Hadi Uluengin Tedavi Olmalı…

 

Geçen gün Hadi Uluengin’den bir email mesajı aldım. Kendisini Aydınlık hareketinden tanırdım. 1978 yılında çıkan Aydınlık gazetesinin Belçika temsilcisiydi. Daha sonra Hürriyet gazetesinde rastladıkça çok kötü birkaç yazısını okumuş, kendisinin “Aydınlık takıntısı” sendromları gösterdiğine karar vermiştim. Hrant Dink öldürüldüğünde, canilere duyduğum tepkiyle, bu cinayete karşı yazılar yazan bütün eski arkadaşlarıma, Hadi’ye ve Cengiz Çandar’a da birer dostluk mesajı yollamıştım. Şimdi, anlık duygusal tepkilerle bu tür mesajlar yollamanın çok hatalı bir şey olduğunu görüyorum. Politik alan duygulara kapalı bir alandır. Bir adım sonra pişman olmanız kaçınılmazdır. Nitekim, Hadi ve Cengiz’in devam eden çizgilerine uygun yazılarını okumak benim için büyük azaptı.

Geçen gün hiç beklemediğim bir anda gelen mesajda Hadi, yazılarımdan Türkiye’de olduğum izlenimi edindiğini söylüyor, görüşmek istiyor ve telefonunu veriyordu. Karşılığında ben de telefonumu verdim. Gecikmeden aradı. Telefonda sesinin pek dostça bir tınısı vardı. “Mutlaka” görüşmek istiyordu. “Sen şimdi nerede yazıyorsun?” diye sordum. “Taraf’a geçtim” dedi. “İyi bir yere geçmemişsin” dedim. Meğer, “Taraf iyi bir yazar almamış” demem gerekirmiş. Hadi Uluengin’in, 6 Haziran 2012 tarihli Taraf gazetesinde yer alan “1 Mayıs 1977” başlıklı yazısını okuyunca, böyle düşündüm. Peşinen söyleyeyim: Hadi, Halil Berktay’la da Ahmet Altan’la da kıyaslanamayacak kadar düşük düzeyli bir yazar. Tamam, Halil Berktay, 1 Mayıs 1977 ile ilgili olarak çok kötü yazdı ama düzeyini hiçbir zaman Hadi kadar düşürmedi. Hadi Uluengin, nefes nefese gerilerden koşup gelerek yetiştirdiği yazısıyla güya Halil Berktay’a yardımcı olmak istemiş. Ama incelikten yoksun, bir kereste kalınlığındaki kaba saba ifadeleriyle bence Halil’in işini daha da zorlaştırmış. Boşuna dememişler, aptal dostum olacağına akıllı düşmanım olsun diye.

Hadi’de beni en rahatsız eden yan, içinden geldiği Aydınlık’a düşmanlığı, eleştirinin ötesinde bir hınç, bir intikam noktasına vardırması, soğukkanlılığını ve objektifliğini kaybetmesidir. Onun için Aydınlık kapkara bir şeydir ve bu kara şeyi elde fırça daha da karartmak en önemli görevdir. Bir nevi “tersinden Aydınlıkçılık”. Bir travma, bir psikoz, bir takıntı.   

Oysa, Aydınlık hareketi de, aynı insanlar gibi, olumlu ve olumsuz yanları olan bir varlıktır. Evet, olumsuz yanları giderek ve zaman içinde daha ağır basmış ve adeta “nasyonal sosyalist” denebilecek bir noktaya varmıştır ama Aydınlık’ın geçmişinde çok iyi şeyler de vardır. Hatta bugününde bile, en ağır eleştirileri yapsak da bazı olumlu noktalar bulmamız o kadar olanaksız bir şey değildir.

Örneğin, bugün Aydınlık hareketi çok farklı noktalara savrulmuştur ama ben TİİKP Savunması’na bugün bile yüzde seksen ölçüsünde katılabilirim. TİİKP Savunması’nda, Kürt meselesine oldukça doğru bir yaklaşım söz konusudur. Aynı Savunma’da Ermeni soykırımı açık seçik bir şekilde lanetlenir; keza Dersim de yapılanlar da öyle ve ordunun, cuntacılığın, keza Kemalizmin esaslı bir eleştirisi de bulunabilir. Keza Aydınlık hareketi, 1974 Kıbrıs çıkartması konusunda, “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet” sloganını atarak sol içinde en düzgün tutumu alan hareket olmuştur. 1975 yılına kadar, devlete ve faşistlere karşı en kararlı mücadeleyi savunan sol örgütlerden biridir. 1975 yılından sonra, Çin’in rotasını izlemek ve kısa yoldan iktidara oynayabilmek için devrimci tutumdan sapmış ve ondan sonra da iflah olmamıştır. Görüldüğü gibi, hiçbir şey tam olarak ak ya da kara değildir.

Şimdi gelelim Hadi Uluengin’in bugün yazdıklarına. Bazı cümleleri buraya alayım, siz de görün:

“Zira ‘katliamı’ Derin Devlet’in, kontrgerilla’nın, CIA’in düzenlediği iddiaları tamamen fantezidir. Hayal ürünüdür. Somut tek bir delile, tanığa ve ikrara dayanmamaktadır… Nitekim Taksim’de ölmüş bir kişi dahi yoktur. Panik ve ezilme durumu vardır.”

Benim siteyi ve yazılarımı “Türkiye’de yaşadığım izlenimi edinecek” ölçüde dikkatli okuyan Hadi Uluengin, nasıl olmuştur da, benim “1 Mayıs 1977” yazımda üç Uzel işçisinin Tarlabaşı tarafında kurşunla vurularak öldüğüne ilişkin satırlarımı okumamıştır? Keza olayın tanığı Bingöl Erdumlu’nun konuk yazılarda yer alan aynı başlıklı yazısını okumamış mıdır? Çırpıştırma izlenimi veren yazılar yazmak yerine en azından bir gazeteci dikkati gösterseydi bunları kolayca görebilecekti.

Kaldı ki, meydanda veya şurada burada silahla öldürülen tek bir kişi bile olmasa bu, provokasyonu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, insanların silah yerine ezilerek ölmesi tam da provokosyona işaret eder. Patlayan silahların hemen ardından büyük bir panik yaşanacağı hesap edilmiş ve panzerler kalabalığın üzerine bu hesapla sürülmüştür. Ölenlerin çoğu, panzerlerin yarattığı izdiham sonucu, ezilerek ölmüştür. Bütün olup bitenler, hesaplı bir provokasyona işaret etmektedir. Ama Hadi Uluengin, aklı sıra Halil’in imdadına yetişecek ya, bu küçük “ayrıntıları” incelemeye ve son zamanlarda yazılıp çizilen onca şeyi okumaya ya da dinlemeye zamanı olmamış anlaşılan.

Devam edelim Hadi’den alıntılar yapmaya:

“1 Mayıs arifesinde Halil’in ve benim mensubu olduğu Maocu grup hem kendi kelle sayısının diğerlerine oranla mikroskobik kalacağını, hem de diğer tüm sol örgütler tarafından nefretle dışlanacağını anladığından Taksim’e kendi flaması altında gitmeme kararı aldı.”

Bu kadarını Halil bile söylememişti ve söylemez de. Bu tür spekülatif düşüncelerin insanın başına ne işler açacağını bilir en azından. Hadi Uluengin, ne 1 Mayıs öncesi toplantılarda, ne merkez komitesinde bulunduğuna göre, söyledikleri kendisinin spekülatif ve hatta kötü niyetli tahminlerinden öteye geçmiyor ne yazık ki. Ben, hem merkez komitesindeydim, hem de 1 Mayıs öncesi toplantılarda bizzat bulundum ve bunları Havariler’de yazdım da. Onun için rahatlıkla tekrarlayabilirim: Hadi’nin söylediklerinin hepsi gerçek dışı spekülasyonlardır. O zamanki Aydınlık hareketinin sorumluları, “Yürüyüşe Üçlü Blokla birlikte katılırsak, orada çok az gözükürüz” diye bir şeyi hiçbir zaman düşünmemişlerdir, ayrıca böyle bir durum da yoktu. Evet, Üçlü Blok’u oluşturanlardan Halkın Yolu ve Halkın Kurtuluşu grupları kalabalık bir taraftar kitlesine sahipti ama Aydınlık da azbuz bir taraftar kitlesine sahip değildi. En azından “mikroskobik” görünmek diye bir korku söz konusu değildi. Zaten böyle bir şey hiçbir şekilde tartışma konusu olmadı. Keza, “katılırsak diğer solun nefretine maruz kalırız” diye bir düşünce de yoktu ve diğer soldaki “Aydınlık alerjisi” ne boyutlarda olursa olsun, bu, Aydınlıkçıların 1 Mayıs mitingine katılmaktan vazgeçmeleri için asla bir neden olamazdı. Kaldı ki, o sırada, kendileri de Sovyetler Birliği yanlılarının baskısı altında olan solun geniş kesimleri Aydınlık hareketine ne kadar kızarsa kızsınlar onu esas hedef olarak almıyorlardı. Hadi Uluengin bunları, kusura bakmasın ama işkembeden sallamış. Sanırım bu dediğimi, Halil Berktay da kabul edecektir.

“Basın toplantısı düzenledi ve bir şey bildiğinden falan değil, kaçaklığına kılıf bulmak için ‘provokasyon olacağını öğrendiğimiz için böyle tavır belirledik” açıklamasını yaptı… Meşum talih! Boş atıp dolu tutmak diye işte buna denir!”

Hadi Uluengin, Aydınlık hareketinin yürüyüşe bağımsız katılmayıp provokasyonu önceden haber vermesine çok üzülmüş. “Meşum talih!” İşte bu sözlerle ifade etmiş üzüntüsünü. Hay Allah ya, keşke provokasyonu önceden haber vermeseler ve yürüyüşe katılsaydılar! Ne yazık ki içinden geçen bu ve bu niyetini çocukça denecek bir saflıkla yukardaki satırlarda açığa vurmuş üstelik.

Gerçekten tahlil edilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız. Bir insan, bir zamanlar içinde bulunduğu bir harekete, üstelik bugünüyle de değil, cemaziyülevveliyle birlikte neden böylesine bağnazca düşman olur ki? Buradan, yeniden aşk ve nefret ilişkisi gibi psikolojik derinliklere mi gitmek gerekiyor acaba? Aşırı aşk acaba aşırı nefrete mi dönüşmüştür? Nefret bir insanın gözünü bu kadar karartabilir mi, bu kadar sağduyulu düşünmekten uzaklaştırabilir mi?

Bence Hadi’nin esaslı bir psikolojik tedaviye ihtiyacı var. Keşke Belçika’dan dönmeden bu konuda oralardan biraz yardım alsaydı. Gerçekten üzüldüm durumuna.

 

Not: Hadi Uluengin’in yazısının devamındaki sola ilişkin, kulaktan dolma iddiaların hepsine bu yazıda değinemedim. İTÜ seçimlerindeki Kırmızı-Beyaz Aydınlık gerginliğinin 1969 yılında olması mümkün değildir. Çünkü bu ayrılık 1970 başında gerçekleşmiştir. Gerçek tarih 1970’dir. Öte yandan orada silah çeken kişi de “Sarı Erol” değildir, böyle bir kişinin varlığını bile hatırlamıyorum. Bu olayla birlikte, Mustafa Kuseyri’nin ölümü, Adil Ovalıoğlu cinayeti vakalarının doğrusu, kulaktan dolma bilgilerle değil, doğrudan tanıklığa dayanarak Yarılma adlı kitabımda anlatılmıştır.

 

Gün Zileli

6 Haziran 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI