Faşizm Gerçekleşirken…

 

Burjuva demokrasileriyle faşizm arasındaki temel fark parlamentonun varlığı değildir. Evet, parlamento veya buna benzer bir organ (örneğin ABD’de Kongre) burjuva demokrasisinin temel yasama ve yönetim kurumudur ama parlamentolu tek parti rejimleri ve faşizmler de vardır.

Burada kritik nokta, ekonomik iktidarın (yani burjuvazinin doğrudan iktidarının) politik iktidarı mı denetlediği, yoksa politik iktidarın ekonomik iktidarı mı hegemonyası altına aldığıdır. Burjuvazi, politik iktidarı ekonomik iktidarıyla denetliyorsa asla tek bir partinin koşulsuz iktidarına izin vermez. Çünkü kapitalizm esasen krizlerle yaşayan bir sistemdir ve dolayısıyla krizlerin iktidar partisini yıpratması kaçınılmazdır. Burjuvazi, sistemi, yıpranan partinin, yerini yedekte bekleyen muhalefet partisine (ya da partilerine) bırakmasına göre ayarlamıştır. Burjuva demokrasilerinde, parlamentoda mutlak çoğunluğu ele geçiren bir iktidar partisi bile, bu çoğunluğuna dayanarak istediği gibi at koşturamaz. Burjuva demokrasisinin çeşitli kurumları buna izin vermeyecek şekilde düzenlenmiştir. Diyelim ki, iktidar partisinin iktidarı tekeline alma hırsı bu kurumları da işlemez hale getirmiş olsun. O zaman devreye, burjuvazinin ekonomik gücü girer. Burjuvazi, “raydan çıkan” iktidar partisini ekonomik gücü aracılığıyla yola getirir.

Türkiye burjuvazisi, hiçbir zaman politik iktidarı kesin bir şekilde denetleyecek bir ekonomik güce ulaşamadı, bu yüzden Türkiye’nin parlamenter rejimi hiçbir zaman, burjuva demokrasisi seviyesine ulaşamadı. Bu yüzden, kriz anlarında iktidar değişimleri, darbeler yoluyla sağlandı. Ne var ki bugün, siyasi iktidarın orduyu tam olarak denetimi altına almasıyla bu alternatif de ortadan kalkmış bulunuyor. Öte yandan, iktidar partisi, ekonomik iktidar alanında da güçlü dayanaklara sahip. İşte bu durum, Türkiye’de yeni tür bir faşizmin yolunu açmış bulunuyor.

Yani şu: 1. Burjuvazi ekonomik bakımdan, siyasi iktidarı denetleyecek kadar güçlü değil; 2. Siyasi iktidar, parlamentodaki mutlak çoğunluğuyla, iktidarını mutlaklaştıracak güce sahip, muhalefet sadece bir süs durumunda; 3. Ordu tamamen siyasi iktidarın denetimi altına alınmış bulunuyor; 4. Toplumsal muhalefet bir alternatif yaratacak güçte ve potansiyelde gözükmüyor.

O halde parlamentolu tek parti diktatörlüğü gerçekleşmiş demektir. Gerçi, her türlü parlamentolu tek parti diktatörlüğü, faşizm anlamına gelmeyebilir. Bu tür, faşizmi andıran ama doğrudan faşizm denemeyecek Bonapartist rejim örnekleri de vardır.

Bu noktada, AKP’nin parlamentolu tek parti iktidarının, bugün Türkiye’de hızla faşist bir diktatörlüğe yöneldiğini, hatta içinde yaşadığımız sürecin faşizmin gerçekleşmekte olduğuna işaret ettiğini ileri süreceğim.

Bunun göstergeleri nelerdir?

Birincisi, yargı alanındaki uygulamalar faşizmin göstergelerinden biridir. Olağanüstü yetkili mahkemeler ve savcılar esasen polisin denetimi altındadır. Burjuva demokrasisinin önemli kurumlarından olan yargı bağımsızlığı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bugün polis, kimi isterse, savcılar ve yargıçlar aracılığıyla tutuklatabilme yetkisine sahip bir konuma gelmiştir. Faşist polis devletinin tipik özelliğidir bu. Ek olarak, gizli tanık rezaleti, hukuk denen şeyi tamamen ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Son “poşu” yargılanmasında görüldüğü gibi, insanlar gizli tanıkların ifadeleriyle yıllarca hapse mahkûm edilebilmektedir. Hitler faşizminde bile görülmemiş bir rezalettir bu.

İkincisi, AKP iktidarı, parlamentodaki mutlak çoğunluğuna dayanarak her türlü yasal düzenlemeyi rahatlıkla yapabilmektedir. Parlamentoyu denetleyecek “Anayasa Mahkemesi” gibi kurumlar da, AKP’nin düzenlemeleriyle iktidarın denetimi altına alınmış bulunmaktadır. Son olarak hazırlanan belediyeler yasasıyla oluşturulan “Büyük Şehir Belediyeleri” aracılığıyla belediyelerin zaten kısıtlı özerklikleri de tam bir merkeziyetçilikle ortadan kaldırılmaktadır.

Üçüncüsü, Uludere katliamı üzerine Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın son açıklamaları, faşizmin gerçekleşmekte olduğunun en belirgin örneğidir. Açıklamalardan, siyasi iktidarın, silahlı güçlerine, insanların imhası konusunda tam ve sınırsız bir yetki verdiği ayan beyan ortaya çıkmıştır. “Araştırılmaktadır”, “Yargı karar verecektir” lafları tam bir oyalamacadır. Araştırılacak ya da karar verilecek bir şey yoktur. Uludere’deki insanlarımızın, iktidarın yetki verdiği silahlı kuvvetlerin üst düzey görevlilerinin düğmeye basmasıyla imha edildiklerini Başbakan da, İçişleri Bakanı da başından beri bilmekteydi. Kimin düğmeye bastığını da bilmekteydiler ve zaten katliam, onların verdiği yetkiyle işlenmiş bulunmaktadır. İktidar mensupları, suçlarını örtbas etmek için bir “günah keçisi” bulmaya bile zahmet etmemişlerdir. İçişleri Bakanı zaten bunu dünkü beyanatıyla beliğ bir şekilde açıklamış bulunmaktadır: Öldürülenler “PKK’nın işbirlikçisiydi” ve “özür dilenecek bir şey” yoktu.

Dördüncüsü, basın ve söz özgürlüğü tamamen göstermelik hale getirilmiştir. Muhalif gazetecilerin, iktidarın baskısıyla işlerinden atılmalarından, bir akademide ders veren Büşra Ersanlı’nın örgüt üyeliğinden yargılanmasından söz etmiyorum bile. Halihazır “basın özgürlüğü” tamamen göstermeliktir ve bir oyalamacadan ibarettir. İktidarın basın ve medya üzerinde siyasi baskı ya da yasal baskı uygulamasına bile gerek yoktur. Tek başına ekonomik önlemler bile basının ve medyanın sadece “muhalefet ediyormuş gibi” yapmasına yetmektedir. Medya baronları, faşizmin denetimi altına alınmıştır.

Beşincisi, siyasi iktidarın ekonomik iktidarı vergi ve kredi kanallarıyla denetlemesi ileri boyutlara varmıştır. Ufak tefek itirazlarda bulunur gibi görünen TUSİAD, gördüğümüz gibi, son zamanlarda sesini kesmiştir.

Altıncısı, toplumsal muhalefet üzerindeki baskı giderek arttırılmaktadır. Hakları için sokağa dökülen insanları bekleyen, ağır polis barikatları, göz yaşı bombaları ve biber gazıdır. Bu durum, önümüzdeki süreçte daha da ağırlaşacaktır.

Yazıyı bitirirken kişisel bir özeleşti yapmamın da gerekli olduğunu düşünüyorum. 1990’ların ikinci yarısında ve 2000’lerin başlarında, dinsel motiflerle ortaya çıkan ve daha sonra AKP olarak teşekkül eden siyasi akım karşısında gereken uyanıklığı göstermediğimi düşünüyorum. O sıralar kendisi de “vesayet rejimi”nin altında muhalif bir konum sergileyen bu akıma karşı en uyanık tutumu alan, esasen Kemalist ve seküler eğilimlerinden kaynaklanan güdülerle en kararlı mücadeleye veren eğilim, bugün “ulusalcı” olarak adlandırdığımız kesimdi. Bu kesimin devletçi eğilimleriyle mücadele ederken, yükselen AKP’nin ilerde bir faşizmi yürürlüğe koyacağını öngöremediğimi ve ona karşı fazlasıyla hayırhah bir tutum takındığımı, bugün baktığım zaman net bir şekilde görebiliyorum.

Hatanın üstünü örtmenin ya da mazeretler uydurmanın alemi yok. Ayrıca o gün bu tehlikeye karşı kim (hangi güdülerle olursa olsun) dikkat çekmişse, onun hakkını vermek de, devrimci bir sorumluluğun gereğidir.

 

Gün Zileli

24 Mayıs 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI