İbrahim Özkurt/Marksist Örgüt mü? Anarşist Örgütsüzlük mü? Yoksa…

Marksistler, sınıfsız topluma; Devrimler sonunda bir parti kanalıyla, burjuva devlet aygıtını ele geçirerek ve bir geçiş aşaması olan proletarya diktatörlüğüyle, Anarşistler ise, İktidarın yozlaştırıcılığını iddia ederek; Âdemi-merkeziyetçi, Öz yönetimci, özgürlükçü örgütlenmeler ile ulaşılabileceğini iddia etmiş ve pratiklerine yansıtmışlardır. Her iki akımın başarısızlığının altını çizerek başlamak istiyorum yazıma…
Teorilerin doğruluğu ya da yanlışlığı pratiklerle netleşir ve her pratik yeni teorilere ebelik eder. Marks ve en yakın çalışma arkadaşı Engels’in örgüt teorileri, üyelerin söz ve karar sahibi olmasına dayanıyordu. 1877 de Marks ve Engels gizli Komünist derneğe ilk üye oldukları zaman girişlerini, “otoriteye iman etme biçimindeki boş inanı teşvik edecek her türlü hükmün tüzükten çıkarılması” koşuluna bağlamışlardı. Daha sonra Lenin çoğunluğun iktidarına dayalı demokratik merkeziyetçilikle, Marks’ın örgüt anlayışını somutlaştırdı. Ne var ki Marks’ın ön gördüğü ve Lenin’in somutlaştırdığı anlayış, “otoriteye iman etme” anlayışını ortadan kaldırmaya yetmedi. Yaşanan pratik, “yöneticilere iman etmeme” anlayışının aksini kanıtladı. Zira yöneten-yönetilen ilişkisine dayalı bir örgütte yönetilen konumundakilerin söz ve karar sahibi olmaları fiilen mümkün olmuyor, olamıyor. Bunca zaman geçmesine karşın hiçbir örgütte üyelerin karar süreçlerine katılımını göremediğimiz gibi işçi sınıfının fiili önderliğini hiç görmedik. Partisinde ve sendikasında fiili önderlik görevini üstlenemeyen işçi sınıfının olası bir sosyalist devlette fiili önder olması zaten mümkün olamazdı. Olamadı da…
O günlerin Anarşist önderleri Prudhon ve Bakunin bunu görmüş olacaklar ki her tür “iktidar” odaklı örgütlenmelere karşı çıkmışlardı. Ne var ki Anarşistler de koordineli ve evrensel örgütlenmeleri gerçekleştir(e)mediler.
Devam edelim. Çünkü hayat devam ediyor. Hayat, teoriler ister doğru ister yanlış olsun devam eder. Devrimin Avrupa da değil de kapitalizmin henüz cılız olduğu ve bir imparatorluğun hüküm sürdüğü Rusya’da ve bir dünya savaş neticesi geçekleşmiş olması (erken doğum da diyebiliriz) ve mutlaka başarı ile sürdürülmesi istenci, yani tek ülkede sosyalizmin kurulabileceği çabası, Marksist-Leninist örgüt kanalı ile yürütülmekte ısrar edilince, yaşatılanlar ortada.. “Efendim, sistem Lenin zamanında iyi işliyordu, daha sonra Stalin tamamen merkeziyetçiliği uyguladığı için başarısız oldu” gibi gerekçeler ileri sürülebilir, ama unutulmasın ki hiçbir sistem kişilere endekslenemez. Üstelik hiçbir Marksist önder, günümüze kadar Leninist parti anlayışını fiilen ortadan kaldırmak diye bir anlayışı önermedi. Unutulmasın ki verilen savaş kişi savaşı da değil, sınıf savaşıdır. Uzatmayalım, daha sonra Çin ve diğerlerinde aynı şeyler yaşandı. Sosyalizm adına yaşatılanlar, işçi sınıfının ideolojik ve fiili öncülüğü ile değil, işçi sınıfı adına yöneten-yönetilen ilişkisinin hüküm sürdüğü partilerin bürokratik iktidarları (diktatörlükleri) kanalı ile yaşatılınca, olanların sürpriz olmadığını artık kavramak gerekir diye düşünüyorum. Yaşananlar ve yaşatılanlar ne işçi sınıfı iktidarıydı ne de ekonomik olarak komün al ilk aşamaydı. Dolayısıyla, adına sosyalizm denen bürokratik devlet aygıtları, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitlelerin politikaya katılmalarını ve politik özneler olma iradelerini de gasp etti. Reel sosyalizmin yaşanmadığı ülkelerin işçi ve komünist partileri de kaçınılmaz olarak, yöneten-yönetilen ilişkilerinin hüküm sürdüğü bürokratik partilerdi. Bu nedenle işçi sınıfı, ne sendika sında ve ne de partilerde söz ve karar sahibi olma noktasına erişemedi.
Her şeye karşın günümüze değin devletler, patronlar, sendika ağaları ve klasik partilerce dört bir yandan kuşatma halinden kurtulamayan işçi sınıfı, özgürlük mücadelesinin her daim ön saflarında olacağı konusunda kimsenin şüphesi yok.
Günümüz işsizler ordusunun ise ciddi sosyolojik analizi ve üzerinde hassasiyetle durmayı gerektiriyor. İşsizler ordusu, emekçi sınıfların tümünün içinden üremekte ve her geçen gün sayısal olarak artmakta, geleceğe ilişkin umutları her geçen gün kırılmakta olup, özgürlüğe giden yolun en önlerinde olacak, belki de itici gücü olacak diyebiliriz.
Özellikle merkez ülkelerinde ülke nüfusunun %20 sini oluşturan emeklilerin iş kaybetme korkuları olmaması nedeni ile fiziksel yetersizliklerine karşın, müthiş deney ve birikimleri ile özgürlüğün kurulmasında her daim işlevli olacağı kesin.
Kapitalist emperyalizmin toprakları da ele geçirerek kapitalist üretimi kırsallara da taşıması ve kırsalların da işçileşmesi artı, doğaya verdiği tahribat ve talan nedeni ile özellikle çevre ülkelerin kırsalları sistemle karşı karşıya gelmekteler. Kentlerin çevreci güçleri ile buluşan ve yeni bir güç olan çevreciler ve çevricilere katılan köylüler de özgürlük savaşçılarının önemli bileşeni durumundalar.
Kadınların (özellikle feminist kadınların) ve LGBTT bireylerinin eşitlik ve özgürlük mücadelesinde en önlerde olacağını gösteriyor.
Gençlik ise her zamanki gibi özgürlüğün en dinamik gücünü oluşturuyor.
Aradan 160 yıl geçti ve köprülerin altından çok sular aktı. Kapitalizm ve yarattığı sınıflar gelişti ve değişik katmanlar türedi. Kültürel yapılar değişti. Günümüz de işçi sınıfının ve topyekûn küçük burjuva sınıfından gelenlerin, yukarıya saydığım dinamiklerle, özellikle feministler ve “sapıklık” olarak niteledikleri LGBTT bireyleri ile, mevcut bilinçleri ve kültürleri değişmeksizin özgür bir toplum kuruculuğunda birliktelikleri imkansız gibi görünüyor. Tabii ki terside geçerli… Feministlerin ve LGBTT bireylerinin kendilerini anlamayan insanlarla özgürlükçü bir yaşam inşa etmeleri de mümkün değil. Hele söz konusu dinamikler klasik örgütlerde birlikte hiç olamazlar.
Bunların yanı sıra günümüzün din ve mezhep ayrılıkları, etnik ayrımcılık, bölgecilik gibi farklılıklar, devrimci dinamiklerin birlikteliklerinin önünde birer barikat gibi durmaktadır. Bir kez daha altını çizmeliyim ki, kapitalist ideolojinin alabildiğine yabancılaştırdığı söz konusu dinamikler, mevcut yapıları ile devrimi başarsalar ve bir örgüt kanalı ile iktidarı ele geçirseler dahi, özgürlükçü bir toplumu inşa edemeyecekleri kesin…
İnsanlık günümüze değin bir dizi, devrim yaşadı. (Musa, İsa ve Muhammet’in önderliğindeki dini devrimler, 1789 Fransız devrimi, Sovyet devrimi, Çin devrim, Küba Devrimi vb.) Söz konusu devrimleri gerçekleştirenler, amaçladıkları geleceği neden inşa edemediler de, “devrimci örgütlerce” ya da karşı devrimciler kanalı ile yeniden egemenlik ilişkilerinin devam ettiği yapılara dönüşüverdiler? Bu soruya gerçekçi yanıt bulunmaksızın özgürlüğe giden yolun önünün açılamayacağını düşünüyorum. Bence bunun yanıtı, gerçekçi örgütlenmelerin yaratılamaması olabilir.
Bence, Marksist ve Anarşist sol ve özgürlüğü gasp edilmiş günümüzün (yukarıya sıralamaya çalıştığım) tüm dinamikleri, birbirlerini anlayan, tanıyan, birlikte bir yaşamı paylaşabilmenin kültürünü şimdiden içselleştiren ortak örgütlülüğü yaratmak zorundalar. Bunun için, kimsenin, hiçbir bileşenin, dindarın, Anarşist in, Marksist in bir diğerine eklemlenmesi de gerekmez. Herkes kendi inancı, düşüncesi,dünya görüşü doğrultusunda, kendi sözünü söyleyebilmeli. Devrimci dinamikler olarak, içimizde devrim yapmalı, ciddi zihni yet değişikliği yaşamalıyız.
Kapitalist modern ite emekçileri modern kölelere dönüştürdü. Milyonları, birlikte yaşadığı kentlerde yalnızlaştırdı ve yabancılaştırdı. Bu nedenle çok sağlam ilişkiler geliştirmek, dayanışma ve yardımlaşma gibi insani değerleri yeniden üretime sokmak durumundayız. Yetmez, doğanın tüm canlılarıyla uyumlu olunması gerektiğini herkesin kavraması ve içselleştirmesi için çabalamalıyız. Bir şirket ürettiklerini pazarlayamayınca, ya da alacaklarını alamayınca iflas eder. Gezegenimizi tüketmek üzereyiz. Verebileceği çok şey kalmadı. Verdiklerini geri alma şansı da yok. O halde gezegenimiz iflas ediyor ve insanlık seyirci kalıyorsa zamanımız da tükeniyor demektir. O halde acele etmeliyiz.
Abdûlgaffar EL-Hayati “ Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. Devlet bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir “hayat tarzı” kurularak yıkılabilir. Asıl olan “iktidarı almak” değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira yaşanacak bir hayatımız vardır” demiş.
Bu söze katılıyor ve diyorum ki; Marksist’iyle, Anarşist’iyle, mevcut tüm dinamikler, yaşam ve çalışma alanlarımızda bir yandan mücadeleyi örerken, diğer yandan unuttuğumuz dayanışma ve yardımlaşmayı içselleştirerek, herkesin bir diğerini anlaması ve tanımasını sağlayacak tarzda sosyal, kültürel, ekonomik komünler örmeli kurgulamalıyız. (Mevcut sendika ve partileri sönümlemeliyiz) Komünlerle, tüm dinamiklerin birbirlerini anlayacağı sosyal faaliyetlere ağırlık vermeliyiz.” Devleti ele geçirip, daha sonra komünist insan yetiştirme” gibi anlamsız düşünceleri terk etmeliyiz. Bugünden kapitalist sistemin insandan aldığı tüm değerlerin içselleşmesi için çabalamalıyız. Kısacası YAŞAM ve ÇALIŞMA alanlarımızda komün al örgütler kurarak, kapitalist sistemi ele geçirmekten ziyade, onu parçalayarak işlemez noktaya gelmesini sağlamalıyız. Ulus devletlerin tüm hücrelerinde kuracağımız komün al örgütlenmelerle, kendi ekonomik faaliyetlerimizi de örmeliyiz. Üretim ve tüketim kooperatiflerini yeniden canlandırmalı, gezegendeki tüm komün al kooperatiflerle paylaşım, alış veriş, iş ve güç birliği kurmalıyız. Özellikle yerel iktidarları parçalayarak, yerellerde halkın söz ve karar sahibi olacağı âdemi merkeziyetçi, öz yönetimi hâkim kılan yapıları kurmalıyız. Komünler kendi yaşam ve çalışma alanlarına özgü mücadeleleri ve yapılanmaları örerken, bir yandan da komünler arası İlçe, İl, Bölge, Ulusal ve Evrensel koordinasyonu ve iş birliğini örmeliyiz ki mücadeleler ve direnişler evrensel temelde sürdürülebilsin. Tam da bu noktada altını çizmekte yarar var. Komünler Doğrudan Demokrasiyi iç hukuk olarak benimsemeli ki, karşılaşılan sorunlar anında çözülebilsin, olumsuzluk anında bertaraf edilebilsin. Burada bir hususun da altını çizmek istiyorum. Klasik parti ve sendikalarda kadınlar yönetimlerde çok az temsil edilmekte olup kota gibi önlemlere başvurulmakta ise de sorun çözülememektedir. Komün al örgütlenmelerde kadınların en önde ve son derece etkin olacağını iddia edebilirim. Ayrıca çocuklarımız komün içinde dayanışmacı-yardımlaşmacı kültürü içselleştireceklerinden geleceğin inşası sağlıklı insanların(nesillerin) elinde yükselecektir.
Gezegenimizde öylesine farklı kültürler var ki, tek tip bir dünya yaratmak ta mümkün değil. Ortak kültürün yaşandığı bölgelerde, farklılıkların yaşanabileceği çok merkezli bir dünya pekâlâ yaratılabilir. Bunu akılda tutmalı kimseyi kendimize benzetmeye kalkmamalıyız. Herkes kendi “çöplüğünde” sosyal, ekonomik, kültürel vb. her alanda özgürce yaşamalı, komününü özgürce inşa etmeli. Süreç içinde bölgesel dengesizlikler dayanışma ve yardımlaşmalarla dengelenmelidir. Geçmişin teorisinde, komünizmin ilk aşaması için hukukun nasıl işlemesi gerektiği, iş bölümü, paylaşım, eğitim gibi konular baştan teorileştiriliyordu. Söz konusu teoriler, kitlelerin devrimden hemen sonra, toplum için çalışmayı bir anda öğrenemeyecekleri gerekçesine dayandırılıyor, adeta toplum mühendisliğine soyunuluyordu. Oysaki dünyamızın her bir bucağı öylesine farklı kültür yaşıyor ki, kimsenin bu insanlara neyi nasıl yapmaları, nasıl davranmaları konusunda söz söyleme hakkının olmadığını düşünüyorum. Komünlerle insanlar kendi aralarında her tür sorunu kendi özgün yapıları çerçevesinde çözmeli diye düşünüyorum. Geçmişte “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” vb. paylaşım şablonlarını dahi teorileştirilmişti. Bırakalım hangi komün neyi nasıl paylaştıracağına kendisi karar versin. Yeter ki komünler arası dayanışma ve yardımlaşma ağlarını kurabilelim. Zaten tüm dünya için ortak projeler, değerler, üretmek kadar saçma bir şey düşünemiyorum. Avrupa’da 160 yıl önce komünizm teorileştirilirken Anadolu gibi doğunun birçok bölgesinde insanlar komün al yaşam sürdürüyorlardı. Kısmen komün al yaşamın sürdüğü yerler hala mevcut.
Uzatmak istemiyorum. Kapitalist emperyalistler, İMF-DTÖ-DB-NATO gibi evrensel örgütleri kanalıyla, başta emek olmak üzere gezegenin tüm değerlerini sömürüp talan ediyorlarsa, biz de Kooperatiflerin yanı sıra Barış, Çevre, İnsan hakları, Kadın ve çocuk hakları, Hukuk, Nükleer karşıtlığı, vb. evrensel örgütlülükler kurmalıyız. Egemenlerin her hangi bir komüne ve evrensel kurumlarımıza karşı müdahalesinde, tüm dünyadaki komünlerin karşılık vermesini sağlamalıyız. İşçi sınıfı ise, grev silahını evrensel temelde etkin bir şekilde kullanabilmeli. Günümüz işçi sınıfı bırakın enternasyonal dayanışmayı, komşu iş yerindeki işçi eylemlerine dahi seyirci kalmakta, müdahil olamamaktadır. Bu böyle devam edemez, etmemeli.
Neden komün? Hakkında birkaç söz daha etmek istiyorum. Kapitalizm insanlığa insan olma kimliğini adeta unutturarak bir dizi alt kimlik verdi. Bunlardan en tehlikelisi milliyetçilik adı altındaki ulus kimliğidir. Milliyetçiliği, tüm insanlığa içselleştirdiği en etkin ve tehlikeli din olarak benimsetti. Komünler ise, insan kimliğine bürünmenin yegâne araçları olacaktır.

Bir ikincisi ise, Nasıl, kapitalizmin sermayesi kapital ise, Komünizmin sermayesi komün olabilir diye düşünüyorum. Klasik örgütlerde önderlerin ve önderliğin peşinden gitmekten başka seçeneği olmayan işçi ve emekçi “sürüleri” sadece komünlerde özgürleşerek kendisini de, insanlığı da doğayı da özgürleştirebilir.
Kısacası, devleti ele geçirmek yerine omu parçalamayı, iktidar odaklı olmayan, özgürlükçü enternasyonalist komün al örgütlenmeleri öneriyorum. Sanırım böylece mücadelenin ileri safhalarında emekçi güçler tüm üretim aletlerini (toprağı-Makineleri) insanlığın ortak malı yapar ve dünyayı özgürleştiririz. Aksi halde gezegenimizin binlerce yıllık dengesi alt-üst olacak ve sanırım insan ve bir dizi canlı türü yok olmasa da yok olmanın eşiğine sürüklenecek.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI