinin tepkisinden koyulan yasaklara kadar farklı bir sistem işliyor. Ergenekon mahkemesi, sanık ve avukatlara 15 dakika söz hakkı tanırken KCK davasına bakan mahkeme avukatlara istediği kadar konuşma özgürlüğü tanıdı. Ayrıca KCK davasına dün gelen avukatlar ve milletvekilleri cep telefonunu duruşma salonuna soktu; telefonla görüşmeler yaptı. Ergenekon davalarında ise cep telefonunu yanlışlıkla içeri sokan avukatlar hakkında tutanak tutuluyor. Ergenekon duruşmasına protesto amaçlı gelenler, duruşma salonunun önüne alınmazken KCK protestosu yapanlar duruşma salonunun kapısına kadar girdi. Basın açıklamasını bile burada yaptı. Gazetecilere de fotoğraf çekme izni verildi.”

Neredeyse duruşmanın inzibatını sağlamakla görevli kişilerin önüne düşüp, “bak, cep telefonuyla girmiş” ya da “protestoculara neden engel olmuyorsunuz” diyeceklermiş, belki bunu da yapmışlardır.

Diyelim ki, KCK duruşmalarında dendiği gibi farklı davranılmış olsun – Birgün’den birazdan yapacağım alıntı ve 2. gün gelen haberler hiç de öyle olmadığını gösteriyor –, normalde aynı mahkemelerde yargılanan insanlar olarak dayanışma göstermek gerekmez mi? Politik ittifaktan falan söz etmiyorum, sırf mahkûm dayanışması bile bunu gerektirmez mi? Sonuç olarak ikiniz de aynı hükümetin baskısı altında, aynı devlet tarafından, aynı mahkemelerce yargılanıyorsunuz. Böyle bir durumda, en azından o an için ayrılıkları bir kenara bırakıp dayanışma içinde olmak en doğalı değil midir? Hayır, böyle yapmıyorlar ve gördüğünüz gibi KCK’lıları ihbar ediyorlar. Bizde yok bu haklar, onlara niye tanıyorsunuz diyorlar.

Kaldı ki, dedikleri gibi de bir durum yok. Aynı ortamı anlatan Birgün’den okuyalım:

“Çoğu BDP’li olan sanıklara destek vermeye gelenler duruşma salonuna alınmadı. İstanbul’un birçok noktasından araçların çıkışlarına izin verilmezken, Silivri’ye ulaşan araçlar, TEM otoyolunun çıkışında durduruldu. İnsanlar, buradan 2 bin metre uzakta olan Silivri Cezaevi Kompleksi’ne yürüyerek gitmek zorunda kaldı. Ayrıca cezaevine giden bütün yollarda arama noktaları bulunuyor, araçlar tek tek arandı. Silivri merkezinde de polis yoğunluğu dikkat çekti. Silivri Cezaevi Kompleksi çevresinde ise yoğun jandarma tertibatı görüldü. Yaklaşık bin kişi duruşma boyunca duruşma salonu önünde bekledi.”

Tam zıt iki anlatım. Hangisi doğru acaba? Hangisi doğru olursa olsun, ortada bir yanlış var, o da ulusalcıların erdemden yoksun ve mahkûm arkadaşını ihbar eden tutumu.

Size bir şey diyeyim mi, bunlar adam olmayacaklar. Tabii kadın olmaları da namümkün!

Her ikisi de hem aklı hem vicdanı gerektirir.

 

***

 

Fenerbahçeliyim!

 

Okuyucu bir arkadaşım, yorumlara yazıp tarizde bulunmuş, Fenerbahçe konusunu niye yazmadın diye. Haklı. Haklı olmasına haklı ama benim de bazı nedenlerim var. Futbolle aktif bağımı keseli neredeyse 50 yıl oluyor. Gazetelerin spor sayfalarını hiç okumam. Belki de bu uzaklığımdan dolayı başından şike davasıyla hiç ilgilenmedim desem yeridir. Bir kere de ipin ucunu kaçırınca olup biteni anlamak iyice zor oluyor. Ama uzaktan uzağa izledim ve elbette yüreğim her zaman yargılananlardan yana oldu. Ayrıca Fenerbahçe taraftarlarının müthiş dayanışmasını ve polisin karşısında gösterdiği kahramanca direnci de göğsüm kabararak izledim.

Ben Vefa’lıydım. Benim Vefa’m şimdi kaçıncı kümede çırpınıyor bilmiyorum bile. Üç büyüklere eskiden beri gıcık olurum. En fazla da Fenerbahçe’ye gıcık olurdum o zamanlar. Çünkü bizim gençliğimizin en güçlü ve en çok şampiyon olan takımı Fenerbahçe’ydi. Fenerbahçe’ye özel kızgınlık nedenlerimden biri de Vefa’nın en parlak oyuncusu Hilmi Kiremitçioğlu’nu transfer edip tek bir maçta bile oynatmayarak bu değerli futbolcunun futbol hayatına son vermesidir, burada yeri gelmişken bunu da belirteyim.

Ama hepsi geçmişte kaldı. Şimdi Fenerbahçe’yi seviyorum. Hatta Fenerbahçeli olduğumu bile söyleyebilirim. Takımlarını yalnız bırakmayan esaslı bir seyircisi olduğu için, Aziz Yıldırım mahkemelerde onurlu bir tutum aldığı için ve hüküm giydiği için Fenerbahçeliyim artık.

 

Gün Zileli

3 Temmuz 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI