Yalçın Hafçı/MAĞLUPLARIN HUZURSUZLUĞU

    

 Mehmet Taşdemir,
Huzursuz Belge Yayınları, 2012
199 sayfa, 12 TL.                                

 

          Bazı insanlar ne mutlu ki ürpertici derecede huzursuzdur. Böylece steril bir masumluğu terk edip anlamların peşine düşmüşlerdir. Verili olanları kabul etmeyip, yeni tanımlar ararlar, doğal olarak da hep uçurumların kıyısında dolaşırlar. Çoğunlukla huzursuzdur böyleleri ve başkalarını da huzursuz ederler, bayağılığın imlasından kopmuş itaatsiz sözleriyle. Huzursuzun mağlup olmayanı yok gibidir.

     Mehmet Taşdemir’in Belge yayınlarından çıkan ilk romanı “Huzursuz” da bu türden bir roman işte. Onu daha öncesinden ağızda şiir tadı bırakan öyküleriyle tanımıştık. Bu yüzden sanki “hamili kart yakinimdir” referansıyla elime aldım romanı. Daha ilk sayfasından itibaren de beni esir aldı. Sevdiğim tek esaret tipi de budur zaten…

     Bu topraklarda daha çocuk yaşlarda hepimize bir alfabe gibi öğretilmiş nefret. Ezilenler bile ezilmişliklerini bayrak yapıp bir ezene dönüşmüş bu yüzden. Sıfır kazançlı bu çekişmede ise temel malzeme tek boyutlu insan olmuş daima. Antik Yunan mitolojisinde Prokles’in Yatağı isimli bir deyim vardır. Prokles, bizim Deli Dumrul gibi yolları keser, esir aldığı herkesi yatağına yatırarak kendi belirlediği ölçüden uzunsa ayaklarından keser, kısa ise çekerek uzatırmış. Bütün otoriter kurumların ve örgütlerin de insanlara yaptığı şey aynen budur.

     Romanın ilk bölümünde yok sayılan bir halkın özgürlüğü için benliklerini bir örgüte teslim eden Mavi ve Kırmızı’nın yaşadığı ya da yaşayamadığı aşkın kendi arkadaşları tarafından yargılanması, alabildiğine trajik biçimde, yakıcı bir dille resmedilmiş. Derinlikli, çok katmanlı, sembolik, son derece politik olduğunu düşündüğüm bu metnin ana omurgalarından biri, kuşkusuz en önemlisi, otorite karşısında bireyin iğdiş edilerek hiçleştirilmesidir.

     Sonraki bölümün başkahramanı ise, hikâyesini kardeşi Mavi’nin dilinden okuduğumuz Ser’dir. Romanda belirtilmese de Doğu’dan Batı’ya geldiğini anladığımız Ser, ikinci sınıf bir otelde çalışmaktadır. Şehrin bağırsaklarında öğüttüğü, içe dönük ve tipik bir yeraltı insanıdır Ser. Rüyalar ve sanrılar arasında gerçeklik duygusunun kaybolduğu, şiirsel bir üslupla ilerleyen bu bölüm Narin’in faili meçhul ölümüyle başlar. Resmi otorite tarafından örtbas edilen bu cinayetin tek tanığı Ser’dir. Ama o gitgide derinleşen bir duyguyla suçluluk hissine kapılır. O sıralarda, anlatının odak noktası olan otelde sürekli müşteri olarak kalan Ayla’ya ilgi duyar. Aralarında tuhaf bir yakınlaşma olur. Ama Ser, kırsal kökenlilerin çoğunun kente gelince yaşadığı değersizlik hissine kapılır. Onun güzelliği karşısında kendini küçük hisseder. Bu yüzden tutup bir başkası olmaya çalışır. Oysa Ayla onu olduğu gibi, o saf ve melankolik haliyle sevmiştir.

 

                                                     Yurtsuz Kuşlar

 

     Romanın temalarından biri de yersizlik, yurtsuzluktur. Her iki bölümde de otelin temel mekân olması bunun sembolik ifadesidir. Ayrıca otel imgesi bu olgu için biçilmiş kaftandır. Ser’in ev sahibesi Adalet Hanımın ikide bir tuhaf bir kehanet gibi söylediği “yurtsuz kuşlar ürkecek, memleket kurtulacak” sözü de bununla ilgilidir. Sadece şiirsel bir cümle değildir bu. Belki de bu coğrafyanın nice acılara sebep olan son yüzyılını özetlemektedir bu söz.

     Ser’in umutsuz aşkının fonunda memleket kaynayan bir kazan durumundadır. Sokaklarda linç güruhları dolaşmaktadır. Bunun yarattığı kör şiddet öyle belalı bir sarmaldır ki insan sevdiğinin bile katili olabilir. Hiç kimsenin de masum kalması mümkün değildir. O yüzden rüyasındaki mahkemede kendini yargılar Ser. Zaten topluca çıldırmış bir toplumda katil de bizizdir, maktül de.

     Aslında Mehmet Taşdemir kesin yargılar ve teşhisler sunmuyor okura. Şeyleri anlatıyor ama onu adlandırmayı yine okura bırakıyor. Bu yüzden muğlâk ve sisli bir anlatımı yeğliyor. Çünkü okurun edilgen kalmasını istemediği için, uyuşturulmuş hayal dünyamızı kamçılıyor. Böylece, içimizde kocaman, karanlık bir bilinçaltına dönüşen bu toprakların gerçeği, insan suretleri biçiminde su yüzüne vuruyor. Romandaki ana karakterler dışında, otel odasında intihar eden şair ve eskiden bir mühendisken bir koyun tüccarının zevk kölesi haline dönüşen Katya gibi yan karakterler de metnin oylumunu derinleştiriyor. Bütün kahramanların iç karmaşası birbirine karışmış, ortak bir anlatıya dönüşmüştür. Bu sayede kurgunun ele geçirmiş olduğu şey, hakikatin en kapsamlı tezahürü oluyor. Bir de mutlaka değinilmesi gereken husus, yazarın kendine has olan benzersiz benzetmeleridir. Ama bunu söz oyunu olsun diye değil, en anlatılmaz durumların ve duyguların en etkili biçimde anlatılması için yapıyor. Bu sebeple romanda dil, bu lirik isyanın hüzünlü bayrağı gibi, kendi başına bir karaktere dönüşüyor.

     Öte yandan Mehmet Taşdemir’in “Huzursuz”u dünyaya ve hayata karşı belli önyargılarla bakanları da rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Ama aynadaki suretlerini beğenmeyenlerin öfkesi olacaktır bu. Zaten algılarının bacalarını temizlemeyenlerin onu anlamayacağı da aşikârdır. Weber’in de dediği gibi, gerçekten herkes kendince bir şey anlar. Kimileri ise düşünmek adına ezberlerini hatırlar. Fakat tek cetvel olarak vicdanı temel almış sahici bir yüzleşme bütün önyargıları bertaraf eder. Ama yine de kolay değişmez bu algının dünyası. Zaten yenildiğini bilmeyeni kim yenebilir ki?

     Elbette tüm bunların da farkında olarak, gemi batarken çalmaya devam eden Titanik’in orkestrası gibi, kendi ruhdaşlarına upuzun bir mektup yazar gibi yazdığı bu romanda, insanca bir şarkı söylüyor Mehmet Taşdemir. Belki de bu nedenle pop-roman olmaya aday değildir “Huzursuz”. Çünkü vasat olanın yüceltildiği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de en kötüsü sessizliktir ya da daha da kötüsü hikâyemizin başkaları tarafından anlatılmasıdır. Zira yanlıştır her hikâye başkasının dilinde…

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI