1 Mayıs 1977…

 

Taksim’deki 1 Mayıs’tan eve yeni dönmüştük ki, Yayın Kolektifi’nden bir arkadaşım arayıp “Haber Türk’te Halil Berktay’ın söylediklerini izledin mi?” diye sordu. İzleme olanağım olmamıştı doğal olarak. Hemen ekledi: “Halil Berktay, 1 Mayıs 1977’de devletin provokasyonu olmadığını, solun kendi kendine provokasyon yaptığını söyledi. Öyle ki, programın diğer katılımcısı Ömer Laçiner’in ağzı şaşkınlıktan açık kaldı.” “Bana yollasana linkini” dedim. Sağ olsun, hemen yollamış.

Ancak ne yazık ki, bizim burada hatlar iyi çekmiyor. Gece yatmadan programı izlemek için Ceren’le birlikte epey çabaladık. Yalnızca Ömer Laçiner’in konuşmasının baş kısmını kopuk kopuk izleyebildik. Bu kısımda Ömer Laçiner, o zamanki “Maocu” grupları anlatıyordu.

Gecenin saat 3’ünde uyku tutmadı, belki gecenin sessizliğinde hatlar daha iyi çeker düşüncesiyle yeniden izlemeye teşebbüs ettim. Sonuç, yine başarısızdı. Sonunda, hazır kalkmışken, arkadaşımın verdiği bilgiye dayanarak bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Halil Berktay’ın sözleri ne derece gerçeğe tekabül ediyor? Tepki göstermeden önce olayı yeni baştan tahlil etmeye çalışmak en iyisi.

Aslında Havariler (1972-1983) kitabımın 264-275. sayfaları arasında 1 Mayıs 1977 olayını kendi yaşadıklarımdan hareketle uzun uzadıya anlatmaya çalışmıştım.

Oradaki anlatımlarıma, daha sonra edindiğim bazı bilgilere ve olay öncesindeki ve Taksim Meydanı’nda gördüklerimi yeniden hatırlamalarıma dayanarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Solun bir kısmını (bütününü kesinlikle değil) oluşturan Maocu ve Sovyetçi grupların şiddetli rekabet ve düşmanlığının provokasyon ortamını hazırladığı ve başlattığı doğrudur ama bu, gerçeğin sadece bir bölümüdür. Diyelim ki, devletin gizli güçlerinin bu provokasyonun hazırlanmasında hiçbir rolünün olmadığını ya da bu konuda net deliller olmadığını düşünsek bile, Taksim Meydanı’nda ölenlerin aşağı yukarı hepsinin (Tarlabaşındaki “Maocu-Sovyetçi” çatışmasında öldürülen DİSK görevlisi dört Uzel işçisini çıkarırsak), devletin polis güçlerinin yarattığı kasıtlı panik sonucunda ezilerek öldükleri açıktır ki, solun bir kesiminin provokasyon ortamını hazırlaması gerçeği, devletin, çıplak gözle bile görülebilen provokasyonu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

İsterseniz filmi yeniden geriye saralım.

Provokasyon ortamı nasıl yaratıldı?

Maocu Aydınlık hareketi, her ne kadar 1 Mayıs öncesinde aniden manevra yapıp 1 Mayıs’a bağımsız bir “Maocu blok” olarak katılmanın bir provokasyona yol açabileceğini açıklayarak bu bloktan çekilmişse ve uyarıcı açıklamalar yapmışsa da, provokasyonun ideolojik ortamının yaratılmasındaki sorumluluğundan kurtulamaz.

O sırada yöneticisi olduğum, Aydınlık hareketinin yayını haftalık Halkın Sesi dergisi, bu ideolojik ortamın yaratılmasında tayin edici role sahiptir. 1 Mayıs’dan haftalar önce, TKP başkanı İ.Bilen’in ve Sovyet yanlısı DİSK’li sendikacıların karikatürünü çizip Halkın Sesi’nin kapağına koyan ve işçileri onların üzerine yürür ve zincirleri kırarken resmedip “kıralım revizyonist zinciri” sloganı atan bizdik. Bununla da kalmadık. 1 Mayıs’a giden günlerde Sovyetler Birliği’ne ve Sovyet yanlılarına karşı düşmanlığın dozunu iyice arttırdığımız gibi, 1 Mayıs’a bağımsız bir “Maocu blok” olarak katılmak gerektiği fikrini de işledik.

O sırada “Maocu Blok”ta, Çin Komünist Partisi’nin resmi mührünü elinde tutan Aydınlık hareketinin yanı sıra, THKO kökenli Halkın Kurtuluşu, THKP-C kökenli Halkın Yolu ve TKP-ML kökenli Halkın Birliği hareketleri yer almaktaydı ve daha önemlisi, bu gruplar arasında, “Maocu” blokta önderliği kapma yolunda yoğun bir rekabet yaşanmaktaydı. “Maocu blok”ta, “revizyonist” adı takılan Sovyet yanlılarına karşı bu kadar yoğun bir düşmanlığın gelişmesinde, o zamanki Çin-Sovyet çatışmasının yanı sıra, bu rekabetin de fazlasıyla etkili olduğunu görmek gerekir. Öyle ki, o sıralar Maocu saflarda daha aklı başında ve serinkanlı bir tutum önerecek olanların, diğerleri tarafından “revizyonistlerle uzlaşmakla”, hatta onların gizli işbirlikçisi olmakla suçlanması kaçınılmazdı ve bu yüzden bütün gruplar birbiriyle Sovyetçilere karşı keskin tutum alma yarışı içindeydiler. Öyle sanıyorum ki, Sovyetçi saflardaki TKP, TİP, TSİP gibi partiler arasında da Maoculara karşı keskin tutum alma yarışı söz konusuydu ve bu da o saflarda aklıselimin hakim olmasını engelliyordu.

1 Mayıs’tan birkaç gün önce, Aydınlık hareketi blok olarak yürümekten vazgeçti ve taraftarlarının kitle örgütlerinin içinde yürüyeceğini açıkladı. Bu, net bir şekilde belirtmek gerekir ki, aklı başında ve doğru bir tutumdu ama artık çok geçti. Uçuruma doğru 150 kilometre hızla ilerleyen arabanın uçuruma yuvarlanmasını, frene bassanız da önleyemezsiniz.

Bundan sonra, Aydınlıkçılar, diğer Maocu grupların bağımsız bir blok olarak meydana girmemesi için çaba gösterdiler. Parti talimatıyla bu çabayı gösterenlerin en başında ben vardım. “Üçlü blok”un son hazırlık toplantılarına katılarak ya da afişe çıkma hazırlıkları içindeki taraftarlarının karşısına çıkarak uyarılarda bulundum. Hatta, aslında somut bir “istihbarat” bilgimiz olmamasına rağmen, “bir provokasyonun hazırlanmakta olduğu” uyarısını bile yaptım. Bu çabalarım elbette sonuç vermedi. Çünkü, diyelim ki, bizim sözlerimizden etkilenerek blok halinde yürümekten vazgeçecek bir grup, diğerleri tarafından “revizyonizmle uzlaşmakla” suçlanır ve taraftarlar nezdinde güç kaybederdi. Örgütler de insanlar gibi, şahsi çıkarlarını düşünen oportünistlerdir.

Öyle ki, bizim bu “hayırsever” çalışmalarımızda bile örgüt menfaatinin belirleyici olduğunu net bir şekilde ortaya koymam gerekiyor. Bir yandan, gerçekten bir provokasyon olmasından korkuyorduk ama bu korkumuz, o meydanda işçilerin zarara uğramasından ve hakim sınıflara koz vermekten çok, örgütümüzün de bu provokasyonun altında kalacağı endişesinden kaynaklanıyordu. Daha önemlisi de, aslında “üçlü blok”u tuttuğu yoldan döndüremeyeceğimizi içten içe bilmemize rağmen, uyarılarımızı ısrarla yapmamızdaki belirleyici güdü, provokasyonu önlemekten çok, gerçekleşmesi büyük ihtimal olan provokasyondan sonra, uyarılarımıza rağmen bizi dinlemeyip buna alet olan Maocu rakiplerimizi bir güzel köşeye sıkıştırmak, hırpalamak ve onların saflarından güç devşirmekti.

1 Mayıs 1977’ye gelelim. Biz, açıkladığımız gibi, kitle örgütleriyle katıldık yürüyüşe. Benim ve Hasan Yalçın’ın somut bir kitle örgütümüz olmadığından, yanı başımızdan ayrılmayan ikişer genç muhafızımızla birlikte, Saraçhanebaşı’nda Nakliyat-İş sendikasının içine “sızdık” (şu işe bakın ki, 35 yıl sonra, bugün, aynı Nakliyat-iş sendikasının flaması önümden geçti). Bizim arkamızda Kurtuluş grubu vardı. Kurtuluş grubu ile “Üçlü blok” arasında neredeyse yarım kilometre kadar bir boşluk bulunuyordu ve kenarlarda yürüyen eli sopalı DİSK görevlisi işçilerin, “üçlü blok”a karşı önceden bir hayli “bilinçlendirildikleri” ayan beyan belli oluyordu.

Yürüyüş kolu ağır tempolu bir yürüyüşle Şişhane’den geçti ve Tarlabaşı tarafından Taksim Meydanı’na girmeye başladı. Tarlabaşı’ndan Taksim’e girmek üzereyken dönüp son bir kez geriye baktım. DİSK görevlisi işçiler ve “böcek” adı verilen küçük arabalarına binmiş DİSK yöneticileri büyük bir telaş ve gerginlikle aşağıya, “Üçlü blok”a doğru akmaktaydılar.

Sonra meydana girdik. Harbiye ile Taksim Meydanı’nın birleştiği noktadaydık. Harbiye tarafından, eğer yanılmıyorsam Dev-Yol geliyordu. Taksim Gezisi’nin merdivenlerinde kurulmuş olan kürsüde Kemal Türkler konuşmaktaydı. Kemal Türkler, konuşmasını, belki biraz da aceleyle bitirip meydandakileri saygı duruşuna çağırdı. Fakat o büyük kalabalık saygı duruşunu tam olarak algılayamamıştı. Sloganlar atılmaya devam ediyordu. İşte tam o sırada Tarlabaşı tarafından aralıksız ve çok yoğun silah sesleri gelmeye başladı. Bu silah sesleri kalabalık meydanda bir panik havası yarattı ve yanı başımızdaki insanların üstümüze yığılmasıyla yerlere yıkıldık. Bu kitlesel yere yıkılma ancak birkaç saniye sürmüş olmalı.

Ayağa kalktığımda gördüğüm manzara şuydu: En az üç panzer ve bir sivil polis aracı, çok iyi hatırlamıyorum ama galiba tazyikli su da sıkarak meydanı fır dönüyordu. Meydandaki büyük kalabalık, panzerlerden kaçabilmek için kenarlara doğru kaçışmaktaydı. Meydanın kenarlarındaki binaların önünde büyük bir izdiham ve sıkışma vardı. Bizim bulunduğumuz Taksim gezisi tarafında bu sıkışma olmamıştı, çünkü burası koca parka açılıyordu. Ama İnterkontinental oteli ve Kazancı Yokuşu tarafında büyük sıkışma yaşanmıştı ki, zaten ölenlerin büyük kısmı (birkaç kişi panzerlerin altında ezilerek ölmüştü) burada, kazancı yokuşunun başında, ezilerek ölmüştü.

Ben doğrudan görmedim ama anlatılanlardan, Tarlabaşı tarafında Maocu “üçlü blok”la Sovyet yanlılarının güdümünde bulunan DİSK’liler arasında silahlı çatışma çıktığını biliyorum. İlk silahı kim attı? Bunu bilmek mümkün değil. İki grup birbiriyle göğüs göğüse geldiği sırada kenardan birinin ilk ateşi başlattığı söyleniyor ama bu o kadar önemli değil. İki taraf da birbirine karşı kullanmak üzere ağır bir şekilde silahlandığına ve üzerlerindeki bu silahlarla karşı karşıya geldiğine göre, bir ajanın ilk atışı yapmasına bile gerek yok. Birbirine düşmanca bakan iki grup söz konusu. Bir grup öbürüne “sosyal-faşist” adını takmış; diğeri de ona “Maocu-faşist”. Yani her ikisi de kendisini komünist, karşı tarafı faşist olarak görüyor. Bir grup, ne pahasına olursa olsun meydana gireceğiz, revizyonist/sosyal-faşist zinciri kıracağız diyor. Bu grup artık DİSK görevlisi işçileri işçi olarak değil, sosyal-faşizmin militanı olarak görüyor. Diğer grup, Maocu faşistleri meydana sokmayacağız diyor ve “üçlü blok” içinde yer alanları birer devrimci ve işçi olarak değil, sosyal faşizmin ajanı olarak görüyor. Bu durumda iki tarafın birbirine silah sıkması için bütün koşullar tamamlanmıştır.

Evet, meydandaki paniği tetikleyen, orada “üçlü blok” tarafından açılan ateşle dört DİSK görevlisi Uzel işçisinin ölümüne sebep olan bu silahlı çatışmanın yarattığı büyük gürültü ve tarrakadır. Bu doğru. Ama eğer meydanda o polis panzerleri kalabalığı önüne katıp kovalamasa ve kenarlara sürmeseydi, kısa süreli bir panik yaşansa bile o korkunç sıkışma ve bunun sonucunda 30 kişinin ölümü söz konusu olmayacaktı.

Özetlersek:

Birincisi, bizim “revizyonist zinciri kıralım” sloganıyla Maocu-Sovyetçi çatışmasını kızıştıran tutumumuz;

İkincisi, “üçlü blok”un meydana bağımsız olarak yürüme ısrarı;

Üçüncüsü, Sovyet yanlısı DİSK’lilerin “Maocu faşistleri meydana sokmayacağız” inatçılığı;

Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışmaya yol açmıştır. Buraya kadarki safhada devletin gizli güçlerinin nasıl bir rol oynadığına ilişkin somut bir bilgi ortaya çıkmış değildir. Ne var ki, bir çatışmanın çıkacağına yüzde yüz gözüyle bakan devlet güçlerinin Taksim’deki kıyımı doğrudan ve açıktan örgütlediği son derece açıktır. Solcu muhayyelemizin (ya da masal üretme yeteneğimizin diyelim isterseniz) sonradan yarattığı gibi, İnterkontinental otelinden ya da Sular İdaresi’nden ateş edilmesine gerek yoktu. Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışma “bir kıvılcım”ın bütün ormanı tutuşturmasına yetmişti. Bundan sonra devreye polis panzerleri girmiş, doğrudan kendilerinin ezip öldürdüğü birkaç gösterici bir yana, yarattıkları izdiham ve sıkışmayla meydandaki ölümleri gerçekleştirmişlerdir. Yani, provokasyondan, Maocu ve Sovyetçi gruplar kadar devlet güçleri de sorumludur. Hatta devlet güçleri daha çok sorumludur. Çünkü eğer panzerlerin yarattığı izdiham olmasaydı, muhtemelen, Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışmada vurulan dört işçinin dışında, meydanda sadece küçük bir panik yaşanacak ama ne çatışma olacak, ne de izdiham yaşanacaktı, dolayısıyla ölüm sayısı da en fazla 5-6 civarında kalacak, otuzların üstüne kesinlikle tırmanmayacaktı.

Devletin katliamdaki rolü (diğer gizli provokasyonları, içine sızdığı gruplardaki kışkırtıcı rolünü falan bir yana bırakıyorum) bu kadar açıkken, Halil Berktay acaba neden bütün suçu, üstelik sadece çatışan iki sol grubun değil, bu çatışmada hiçbir rolü olmayan solun bütününün sırtına yıkmak istiyor? (Haber Türk’teki konuşmasını izleyemediğimden, eğer yanlış aktardıysam, bu söylediklerimi hemen geri almak kaydıyla.)

 

Gün Zileli

2 Mayıs 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI