Devrimsiz Devrim!

 

Kendi bireysel deneyimlerimizden de biliriz. Oluşmuş düşünceleri değiştirmek kolay değildir. İnsan, gerçeği bir türlü kabul etmek istemez; bir anlamda tutucu bir varlıktır. Ama öyle bir noktaya gelinir ki, eski düşüncenin değiştirilmesi gereği kendini kaçınılmaz bir şekilde dayatır. O zaman değişim dönemi başlar. Bir kere başladı mı da, çorap söküğü gibi gider…

İnsanlık, 200 yılı aşkın bir zaman boyunca devrim deneylerine girişti. Belli başarılar elde edilmekle birlikte devrimler esas olarak başarısız oldu. Devrimde temel bir paradigma değişimi artık kendini iyice hissettiriyor: İktidar yoluyla bir devrimi gerçekleştirmek mümkün değil. Devrim gerçekleşse bile, bizatihi kendisi yozlaşıyor. Bu noktayı saptayan Fikret Başkaya, yaklaşık iki yıl önce şöyle yazmıştı:

XIX. ve XX. yüzyıl sosyalizmleri dünyayı değiştirmek için burjuva devletine göz dikti ve onu ele geçirmeyi devrim için yeterli koşul saydı. Kalkınmacılığa ve emperyalist ülkeleri yakalama perspektifine kilitlendi… İster seçim oyununa dahil olarak, isterse, zor ve şiddet kullanarak devleti ele geçirme perspektifi yegane hedef olarak görüldü. Nasıl bir düzen kurulacak sorusu savsaklandı… Oysa, iktidarı ele geçirmeyi yegane hedef olarak gören öncü örgüt [devrimci parti] de esas itibariyle yıkmak istediği devlet gibi bir örgütsel yapıya ve işleyişe sahipti. Devrimci parti de kendini burjuva devleti suretinde yaratmıştı: Hiyerarşi, disiplin, ast-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, anti-demokratik dikey ilişkiler… Devrimden sonra partinin nasıl ve kolaylıkla parti-devlete dönüştüğünün izahı orada bulunuyor. Elbette söylediklerimizden bir örgüt karşıtlığı sonucu çıkarmak haksızlık olur. Sadece XX. yüzyılda geçerli sol örgüt anlayışının yeni, farklı, orijinal bir model olmaktan çok, sınıflı toplumun binlerce yıllık ve burjuva toplumunun birkaç yüzyıllık örgüt anlayışının ve örgütlenme tarzının, sol bir söylemle yeniden üretildiğini söylemek istiyorum. Devlet sizin elinizde olunca başka şeye mi dönüşecek? Arabayı kim kullanırsa kullansın arabadır… Eğer örgütsel ilişki yatay bir nitelik taşımıyorsa, disiplin dışardan dayatılıyorsa, demokratik/eşitlikçi/özgürlükçü/emansipatris ilişkiler yerleşip-kökleşemiyorsa, orada ancak sınıflı toplumun yeni bir versiyonu, diktatörlüğün farklı bir biçimi söz konusu olabilir…”  (Fikret Başkaya, “Devrimi Yeniden Düşünmek”, Devrimi Yeniden Düşünmek-I, Gün Zileli-Fikret Başkaya, Özgür Üniversite, Eylül 2010 içinde, s. 16-17)

Ali Rıza Gelirli, tam da bu noktadan hareket ederek şöyle yazmaktadır:

“Daha açık bir biçimde söyleyecek olursak, devleti ve onun iktidarını fethetmek bir kurtuluş alternatifi olmaktan çıktı. Reformist/parlamenter sistemlerin başarısızlığına, ‘reel sosyalizm’in yarattığı hayal kırıklığının eklenmesi, gerçek özgürlükçü düşüncenin, özgürleşmesini  (belki de tek olumlu sonuç olarak) sağladı. Bundan sonra önümüzü aydınlatacak fikir, dünyanın iktidara başvurmadan nasıl değiştirilebileceği fikri olacaktır.  Zira iktidar aparatını kullanarak başarı sağlayamadık. Güney Meksika’daki Zapatista ayaklanmasının çağrısı tam da buna işaret etmektedir. Zapatistalar dünyayı baştan yeniden kurmak, ‘onur ve insaniyet üzerine kurulu bir yeryüzü’ yaratmak isteklerini dile getirdiler, ama ‘iktidar olmadan’.

(Ali Rıza Gelirli’nin yakında çıkacak Demokrasi Komplosu adlı kitabından.)

Sedat Eroğlu da, Fikret Başkaya’nın sözünü ettiği “emansipatris” ilişkilerin yolunu şöyle aramaktadır:

“Dünyada eş zamanlı bir devrimin hayali güzel olsa da, böyle bir şeyi örgütlemek şimdilik mümkün değildir. Öyleyse bir yerlerden başlanacaktır. Bunun biçimleri olabildiğince değişik olabilir. İnsanlar olanaklarını bir araya getirerek kolektifler, dayanışma grupları, komünler kurabilirler. Toprak satın alınabilir, işgal edilebilir. Mevcut yasalarla mümkün olduğu kadar çatışmadan da bunlar denenebilir. Yepyeni alanlarda boş topraklarda da. Bu konularda yaratıcı, farklı ‘geçiş yolları’ bulunabilir. Duruma ve koşullara göre değişir. Şirket statüsünde yasal da olabilir. Bir arada yaşama biçiminde ya da uzaktan dayanışma tarzında geçici formlar yürütülebilir.

Mevcut ve yeni oluşturulan böylesi özerk oluşumların bir ağ şeklinde federatif örgütlenmesi, bunların yaratılması, koordinasyonu, geliştirilmesi, kapsayıcı, büyük alanlara kavuşturulması ve savunulması. İşte bu gerçek bir devrimdir. Böyle bir stratejinin hayat bulması devrimin ta kendisidir. Bu hareket katılımcılarına temel amaçlarla uyumlu bir özerk yaşam, eleştirel ve yaratıcı bir kafa yapısı kazandırabildiği ölçüde özgür geleceğin yapı taşlarını döşeyecek, birer prototip olarak geleceğin bütünsel insanını somutlayacaktır.

İşçilerin çalıştıkları fabrikaları, üretim araçlarını, toprakları ele geçirmeleri de mümkündür. Ama bu durum siyasal iktidarın ve devlet kurumlarının ele geçirilmesi ve savunulması deneylerindekine benzer handikapları barındırır ve derhal radikal değişikliklerle buraları birer ‘komünal işletmeler’ haline getirilmelidirler. Ayrıca böylesi durumlarda kapitalist piyasa içerisinde kalındıkça kazanımların korunması oldukça zordur. Bu sebeple bu tür kazanımların bir ağla koordine edilmeleri ve dayanışmaya alınmaları, piyasanın baskısından ve burjuvazinin saldırılarından korunmaları ve bu şekilde alternatife entegre edilmeleri gerekir.

(…)

Mücadele mümkün olduğunca çatışmadan yürütülmeye çalışılmalıdır. Çatışma benzeşme tehlikesi demektir. Gizliliğe gerek yoktur. Erdem vasfı ve insan ruhundan yükselen asil talepler meşrudurlar. Gizli örgütler entrikaya, manipülasyona ve korkuya yatkındırlar (…)

Talepler her düzeyde ve açıkça saklanmadan, gizlenmeden ifade edilmelidir. Yaşamın erdem prensiplerine göre düzenlenmesi ve özgürleştirilmesi için hiçbir otoriteden izin almaya gerek yoktur. Yapılabildiği kadar yapılır. Mümkün olduğunca yıkmaya ve çatışmaya değil de, yapmak, kurmak, yaratmak, örnek olmak temelinde bir mücadeleye odaklanılmalıdır.”

 (Sedat Eroğlu, Komün Bilgeliği, Ekim 2011, Yayın Kolektifi-Kibele, s.42-44)

Ali Rıza Gelirli’nin Efendisiz Demokrasi kitabına yazdığım önsözde, komünal parçalı devrimler çağına işaret ederek, bu çağa uygun, “ünsüz” düşünürlerin bu çağın gerçeğini parça parça ortaya koyduklarına şu sözlerle dikkat çekmiştim.

“21. Yüzyılla birlikte devletler ve partiler çağı bitmiş, çok parçalı, farklı, çoğulcu binlerce komünal ya da grupsal arayışlar ve deneyimler çağı başlamıştı. Dolayısıyla düşünsel olarak da gerçeği vazeden düşünürler çağı bitmiş, herbir deneyimi bir başka biçimde dillendiren çok sayıda, ismi bilinen ya da bilinmeyen yazarlar çağı başlamıştı. Artık düşünürler panteonu yıkılıyor, gökten yere, sıradan insanların arasına iniyor. Dolayısıyla sıradan insanlar kendi aralarından, yeni toplumsal devrim arayışlarını dillendiren çok sayıda yeni yazar, düşünür çıkaracaklar demektir bu. Ne güzel! Ne umut verici! Bu, aynı zamanda kafa emeği-kol emeği yabancılaşmasının da çözülmeye başlamasının işareti değil mi? İşte Ali Rıza Gelirli de böyle ‘içimizden biri’. (…) Bu da yeni dönemin bir özelliğidir. Çünkü artık insanların “büyük beyin”lerin her şeyi çözmeye kadir olduğu masallarına karnı doymuş durumda. Geçen iki yüz yıl hiç de böyle insanüstü beyinlerin olmadığını ortaya koydu.

Kolektif bilinç, kendini bir anlamda yeni tip ‘kolektif düşünürlerin’ ortaya attığı çok farklı, çatışkılı, çelişkili, bunalımlı, kaotik beyin fırtınalarıyla oluşturacaktır bu yeni dönemde. Yeni deneyimler bu kaotik beyin fırtınasının ürünü olacaktır belki de.”

(Gün Zileli, Ali Rıza Gelirli’nin Efendisiz Demokrasi, Yayın Kolektifi-Kibele kitabının “Yeni Bir Çağ” başlıklı önsözü, 11 Ocak 2011, s. 9-10)

İşte, kendisi kalifiye bir işçi olan ve sayısız sol örgütte yaşadığı 50 yıla varan deneyimlerini değerlendirmenin üstesinden gelen bu “ünsüz” düşünürlerden biri olan Halil İbrahim Özkurt’un, kişisel sitem olan Aşk ve Devrim (www.gunzileli.com) sitesinde yazdığı şu satırlar da yeni devrim eğiliminin bir başka ifadesidir.

“Abdûlgaffar EL-Hayati, ‘Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. Devlet bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir ‘hayat tarzı’ kurularak yıkılabilir. Asıl olan ‘iktidarı almak’ değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira yaşanacak bir hayatımız vardır’ demiş.

Bu söze katılıyor ve diyorum ki; Marksistiyle, Anarşistiyle, mevcut tüm dinamikler, yaşam ve çalışma alanlarımızda bir yandan mücadeleyi örerken, diğer yandan unuttuğumuz dayanışma ve yardımlaşmayı içselleştirerek, herkesin bir diğerini anlaması ve tanımasını sağlayacak tarzda sosyal, kültürel, ekonomik komünler örmeli, kurgulamalıyız. (Mevcut sendika ve partileri sönümlemeliyiz). Komünlerle, tüm dinamiklerin birbirlerini anlayacağı sosyal faaliyetlere ağırlık vermeliyiz. ‘Devleti ele geçirip, daha sonra komünist insan yetiştirme’ gibi anlamsız düşünceleri terk etmeliyiz. Bugünden kapitalist sistemin insandan aldığı tüm değerlerin içselleşmesi için çabalamalıyız. Kısacası YAŞAM ve ÇALIŞMA alanlarımızda komünal örgütler kurarak, kapitalist sistemi ele geçirmekten ziyade, onu parçalayarak işlemez noktaya gelmesini sağlamalıyız. Ulus devletlerin tüm hücrelerinde kuracağımız komünal örgütlenmelerle, kendi ekonomik faaliyetlerimizi de örmeliyiz. Üretim ve tüketim kooperatiflerini yeniden canlandırmalı, gezegendeki tüm komünal kooperatiflerle paylaşım, alış veriş, iş ve güç birliği kurmalıyız. Özellikle yerel iktidarları parçalayarak, yerellerde halkın söz ve karar sahibi olacağı âdemimerkeziyetçi, özyönetimi hâkim kılan yapıları kurmalıyız. Komünler kendi yaşam ve çalışma alanlarına özgü mücadeleleri ve yapılanmaları örerken, bir yandan da komünler arası İlçe, İl, Bölge, Ulusal ve Evrensel koordinasyonu ve işbirliğini örmeliyiz ki mücadeleler ve direnişler evrensel temelde sürdürülebilsin. Tam da bu noktada altını çizmekte yarar var. Komünler Doğrudan Demokrasiyi iç hukuk olarak benimsemeli ki, karşılaşılan sorunlar anında çözülebilsin, olumsuzluk anında bertaraf edilebilsin. (…) Gezegenimizde öylesine farklı kültürler var ki, tek tip bir dünya yaratmak da mümkün değil. Ortak kültürün yaşandığı bölgelerde, farklılıkların yaşanabileceği çok merkezli bir dünya pekâlâ yaratılabilir. Bunu akılda tutmalı kimseyi kendimize benzetmeye kalkmamalıyız. Herkes kendi ‘çöplüğünde’ sosyal, ekonomik, kültürel vb. her alanda özgürce yaşamalı, komününü özgürce inşa etmeli. Süreç içinde bölgesel dengesizlikler dayanışma ve yardımlaşmalarla dengelenmelidir. Geçmişin teorisinde, komünizmin ilk aşaması için hukukun nasıl işlemesi gerektiği, iş bölümü, paylaşım, eğitim gibi konular baştan teorileştiriliyordu. Söz konusu teoriler, kitlelerin devrimden hemen sonra, toplum için çalışmayı bir anda öğrenemeyecekleri gerekçesine dayandırılıyor, adeta toplum mühendisliğine soyunuluyordu. Oysaki dünyamızın her bir bucağı öylesine farklı kültür yaşıyor ki, kimsenin bu insanlara neyi nasıl yapmaları, nasıl davranmaları konusunda söz söyleme hakkının olmadığını düşünüyorum. Komünlerle insanlar kendi aralarında her tür sorunu kendi özgün yapıları çerçevesinde çözmeli diye düşünüyorum. Geçmişte ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ vb. paylaşım şablonlarını dahi teorileştirilmişti. Bırakalım hangi komün neyi nasıl paylaştıracağına kendisi karar versin. Yeter ki komünler arası dayanışma ve yardımlaşma ağlarını kurabilelim. Zaten tüm dünya için ortak projeler, değerler, üretmek kadar saçma bir şey düşünemiyorum. (…)

Uzatmak istemiyorum. Kapitalist emperyalistler, İMF-DTÖ-DB-NATO gibi evrensel örgütleri kanalıyla, başta emek olmak üzere gezegenin tüm değerlerini sömürüp talan ediyorlarsa, biz de Kooperatiflerin yanı sıra Barış, Çevre, İnsan hakları, Kadın ve çocuk hakları, Hukuk, Nükleer karşıtlığı, vb. evrensel örgütlülükler kurmalıyız. Egemenlerin herhangi bir komüne ve evrensel kurumlarımıza karşı müdahalesinde, tüm dünyadaki komünlerin karşılık vermesini sağlamalıyız. (…)

Neden komün? Hakkında birkaç söz daha etmek istiyorum. Kapitalizm insanlığa insan olma kimliğini adeta unutturarak bir dizi alt kimlik verdi. Bunlardan en tehlikelisi milliyetçilik adı altındaki ulus kimliğidir. Milliyetçiliği, tüm insanlığa içselleştirdiği en etkin ve tehlikeli din olarak benimsetti. Komünler ise, insan kimliğine bürünmenin yegâne araçları olacaktır.

Bir ikincisi ise, Nasıl, kapitalizmin sermayesi kapital ise, Komünizmin sermayesi komün olabilir diye düşünüyorum. Klasik örgütlerde önderlerin ve önderliğin peşinden gitmekten başka seçeneği olmayan işçi ve emekçi ‘sürüleri’ sadece komünlerde özgürleşerek kendisini de, insanlığı da doğayı da özgürleştirebilir.
Kısacası, devleti ele geçirmek yerine onu parçalamayı, iktidar odaklı olmayan, özgürlükçü enternasyonalist komünal örgütlenmeleri öneriyorum. Sanırım böylece mücadelenin ileri safhalarında emekçi güçler tüm üretim aletlerini (toprağı-Makineleri) insanlığın ortak malı yapar ve dünyayı özgürleştiririz. Aksi halde gezegenimizin binlerce yıllık dengesi alt-üst olacak ve sanırım insan ve bir dizi canlı türü yok olmasa da yok olmanın eşiğine sürüklenecek.

(İbrahim Özkurt, “Marksist Örgüt mü? Anarşist Örgütsüzlük mü? Yoksa…”, 10 Nisan 2012)

Halil İbrahim Özkurt’un bu yazıyı yazdığından habersiz bir şekilde ben de paralel yönde bir şeyler yazmış ve aynı 10 Nisan 2012 günü sitemde yayımlamıştım. Şöyle diyordum:

“İki yüz yıllık bütün bu deneyler bize neyi gösteriyor? Açıkça belirtmek gerekirse şunu gösteriyor: Dünya yüzünde silahlı emperyalist güçler, ülkelerde ağır silahlı ordu ve polis güçleri olduğu sürece ayaklanmaya dayanan bir toplumsal devrim aşağı yukarı imkânsızdır. Bu güçlerle bilek güreşi yapacak ölçüde bir karşı güç yaratsanız bile, bu sefer de 1917 Devrimi örneğinde görüldüğü gibi, bizzat bu güç, toplumsal devrimi yozlaştırıp ezen bir baskıcı güce dönüşmekte ya da Arap devrimleri örneğinde görüldüğü gibi devrimler dışarıdan emperyalist müdahaleyle saptırılmaktadır.
Bu durumda geriye iki olasılık kalmaktadır. Birinci olasılık, dünya kapitalizminin bir katastrofla dünya çapında bir yıkıma uğramasıdır (yeni bir dünya savaşıyla ya da dünya ölçeğinde, artık altından kalkılamayacak ölçüde muazzam bir krizle). Toplumsal devrim güçleri, böyle bir katastrofa kadar devrimci ideali yaşatmalı, kapitalizmden rahatsız özgürlükçü ve eşitlikçi ezilen halk kesimlerinin, böyle bir güne hazır olmalarını sağlamak üzere esaslı bir şekilde örgütlenmelidirler. O gün geldiğinde de yeni bir toplumun inşasına hazır güçler olarak ortaya çıkmalıdırlar. Evet ama bu tutum, kıyamet gününü ya da mesihi bekleyen batinî tarikatlarının ruh haline fazlasıyla benzememekte midir?
İkinci olasılık (daha doğrusu yol diyelim buna), madem tek tek ülkelerde ya da bölge çapında ayaklanmalar sonuçta boşa çıkmaktadır, o halde ayaklanmacı yolu terk ederek ve egemen düzenlerin iktidar aygıtlarıyla (parlamentosuyla vb.) hiçbir şekilde muhatap olmadan, hatta onlardan uzak durarak eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun inşasına bugünden girişme çalışmalarını başlatmaktır. Evet, açıkça belirtmem gerekir ki, ayaklanmacı ve iktidar yıkıcı yol terk edilmelidir. Bu yolun her halükârda başarısızlığa mahkûm olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu yol, devrimci güçlerin boşu boşuna kırılmasına, muazzam bir devrimci enerjinin boşa gitmesine yol açtığı gibi, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun olanaksız, bu tür şeylerin bir ütopyadan ibaret olduğu gibi karamsar düşünceleri güçlendirmekte, kapitalizmin mümkün tek düzen olduğu fikrinin ekmeğine yağ sürmektedir.(…)
Benim düşündüğüm, köylerde ve mahallelerde, çalışan insanların bulunduğu her yerde özgür komünler fikrini yaymak ve bu yönde bugünden başlayarak deneylere girişmektir. Elbette, ‘dört dörtlük’ anarşistlerle ya da marjinallerle değil, gerçek hayatın içinde yer alan, zorluklarla cebelleşen, hayat kavgası veren, bu tür deneylere doğal bir yatkınlık gösterebileceği farz edilebilecek ezilen sınıflardan ve kesimlerden insanlarla. Böyle bir deneyin ne derece başarılı olacağını, insanların ilgisini ne ölçüde çekeceğini, ne kadar katılım sağlayacağını başından bilmek mümkün değildir.
Böylesi deneyler legal olmadığı gibi, illegal de olmamalıdır. Yani yasallık sorunuyla bağları kesmek, meşruluğu ve açıklığı esas almak gerekir ki, daha baştan mümkün olduğu kadar çok katılım sağlanabilsin.
Evet ama daha başlangıçta, sömürü aracı olan paranın ve tahakküm aracı olan devletin varlığını sürdürdüğü koşullarda eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal devrim deneyinin başarılı olamayacağını söylememiş miydim? Şimdi böyle bir öneri yaparak kendimle çelişmiyor muyum?
Bu son cümle bir bakıma hem doğru, hem de bir bakıma yanlış. Doğru, çünkü önerim eğer hayata geçerse, kaçınılmaz olarak paranın ve devletin tahakkümünün devam ettiği bir toplumda ya da alanda uygulanacaktır, dolayısıyla para yoluyla yozlaşması, devlet yoluyla dağıtılması olasılığı az değildir. Yanlış, çünkü özgür komünal deneylerin ezilen kitleler tarafından fiilen yürürlüğe konduğu alanlarda paranın ve devletin egemenliğinden kısmen söz edilebilirse de, kısmen de bu egemenliğin kırıldığını düşünebiliriz pekalâ.

İnsanlığın özgürlük, eşitlik ve toplumsal devrim yürüyüşünün ufkunda giderek parlamaya başlayan en akılcı yol bu gibi görünüyor bana. Tek güvence, toplumsal dönüşümde kararlı olan insan iradesidir.”
(Gün Zileli, “Anarşizm… Zor ama Mümkün…”, 10 Nisan 2012)

İki gün önce, Özgür Gündem gazetesinde “Yeni Bir Örgüt mü?” başlığıyla, iki gün süren bir röportaj yer aldı. Michael Albert, Uluslararası Katılımcı Toplum Organizasyonu (IOPS) adlı yeni kurulan örgütü tanıtırken şöyle diyor.

“IOPS’un belirleyici niteliklerinden bir tanesi iktisat, siyaset, akrabalık, kültür, ekoloji ve uluslararası ilişkiler gibi toplumsal yaşamın ve etkileşimlerin bütün yönlerine öncelik vermektir. Yine her türlü zenginlik, iktidar ve statü kaynaklı hiyerarşiye… son vermek ve toplumda dayanışma, çeşitlilik, eşitlik, özyönetim, insani kabiliyetlerin gelişimini ve barışı temin etmek üzere geniş kesimler tarafından tasarlanan yeni kurumlar inşa etmek de önceliklerimiz arasındadır (…) IOPS herkesin kendi yaşamı üzerinde kontrol sahibi olmasını ve belli bir elit kesimin karar alma mekanizmalarını elinde bulundurması ve muazzam bir zenginliğe sahip olmsı yerine herkesin yaşamını dolu dolu ve güzel yaşaması için eşitlikçi araçları temin edecek şekilde iktisadi, siyasi ve toplumsal ilişkilerin yeniden şekillendirilmesi amacındadır (…) Aslında sosyalistlerin büyük kısmı muhtemelen katılımcı toplumu katılımcı sosyalizm olarak tahayyül etmektedir. Anarşistler de muhtemelen bunu anarşist toplum olarak tahayyül etmektedir. Aslında bana kalırsa her ikisi de tahayyüllerinde haklı, çünkü bence katılımcı toplum, anarşist ve sosyalist mirasın en iyi ve uygun yanlarını almış durumda.”

(Özgür Gündem, 19-20 Mayıs 2012)

Böyle binlerce örgütle, binlerce komünal deneyimle yeni, aşağıdan, devrimsiz bir devrim yürüyüşünün başlamakta olduğunu düşünmek için çok mu erken?

 

Gün Zileli

21 Mayıs 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI