Anarşizm… Zor Ama Mümkün!

(Bu yazı, Konuk Yazılar’da yayımlandığı duyurulan İbrahim Özkurt’un yazısıyla bağlantılı olarak okunmalıdır.)

Anarşizm… özgürlüğün Devlet aracılığıyla değil, Devlet’ten kazanılacağına inanır.
Peter Marshall

Anarşizm üzerine bir şeyler yazmak sıkıntılı bir iştir. Anarşizm üzerine yazılmış kitapların tarihi sıralamasına göre, Godwin’den, Proudhon’a, oradan Bakunin ve Kropotkin’e doğru tarihi bir sıra izleyerek artık iyice mekanikleşmiş bir tarihsel dizgeyi sürdürmek zorunda kalırsınız; bunun ardından, Rus devriminde, İspanya devriminde, 68 devriminde anarşistlerin etkilerinden ve mücadelelerinden söz edersiniz. Genel geçer olan bir diğer anlatım da, Marksizmle anarşizmin bilinen tarihi tartışmalarını temel alarak bugünlere doğru ilerlemektir.
Ben bu yazıda bunlardan kaçınmaya çalışacağım. Anarşizmin düşüncesi, eylemi ve diğer düşünsel akımlarla ilişkileri konusunu merak edenler için yazının sonunda vereceğim anarşizm üzerine Türkçe kitaplar listesi, en azından temel bilgiler açısından yeterli bir kaynak olacaktır diye düşünüyorum.
Bu yazıda ağırlıklı olarak, bir toplumsal proje olan anarşizmin önermeleriyle, her toplumsal projenin belirleyici özü olan insan güdüleri, davranışları ve alışkanlıkları arasındaki uyum ve uyumsuzluklar üzerinde durmaya çalışacağım. Ama bunu yaparken, tarihteki doğaçlama anarşist toplulukların bir dip akıntısı olarak devam edegelen spontane ayaklanmalarını, tarihteki ve günümüzdeki comunity olarak var olma ve yaşama deneyimlerini ve geleneklerini değil de, 1789 devrimiyle başlayan, yeni ve özgürlükçü bir toplum kurma girişimlerini esas alacağım.
1789 devriminin bir burjuva devrimi olduğunu düşünmüyorum. Bunun, kendi toplumsal projeleri için bir basamak görevi görmesi amacıyla Marksistler tarafından ortaya atılmış yanlış bir tanımlama olduğu kanısındayım. Burjuvazinin 1789 devriminde oynadığı rol sınırlıdır ve üstelik esasen de karşıdevrimci bir roldür bu. Burjuvazi, daha 1789 devrimi öncesinden aristokrasiyle geniş bağlar kurmuş, para gücüyle onu ve ünvanlarını satın almış, devleti ele geçirmişti. Bu yüzden, burjuvazinin 1789 gibi büyük bir devrime ihtiyacı yoktu. Devrim patladıktan sonra da yaptığı, ya onu durdurmasına veya devleti tamamen ele geçirmesine yarayacak şekilde saptırmaya çalışmak oldu. Jakobenler, bu ikinci amacı gerçekleştirmekte çok büyük rol oynamışlardır.
1789 devrimi, burjuvazinin dar ufuklarına sığdırılamayacak kadar büyük bir devrimdi ve insanlığın ufkunda yepyeni bir çağı başlatmıştı. Nedir bu çağ? İnsanlığın, toplumsal özlem ve tasarıları bilinçli bir biçimde ve bir toplumsal proje olarak hayata geçirmeye muktedir olduğunu ilan eden bir çağ. 1789 Devrimi, işte bu çağı ilan ettiği için büyük bir devrimdir ve halen de 1789 Devriminin ilan ettiği bu çağın içinde yaşıyoruz. İsterseniz, bu çağa eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya kurma ya da oluşturma çağı diyelim.
Bu çağ, üç düşünce ve üç projeyle yürüdü: Liberalizm, Sosyalizm ve Anarşizm.
Liberalizm, özgürlüğe önem veren ama bu özgürlüğü, var olan kurumların evrimiyle gerçekleştirip güvenceye almayı hedefleyen bir projeydi. Ne var ki, var olan kurumlar eşitsiz sınıf ilişkilerine dayanıyordu ve bu eşitsizlik, ister istemez özgürlüğün de formel bir alana kapatılmasını getirmekteydi.
Sosyalizm, liberalizmden farklı olarak, var olan toplumların eşitsiz sınıf ilişkilerine dikkat çekiyor ve özgürlüğün güvence altına alınabilmesi için öncelikle bu eşitsiz sınıf ilişkilerinin ortadan kaldırılması gerektiğini ileri sürüyordu. Sosyalizm, sınıfsal eşitsizlik noktasına dikkat çekmekte haklı olmakla birlikte, eşitsizliğin kaldırılmasını esas alırken, bu sefer özgürlüğü ihmal eden, onun eşitlikten ayrı bir varlığı olduğu gerçeğini ikinci plana atan bir yönelime girdi ve somut pratikte bu ihmalin çok acı sonuçları yaşandı.
Anarşizmin, liberalizmden ve sosyalizmden üstün yanı işte bu iki noktada ortaya çıkmaktadır. Anarşizm, ne liberalizm gibi eşitliği, ne de sosyalizm gibi özgürlüğü ikinci plana atmaya yanaşmıştır. Belki de düalist denebilecek bir tutumla, eşitliğin ancak özgürlükle hayata geçirilebileceğini, özgürlüğün ise ancak eşitlikle yaşayabileceğini ileri sürerek, birinden birine ağırlık vermeyi ya da birinden birini ihmal etmeyi veya ikinci plana atmayı reddetmiştir. Gerçekten de, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum kurmanın yolu, eşitlikle özgürlüğü birbirinden kopartmadan, birbirine feda etmeden eşit ölçüde önemsemekle ve hayata geçirmekle mümkündür. Peter Marshall da bu noktaya dikkat çekmektedir:
“Aslında anarşizm, hem liberalizmin hem de sosyalizmin fikirlerini ve değerlerini birleştirir ve iki büyük düşünce akımının yaratıcı bir sentezi olarak görülebilir.” (Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, çev: Yavuz Alogan, imge, 2003, s. 872)

Bu saptamayı yaptıktan sonra, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun özmaddesi olan insanın, eşitlik ve özgürlükle uyumu veya uyumsuzluğu tartışmasına geçebiliriz. Eğer anarşizmin önerdiği gibi, gerçekten eşit ve özgür bir toplum kurulacaksa, bu, ancak insanın, bu eşitlik ve özgürlüğe ne kadar yatkın olup olmadığıyla bağlantılıdır. Elbette burada, değişmez bir insan unsurundan ya da insan özünden söz ediyor değilim. Özellikle Marksizmin bu noktada önemli bir katkısına dikkat çekmek gerekir. İnsan unsuru da toplumsal koşulların değişmesine göre değişir muhakkak. Bununla birlikte, acaba değişmesi çok zor ya da imkânsız öğeler de var mıdır? Eğer varsa, bunlar nelerdir? Eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun kurulmasında anarşizmin iyimserliği ne ölçüde geçerlidir? Bütün bu soruların cevapları, aynı zamanda anarşizmin, sadece yaklaştıkça uzaklaşan bir ütopya mı, yoksa günün birinde gerçekleşecek bir toplumsal proje mi olduğu noktasını da aydınlatacaktır.

İnsan Eşitliğe Uyum Sağlar mı?

Milyonlarca insanın bir hiçlik gibi, başkalarına servet yığarken, bunun faturasını solgun, donuk ve perişan hale gelmekle ödeyen etten kemikten makineler olmalarını talep eden şey, özel mülkiyettir.
Emma Goldman

Paranın ortaya çıkmasıyla birlikte kapitalizmin de bir rüşeym olarak var olduğunu düşünme eğilimindeyim. Yani kapitalizm beş yüz yıl önce ortaya çıkmış değildir. Evet, beş yüz yıl önce dünyaya gelmiştir ama paranın ortaya çıkmasıyla birlikte ana rahmine düştüğünü ve binlerce yıllık bir gelişmenin sonunda bağımsız bir varlık haline geldiğini düşünmek hiç de yanlış olmaz.
Eğer böyleyse, insanlığın kanı, paranın – ya da isterseniz uygarlığın diyelim – ortaya çıkışından beri para ilişkileriyle zehirlenmektedir. Para ilişkileri eşitsizlik ilişkileri demektir. Para, salt bir alışveriş aracı değil, esasen servetin bir yerde yığılmasının ve dolayısıyla büyük çoğunluğun yoksullaştırılmasının aracıdır.
İnsanlığın kanı bu kadar uzun süredir eşitsizlikle zehirlenmişse bu eşitsizliğin genlere de işlemiş olma ihtimali epeyce kuvvetli değil midir? Eğer böyleyse, insanlığın eşitsizliğin zehirinden kurtulması imkânsız olmasa bile, uzun bir zaman almayacak mıdır?
İşte bu noktada anarşizmin hem umutlu bir başlangıç, hem de fazlasıyla iyimser bir yönelim olduğunu düşünmek mümkündür. Yeni bir toplum projesi için umutlu olmak zorunludur ama fazla iyimserlik, hem uyanıklığı köreltir hem de zıddını, yani kötümserliği doğurabilir. Kaldı ki, eşitsizlik, sadece mülkiyet ilişkileriyle kısıtlı bir şey de değildir. İnsanlar arasındaki doğal eşitsizlikler de – zekâ, yetenek vb. – eşitsizliğe katkıda bulunur.
Eşitliğe ve eşitsizliğe eğilim, insanın birbiriyle çelişen iki temel güdüsü gibi görünmektedir. Marksistler, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla eşitsizliğin bir süreç içinde ortadan kalkacağını düşünürler. Fakat bu noktada Marksistlerin, insanların eşitsizlik yönündeki güdülerini fazla dikkate almadıklarını düşünebiliriz. Anarşistler, bireye ve insanî öze daha fazla önem atfettiklerinden, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını yeterli görmezler, insanın özündeki eşitlikçi eğilime fazla önem verirler.
Marksizmin, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla sorunun esasen hallolacağı öngörüsü tarihi deneyler tarafından doğrulanmamıştır. Bir kere, Marksizm, gerçek anlamda bir toplumsallaşma deneyi aşamasına bile ulaşamadan iflas etmiştir. Daha doğrusu, Marksizm, toplumsallaştırmayla kamulaştırma ya da devletleştirme arasındaki farkı ortadan kaldırarak korkunç bir hata yapmıştır. Anarşizm, üretim araçlarının devletleştirilmesi noktasında Marksizme şiddetli bir şekilde muhalefet ederek elbette doğru bir yönelim sergilemiştir ama sonuçta, kısa süreli bazı deneyler dışında – İspanya’daki kolektifler – anarşizm de gerçek bir toplumsallaştırma deneyi ortaya koyamamıştır.
Sonuç olarak insanlığın bugüne kadar gerçek bir toplumsallaştırma deneyi yaşamadığını söyleyebiliriz.
Eğer yaşansaydı ne olurdu? Bu konuda ancak bazı faraziyelerde bulunabiliriz. Üretim araçları, anarşizmin önerdiği gibi, gerçekten yerel özgür komünlerin eline geçerse, yani gerçek bir toplumsallaşma yaşanırsa, insanlar artık paranın geçerli olmayacağı bu eşitlikçi topluma uyum sağlarlar mı? Eşitsizlik yönündeki güdüleri buna engel olmaz mı?
Bence olmaz. Elbette her şey pürüzsüz bir şekilde ilerlemeyecektir. İnsanların bin yıllara dayanan eşitsizlik ya da bir başkasının üzerinde üstünlük veya tahakküm kurma eğilimleri çok uzunca bir süre, hatta belki de ilelebet devam edecektir ama eğer yerel özgür komünlere dayanan bir toplum bütün insanların eşitliğin meyvelerinden eşitçe ve özgürce yararlanmasının ne büyük bir mutluluk ve güvence getirdiğini gösterebilirse, eşitsizlikten nemalanan sınıfların mensupları veya çocukları bile bir süre sonra eşitlikçi bir topluma sahip çıkıp kanlarındaki zehiri temizleyebileceklerdir.
Sonuç olarak bu konuda şunu söyleyebiliriz: Anarşizmin eşitlikçilik projesinin hayata geçmesi zordur ama imkânsız değildir. Hele bu projenin meyveleri bir kere görülmeye başladıktan sonra insanların büyük bir çoğunluğu eşitlik fikrine sıkı sıkıya sarılacak ve eşitsizliğin kötülüklerinden, belki de bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşacaklardır.
Eşitlik derken bir kere daha vurgulamalıyım: İnsanlar arasındaki doğal eşitsizlikleri kaldırmak elbette mümkün değildir. Yetenek ve zekâ eşitsizlikleri –ki bunlar da kısmen sınıfsal eşitsizliklere dayanır – sürecektir ama ekonomik, sınıfsal, ulusal, ırksal, cinsel, kültürel vb. vb. eşitsizliklerin ortadan kaldırılması orta ve uzun erimde pekalâ mümkündür, dolayısıyla Anarşizmin ve Marksizmin eşitlik ideali insanlığın ufkunda bugün de parlamaktadır.

İnsan, Özgürlüğe Uyum Sağlar mı?

İnsan ancak eşit derecede özgür insanlar arasında özgürdür.
Mihail Bakunin

İnsanlık bin yıllardır tahakküm toplumları ve toplulukları halinde yaşıyor. İlkel topluluklardaki şefler bile, bu topluluklardaki eşitlikçi ve özgür ilişkilere rağmen tahakkümün başlangıç adımlarının temsilcileri olarak görülebilir.
Daha yakınlara geldiğimizde tahakkümün devlet olarak kurumlaştığını görüyoruz. Günümüzde ise tahakkümün iyice içselleştirilip adeta “görünmez” hale getirildiği biçim, “demokratik” devlettir. Bu böyledir, çünkü tahakküm, tahakküme uğrayanın onayına dayandırılmış ve o oranda da içselleştirilmiştir.
Tabii, bu biraz kötümser bir yorum olarak ele alınabilir. İnsanlık özgürlüğe doğru mu ilerliyor, yoksa tahakkümün kurumlaşmasına doğru mu? Firavunlar devrinde insanlar köle olarak kamçıyla çalıştırılıyordu, artık böyle bir şey yok.
Bence bu hayli düz bir mantık ve üstelik daha 20. yüzyılda yaşananları bile görmezden gelen bir bakış açısı. 20. yüzyılda firavunlar devrindeki gibi köle emeğine dayanan iki sistemde yaşananların üzerinden çok zaman geçmedi. Hatta bunların tanıkları halen hayatta. Stalin ve Hitler devirlerinden söz ediyorum. Her iki sistem de yoğun olarak köle emeği kullandı. Sovyetler Birliği, hızlı sanayileşmesini köle-mahkûm haline getirilen milyonlarca köylünün ve entelektüelin emeğine dayanarak gerçekleştirdi. Almanya ise savaş sanayini esasen Yahudi-köleler sayesinde inşa etti.
Bu çok bariz örnekleri bir yana bıraksak bile, tahakkümün sermaye aracılığıyla yürütüldüğü bugünkü kapitalist toplumların tahakkümcü özünü unutmamız mümkün değil. Tahakküm, bir yandan devlet zoruyla, bir yandan da para zoruyla gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bu toplumlarda özgürlük sadece bir aldatmaca ve ilüzyondur. Daha doğrusu, gerçek özgürlük, insanların özgür oldukları ilüzyonuyla boğulmaktadır.
O halde insanların özgürlüğe tutkun olduklarını ya da özgürlüğü aradıklarını söylememiz mümkün mü? Burada da çelişkili bir konumda kalmamız kaçınılmaz. Mutlak özgürlük taraftarı anarşizmin, insanların özgürlük güdüsüne dikkat çekmesi elbette yerindedir ama özgürlüğün bugün artık bir yanılsama ve aldatmaca aracı haline geldiğini ve kimsenin gerçek anlamda özgürlük peşinde olmadığını söyleyemez miyiz?
Bir şey, olmadığı zaman aranır. Ama var olduğu sanılıyorsa aranmaz. İşte bugün özgürlük de bu durumdadır. Var olduğu sanıldığı için kimse onun çok fazla peşine düşmemektedir. Özellikle batı demokrasilerinde durum böyledir.
Bununla birlikte, bu görüş de bir ölçüde aldatıcıdır. Çünkü insanlığın temel güdüsü olan özgürlük, üstü ne kadar küllenirse küllensin, üstüne ne kadar tonlarca toprak atılırsa atılsın, için için kor gibi yanmaktadır ve yanılsamanın büyüklüğü bir anlamda gelecekteki özgürlükçü patlamanın büyüklüğünün de göstergesi olabilir.
Özgürüm ama kafama her an polis copu inebilir. Özgürüm ama her an tutuklanabilirim. Özgürüm ama param olmadığı için bu özgürlüklerim sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm. Özgürüm ama işsiz olduğumdan bu özgürlüğün hiçbir değeri yok, karşılığı olmayan, geçersiz bir paradan farksız. Özgürüm, özgürce her istediğimi söyleyebilirim, yazabilirim ama bu söylediklerim ve yazdıklarım sadece akademik duvarlar arasındaki bir beyin jimnastiğine hizmet eder, yani yeni bir özgürlük ilüzyonuna. Özgürüm ama dünyanın herhangi bir yerine ancak pasaport ve vize ile gidebilirim; bunlar olsa bile gidecek param yok vb. vb.
İşte bugünkü çağ, özgürlük ilüzyonunu büyüttüğü oranda bir anlamda özgürlük patlamasına da o kadar açıktır. Bir de buna insanların doğal özgürlük güdülerini katarsanız kötümser olmak için hiçbir neden yok.
Anarşizmin özlediği, devletsiz, baskısız özgür toplum ise hiç de imkânsız bir şey değildir. Tersine, eğer bu kadar mantıksız tahakküm toplumları insanlara zorla dayatılabiliyorsa, insanlar kendi özgürlüklerine sahip çıkıp gerçek anlamda mantıki olanı neden uygulamasınlar?
Özgür komünler federasyonu, gerçek özgürlüğü pekalâ hayata geçirebilir; insanlar kendi iradelerini hep birlikte ortaya koyarak ortak bir özgür iradenin yönlendirdiği bir toplumu gerçekleştirebilirler. Bu bakımdan, son tahlilde, anarşizmin insanın özündeki özgürlük tutkusuna güvenmekle haklı olduğunu düşünmememiz için hiçbir sebep yok.

Peki, Sınıfsız, Devletsiz Bir Toplumda
Üretim ve Dağıtım Nasıl Olacak?

Doğanın kendi kendini düzenleyişiyle ilgili son bilimsel teorilerin de doğruladığı kadim ve kendiliğinden düzen teorisini benimseyen anarşistler, ‘kaos’ gibi görünen kendiliğinden düzenden korkmazlar.
Peter Marshall

Anarşizmin eşitlik ve özgürlük argümanlarını kabul edenler bile, toplumun somut işleyişi noktasına gelince şöyle bir durmaktadırlar. Tamam, özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplum kurduk diyelim, evet ama böylesi bir devasa toplumda, düzenleyici bir devletin, bir piyasanın, paranın, özel çıkarların, kâr ve kazanç güdüsünün olmadığı koşullarda üretim nasıl olacak, ücret ve para olmadığında üretimde kim çalışacak, üretim yapıldı diyelim, üretimin koordinasyonu nasıl sağlanacak, dağıtım nasıl gerçekleştirilecek, ürünler, ihtiyaç olan alanlara nasıl sevk edilecek, insanların sayısız ihtiyaçları nasıl sağlanacak? Bunun gibi yüzlerce soru. İşte anarşizmin eşitlikçiliğini ve özgürlükçülüğünü ütopik bir ideal olarak beğenmelerine rağmen gerçekçi ve uygulanabilir bulmayanların belki yüz yıldır sordukları sorular bunlardır. Elbette bu konularda bir reçete yazmak mümkün değildir, bunlar somut pratikte çözülebilecek sorunlardır ama eğer anarşizm bir idea olmanın ötesinde bir toplumsal projeyse, insanların sorularına en azından bazı temel noktalarda ikna edici yanıtlar vermek zorunludur. İnsanlar, icatlarını önce kafalarında tasarlarlar.
Öncelikle şunu saptamalıyız: Paranın ve devletin egemenliğinin sürdüğü bir toplumda ya da toplulukta eşitliği ve özgürlüğü gerçek anlamda gerçekleştirmek imkânsızdır. “Ticari ve kâr gözetilen düşüncenin kişisel iradeyi belirlemekte önemli rolü olduğu sürece, dünya üzerinde ne özgürlük, ne uyumlu bir gelişme mümkündür.” (Emma Goldman, Anarşizm Neyi Savunur?, çev: Derya Kömürcü, Agora Kitaplığı, 2012, s. 44)
Aslında bunu Marx ve Engels de saptamışlardır, ancak onlar, komünizm adını verdikleri eşitlikçi ve özgür bir topluma ulaşmak için devleti bir kaldıraç olarak kullanmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğunu, paranın ise ancak uzunca bir geçiş aşamasının sonunda kaldırılabileceğini öngörmüşlerdir.
Önce devletin kaldıraç olarak kullanılması fikri üzerinde duralım. Bir kötülük, başka bir sınıfın elinde (örneğin proletaryanın) kötülük olmaktan çıkmaz. Daha doğrusu, devlet gibi kötü bir alet sadece ezenler ve sömürülenler tarafından kullanılabilir. Aynı aleti ben, üstelik bu aletin kendisini de ortadan kaldırmak için kullanacağım demek ya büyük bir saflık ya da kurnazca bir demogojidir. Kanseri kanserle yenemezsiniz. Hasta hücreleri hasta hücrelerle tedavi edemezsiniz. Tersine, böyle bir tedavi, hasta hücrelerin daha da büyük bir hızla yayılmasına hizmet eder ve nitekim de böyle olmuştur. Devleti devlet gücüyle kaldırmaya çalışanlar sonunda çok daha devasa, hantal ve monolitik bir devlet inşa ederek sosyalizm deneyinin muazzam bir başarısızlığa uğramasına yol açmışlardır. Anarşizm, “araçların amaçlardan ayrılamayacağını ve liberter bir hedefe ulaşmak için otoriter bir strateji kullanmanın imkânsızlığını vurgular.” (Marshall, s. 873)
Devleti kullanmaktan uzak durulsa dahi, onun bir süreç içinde ortadan kalkacağını düşünmek de hatalıdır. Bunun, vücutta kanserli hücreleri ya da uru tutmaktan bir farkı yoktur. Oysa urun derhal kesilip atılması gerekir. Devletin süreç içinde kalkacağını ya da söneceğini düşünenler onun varlığını ilelebet tanımanın ve ona mahkûm olmanın da yolunu açmaktadırlar. “Anarşist Marksist-Leninist Devlet eleştirisi büyük acılarla doğrulanmıştır. Bu yüzyılda, Rusya, Çin, Vietnam ve Küba’da yaşanan büyük komünist devrimler, ‘proletarya diktatörlüğü’nün parti önderinin diktatörlüğüne, en azından parti diktatörlüğüne dönüşme tehlikesini gösterdi. Bu devrimler siyasal iktidar merkezileştirildiğinde ve bu iktidarın aygıtları bürokratik bir elit tarafından ele geçirildiğinde, Devlet’in ‘sönümlenmesi’nin mümkün olamayacağını canlı biçimde kanıtladı.” (Marshall, s. 877)
O halde devlet, ya bir toplumsal devrimle derhal ortadan kaldırılmalı ya da eğer böyle topyekûn bir toplumsal devrim söz konusu değilse, yeni bir toplum deneyine girişenler kendi toplumsal deney alanlarında devletin müdahalesini bilfiil ortadan kaldırmalıdırlar. Devletin yerini alan özgür komünlerin gönüllü federasyonu, tahakküm ve zoru barındırmadığından gerçek anlamda insanî bir toplumsal eşgüdüm aracı olacaktır.
Paraya gelince. Paranın uzunca bir geçiş sürecinin sonunda ortadan kalkacağını düşünmek de büyük bir yanılgıdır. Hele hele yeni düzenin parayı yeni ilişkilere adapte edebileceğini sanmak iyice safdilliktir. Para bir alışveriş ölçüm aracı değildir. Para, sömürü ilişkileriyle var olan ve yaşayan bir varlıktır. Bir yerde para varsa orada ücretli emek de vardır ve ücretli emeğin olduğu yerde sömürü kaçınılmazdır. Bu sömürüyü ister tek tek patronlar ya da burjuva sınıfı, isterse kamu mülkiyetini yönettiğini ileri süren yönetici sınıf yapıyor olsun, sonuç değişmez. Artı-emeğin, paranın ve verginin olduğu yerde sömürü ve tahakküm yeniden ve yeniden ürer.
O halde yeni bir toplum deneyi, daha baştan parayı da, devleti de ortadan kaldırmak zorundadır. Bu ne anlama gelir? Bu, insan topluluklarından çalınan iktidarın insan toplulukları tarafından geri alınması; çalışan insanlardan çalınan artı-emeğin çalışan insanlar tarafından geri alınması anlamına gelir.
Eğer özgür komünler kendi kendilerini yönetebiliyorlarsa orada devlet gereksiz hale gelmiş demektir. Eğer özgür komünler kendi komünlerindeki insanların emeğini başka yerlere aktarmıyorsa (vergi vb. yoluyla) ve aynı zamanda özgür komüne dahil çalışan emekçilerin kendi çalıştıkları alanlardaki artı-ürünün yine o emekçilerce paylaşılmasını sağlıyorsa sömürü ortadan kalmış ve para da gereksiz hale gelmiş demektir.
Bir üretim merkezi düşünelim. Bu, gerçekten toplumun ihtiyaçları için üretim yapan küçük bir “fabrika” olsun (geleceğin toplumunda bu üretim yerlerine fabrika denip denmeyeceği ayrı bir tartışma konusudur). Bu fabrikada çalışan 50 kişi bir değer üretiyor. Bu değeri bir rakamla ifade edelim. 50 değer diyelim. O zamana kadarki sistemlerde bu 50 değerin 10 değeri o fabrikada çalışan emekçilerin yeniden üretim için yaşama ihtiyaçlarına bırakılır, geri kalan 40 değere önce fabrika sahibi tarafından el konur, sonra bu 40 değerin 20’si burjuvazinin ortaklık şirketi devlete vergi olarak giderdi. Artık bu durum değişmiştir. O fabrikada 50 değer üretilmişse 50 değerin 50’si de orada kalacak ve 50 çalışanın arasında paylaşılacaktır. Böylece artı-değer hiçbir yere aktarılmamış olacaktır.
Peki ama toplumun genel ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır o zaman? Nedir toplumun genel ihtiyaçları? Örneğin bir bölgenin su ihtiyacının karşılanması gibi ihtiyaçlar. Basitleştirerek şöyle bir örnek verelim: Beş özgür komünün birlikte yaşadığı bir kasaba düşünelim. Bu kasabanın ortak su tesisatının yenilenmesi gerekiyor. Bunu kim karşılayacak? Eskiden vergilerle yaşayan devlet ya da onun yerel kolu olan belediye karşılardı. Şimdi ise böyle kurumlara ihtiyaç yoktur. Beş özgür komünün oluşturduğu komünler birliği su tesisatının yenilenmesi kararını mı aldı? O zaman özgür komünlerin üyeleri, kendilerinden koparılıp alınan zorunlu vergiler yoluyla değil, artı-emek sömürüsü yoluyla da değil, kendi emeklerine sahip insanlar ve insan toplulukları olarak bu su tesisatının yapımı için gönüllü olarak seferber olacaklardır. Kimisi emeğiyle katkıda bulunacaktır; kimisi (para olmadığından) komşu komünlerle değiş tokuşta kullanılacak malları üreterek katkıda bulunacaktır. Örneğin o fabrikada günde 30 ayakkabı üretiliyorsa, ürün değiş tokuşu için fabrikanın çalışanları 40 ayakkabı üretecekler, fazla 10 ayakkabıyla yaptıkları katkı karşılığında komşu komünlerden (diyelim ki) 5 metre su borusu alınmasını sağlayacaklardır. Dikkat edilirse, burada sömürü yoktur. Çalışanlar, fazladan emeklerinin karşılığını komüne su borusu kazandırarak almışlardır.
Bu anlattıklarımın, dünyanın devasa global ekonomisinin hızla dönen çarkları karşısında pek basit, pek çocukça kaldığını düşünen bir hayli kişi olduğunu, bu arkadaşların bıyık altından güldüğünü görür gibi oluyorum. Geç gülen iyi güler sözünü hatırlatayım onlara.
Geç gülen iyi güler, çünkü devasa global ekonomi denen şey, yüzde doksan ölçüsünde gereksiz üretim ve tüketimdir. İnsanlığın büyüyen ekonomilere, büyümeye vb. ihtiyacı yok. Tam tersine, ekonomiler büyüdükçe insan küçülüyor. Ekonomi devasalaştıkça gerçek kültürel ihtiyaçlar görülemeyecek ölçüde cüceleşiyor. Kapitalizm tarafından yapay bir şekilde körüklenen insan “ihtiyaçları” bir çığ gibi büyüyerek insanlığın üzerine çöküyor.
Kesinlikle böyle bu. Bugün insanların gerçek ihtiyaçları neredeyse yok derekesine indirilmiş ve kapitalizmin kâr ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir şey olmayan üretim ve tüketim çığı büyüdükçe büyümüştür. Bütün bu üretim ve tüketim çılgınlığının doğaya verdiği zarardan falan söz etmeyeceğim burada. Bunlar çokça yazılıp çiziliyor. Konumuzla ilgisi açısından sadece dev boyutlardaki üretim ve tüketimin yüzde doksan ölçüsünde gereksiz olduğunu söyleyeceğim.
Eğer bu iddiam doğruysa, o zaman endişelenmeye ne gerek var? İnsanlık gerçekten ihtiyaç duyduğu ürünleri özgür komünlerin ve bireylerin özgür katkılarıyla fazlasıyla sağlayabilir ve bu sade üretim, dağıtım tüketim yine son derece sade bir değiş tokuş sistemiyle gayet güzel yürüyebilir. Yani, dev üretim ve tüketim yoluna sapmış insanlığın bu yoldan dönüp basit üretim ve tüketime yönelmesi zorunlu.
Kısaca söyleyecek olursam, bugünkü sistemin tam tersidir özgür komünler federasyonu sistemi. Bugün ekonomiler büyümüş, insan ise küçülmüş, hatta yok edilmiştir. Yarınki toplumda, ekonomiler küçülecek, üretim çarklarının çoğu ıskartaya çıkartılacak ama bunun karşılığında insan yeniden büyüyecek ve insanla birlikte insanî olan her şey, kültür, sanat, gerçek spor, sağlık, neşe, gerçek insan ilişkileri, gerçek eğlence büyüyecektir.
İnsanların bugünkü gerçek ihtiyaçları esas alınırsa üretim için günde sadece iki saat çalışmak fazlasıyla yetecektir. Bu, insanlara bol boş zaman bırakacak ve bu boş zaman, gerçek insanî faaliyetlerle, toplumsal faaliyetlerle doldurulacaktır. İyi ve eşitlikçi, toplumsal güvenliği ve geleceği garanti altına almış bir toplumda hiç kimse bir iki saatlik bir çalışmadan kaytarmayacaktır. Bu katkıyı kendi varlık nedeni ve insanî bir borç olarak seve seve yapacaktır.
Büyük çapta üretim, büyük çapta planlama vb. gereksizdir. Yerel komünler kendi zenginliklerine sahip çıktıktan sonra böyle büyük ölçekli tesislerin ve global ürün transferinin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Bırakalım, Afrika’nın muzu kendisine kalsın. Bugün bir takım insanların muz lüksü için muzun gerçek ülkesinde insanlar muz yiyememektedir. Ayrıca meyve ihracının globalleşmesi hormonlu yapay yiyecek üretimini teşvik etmiş, hormonlu yiyecekler dünya yüzünde kanser hastalığının yaygınlaşması, kanser vb.’nin yaygınlaşması da muazzam bir “sağlık” ve ilaç sektörü doğurmuştur. Ovakado yemeyiverelim, eğer yaşadığımız yerde doğal yollardan yetiştirilmesi mümkün değilse. Ovakado yiyemiyoruz diye yer yerinden oynamaz, dünya da yıkılmaz. Kapitalizm ekonomiyi globalleştirerek kârını dünya çapında arttırma yoluna gitmiştir. İnsanın ihtiyacı bu değildir.
Bütün bu söylediklerimize, geçmiş olumsuz sosyalizm deneyleri de örnek gösterilerek, “yoksullukta eşitlik” mi istiyorsunuz diye itiraz edilmektedir. Bunu söyleyenler üstelik, hem yoksulluğun hem de eşitsizliğin müsebbipleridir. Hayır, yoksullukta eşitliği savunmuyoruz. Tersine, zenginlikte eşitliği savunuyoruz. Ama zenginlik nedir? Bugün zenginlikten söz edenler insanı her şeyden önce ruhen yoksullaştırmışlardır. Antidepresanların vb. bu kadar yaygınlaşmasının sebebi nedir? Edebiyat ve sanatın bir ticari meta haline getirilerek içeriğinin neredeyse tamamen boşaltılmasının sebebi nedir?
Aslında bu konularda söylenecek çok söz var ama sözü fazla uzatmak istemiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, eşitlikçi ve özgür bir toplumun hayata geçmesi elbette zordur ama imkânsız değildir. Ne para ne de devlet vazgeçilmez şeylerdir. Bunlar, bu yeryüzünde yüz binlerce yıllık uzun bir geçmişi olan insanlık tarihinin son 10 bin yılında ortaya çıkmış araçlardır, üstelik kötü araçlardır. Hiçbir şey sonsuz değildir. Bugün artık bilgisayar çağında paranın dolaşımını bu kadar hızlı hale getiren (elbette kendi aleyhinde) insanlığın paranın dolaşımını ortadan kaldırıp yerine çok daha insanî ve sade iletişim ve alışveriş yolları koymaması için hiçbir sebep yoktur. Keza tepesinde büyüyen ve kendisini gittikçe daha fazla ezen bir urdan başka bir şey olmayan devleti toptan ve bütünüyle “tarihin müzesine, balta ve çıkrığın yanına” gönderip çok daha insanî olacağı kuşku götürmez, özgür bir toplum kurmaması için hiçbir sebep yoktur.
Peki ama nasıl? Nasıl olacak bu? Tek tek ülkelerdeki devrimlerle mi? Dünya çapında bir toplumsal devrimle mi? Özgürlükçü toplulukların kırsal ya da kentsel komünal bir arada yaşama girişimleriyle mi? İşte sorunun en zor yanına geldik.

Olabilir mi? Nasıl Gerçekleşecek?

Toplum en iyi gelişimi en az müdahale durumunda gerçekleştirir ve insanlar en yaratıcı ve en etkin faaliyeti çalışmak zorunda kalmadıkları zaman gösterirler. Otorite yanlıları anarşist otorite ve iktidar eleştirisinin saflık olduğunu düşünebilirler, ancak bu yüzyıl içinde otoriter liderlerin ve hükümetlerin sergilediği feci örnekler anarşist çözümlemenin geçerliliğini doğrular.
Peter Marshall

Öncelikle, insanlığın iki yüz yılı aşkın bir zamanı kapsayan toplumsal devrim serüveninin geçtiği yolları kısaca da olsa gözden geçirmemiz gerekiyor.
Fransız Devrimi’nin büyük ve yeni bir çağı başlattığını daha önce belirtmiştim. Bu çağ, insanlığın özgürlük, eşitlik ve adalet arayışının çağı olarak nitelenebilir. Fransız Devrimi’nin bütün dünyaya yayılan salvoları, 19. Yüzyılda, tam Avrupa’da yankılandı. 1848 devrimi ve 1870 Paris Komünü deneyimleri yenilgiyle sonuçlandı. Yenilgiyle sonuçlandı, çünkü bu devrimler sağlam kitlesel temellerine ve fedakârca mücadelelere rağmen, güçlü burjuva devletleri karşısında kendilerini savunacak bir örgütlenmeden ve güçten yoksundular.
Bunun ardından, Blanquistlerin ve anarşistlerin Blanquist ayaklanmaları geldi. Blanquist ayaklanma, bir tür darbeci ayaklanma tarzı olarak da görülebilir. Toplum henüz bir ayaklanmaya hazır değilken silahlanan bir azınlık, şehirlerin kilit noktalarını ele geçiriyor ve ayaklanmayı başlatıp kitlelerin harekete geçmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu tür ayaklanmalar, yine burjuvazinin ordu ve polisi tarafından kolayca ezilebildi. Demek ki, savunma araçlarından yoksun kitlesel ayaklanmalar kadar, azınlıkların silahlı ayaklanmaları da bir toplumsal devrimi başarmak için yeterli değildi. Galiba bu ikisinin birleştirilmesi gerekiyordu.
Bundan sonra, bir yandan umutsuzluktan, bir yandan da yeni bir toplumsal kurtuluş hareketinin verdiği heyecan ve cesaretten güç alan anarşist, nihilist ve narodniklerin (son ikisi özellikle Rusya’da etkiliydi) bireysel kahramanlığa ve fedakârlığa dayanan suikastlar dönemi geldi. Genellikle küçük, gizli grupların örgütlenmesine ya da anarşist bireylerin kendi başlarına hareket etmelerine dayanan bu eylemler Avrupa’da burjuvaziye korku salsa da, toplumsal bir ayaklanma şansı yakalamaktan yoksundu.
Lenin, bütün bunlardan da ders çıkartarak, devrim için yeni bir örgütlenme tarzı geliştirdi. Kendiliğinden ayaklanmalar da, Blanquist girişimler de, bireysel suikastlar da sonuçta yenilmeye mahkûmdu. Kitlesel ayaklanmaları organize edecek, en az karşıdevrimci devletler ve ordular kadar güçlü bir merkezi örgütlenmeye ihtiyaç vardı. Kitlesel ayaklanma önemliydi ama onun silahlı güçler karşısında yenilmemesinin garantisi işte bu, merkezi ve disiplinli bir şekilde (adeta bir ordu gibi) örgütlenmiş, çekirdeğini profesyonel devrimcilerin oluşturduğu örgüt ya da proletarya partisiydi.
Lenin, bu teorisini, Rusya’da, Çarlığı deviren 1917 Şubat devriminden sonraki süreçte ve 1917 Ekim Devrimi ile birlikte pratiğe koyma olanağı buldu. 1917 Ekim devriminden sonra, devrilen sınıfların direnişiyle başlayan ve dört yıl süren iç savaş ve dünya kapitalist devletlerinin uyguladığı abluka sırasında Lenin’in teorisi doğrulanmış gibi göründü. Gerçekten de, ayaklanan bir halk, ilk kez, gerek karşıdevrimci silahlı güçlere ve gerekse kapitalist ablukaya karşı direnerek devrimi koruyabilmişti.
Ne var ki, ilk elde doğrulanmış gibi görünen bu teori, sonradan yaşanan olaylarla çok kötü bir şekilde yanlışlandı: Karşıdevrim, devrimci partinin ve onun önderliğindeki Kızıl ordunun halktan da güç alarak direnmesiyle başarısızlığa uğratılmış, fakat bu sefer partinin ve onun emrindeki silahlı gücün kendisi, gerçek toplumsal devrimi bastıran karşıdevrimci bir güce dönüşmüştü. Bugüne kadar bu dönüşümün nasıl gerçekleştiği üzerine çok şey yazıldığından bu konuya girmeyeceğim ama kısaca şunu söyleyebilirim ki, devrimci partinin ve onun önderliğinde başarıya ulaşan devrimin bizzat devrimi bastıran bir güç haline gelmesi, belki de 19. Yüzyıl devrimlerinin doğrudan burjuvazi tarafından bastırılmasından da büyük bir hayal kırıklığı ve insanlığın emansipasyonunda çok büyük bir kırılma yaratmıştır. Bir anlamda, 1917 Devriminin içerden çürümesinin, insanlığın yakaladığı büyük bir dünya toplumsal devrimi fırsatının kaçırılması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Şurası bir gerçektir ki, insanlık, toplumsal devrim yolunda inat etse bile, bu Leninist yolu bir daha denemeyecektir.
1968 Devriminin, yeniden partisiz devrime bir dönüş denemesi olduğunu söylemek mümkündür. Hatta 1968 devrimi, bir iktidarsız devrim denemesi olarak bile görülebilir. Yani, iktidara karşı bir iktidar merkezi yaratmak yerine, doğrudan eylem yoluyla insanı, toplumun kültürel ve toplumsal yapısını dönüştürmeyi hedefleyen bir toplumsal devrim deneyimi. 1968 Devrimi dalgası geri çekilirken toplumlarda kalıcı izler ve kurumlar da bırakmıştır ama sonuç olarak tarihteki yenilmiş devrimler mezarlığındaki yerini almaktan geri kalmamıştır.
İyice yakın bir zamana gelerek bu özetlemeyi sonuçlandırmak istiyorum: 2011 yılı başında başlayan ve günümüzde de devam eden Arap Devrimleri. Arap devrimleri, iki yüz yıldır yaşanan devrimlerin yaşadığı yenilgilerin özeti gibidir adeta.
Tunus’ta başlayıp, Mısır’da başlangıçta başarılı sonuçlar elde etmiş gibi görünen Arap devrimleri, Libya ile devam etmiş ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanarak Suriye’ye ulaşmıştır. Arap halklarının özgürlük ve eşitlik özlemleri ile ayağa kalkışı ne kadar etkileyici olursa olsun, bu devrimci kalkışmaların bize bir kere daha gösterdiği çok önemli bir gerçek var. İster tek tek ülkelerde olsun, isterse bölge çapında olsun, gerçekleşen devrimci ayaklanmalar, ya içerdeki karşıdevrimci devlet güçleri tarafından ezilmektedir ya da emperyalist-kapitalist batı ülkelerinin dış müdahalesiyle saptırılmakta, devrim adına silahlanan güçler satın alınıp bir emperyalist işbirlikçisi orduya dönüştürülmekte ve devrim sona erdirilmektedir. Bu açıdan Libya ve Suriye olayları son derece tipiktir. Kaddafi’ye karşı ayaklananlar bir süre sonra emperyalist bir müdahaleye sırt dayamaya yönelmiş ve ayaklanma ilk başta ne kadar özgürlükçü özlemlerle başlamış olursa olsun, kısa sürede dış müdahale güçlerinin güdümüne girmiştir. Bugünlerde aynı senaryonun Suriye’de de yürürlüğe konduğunu görüyoruz.
O zaman? İki yüz yıllık bütün bu deneyler bize neyi gösteriyor? Açıkça belirtmek gerekirse şunu gösteriyor: Dünya yüzünde silahlı emperyalist güçler, ülkelerde ağır silahlı ordu ve polis güçleri olduğu sürece ayaklanmaya dayanan bir toplumsal devrim aşağı yukarı imkânsızdır. Bu güçlerle bilek güreşi yapacak ölçüde bir karşı güç yaratsanız bile, bu sefer de 1917 Devrimi örneğinde görüldüğü gibi, bizzat bu güç, toplumsal devrimi yozlaştırıp ezen bir baskıcı güce dönüşmekte ya da Arap devrimleri örneğinde görüldüğü gibi devrimler dışarıdan emperyalist müdahaleyle saptırılmaktadır.
Bu durumda geriye iki olasılık kalmaktadır. Birinci olasılık, dünya kapitalizminin bir katastrofla dünya çapında bir yıkıma uğramasıdır (yeni bir dünya savaşıyla ya da dünya ölçeğinde, artık altından kalkılamayacak ölçüde muazzam bir krizle). Toplumsal devrim güçleri, böyle bir katastrofa kadar devrimci ideali yaşatmalı, kapitalizmden rahatsız özgürlükçü ve eşitlikçi ezilen halk kesimlerinin, böyle bir güne hazır olmalarını sağlamak üzere esaslı bir şekilde örgütlenmelidirler. O gün geldiğinde de yeni bir toplumun inşasına hazır güçler olarak ortaya çıkmalıdırlar. Evet ama bu tutum, kıyamet gününü ya da mesihi bekleyen batinî tarikatlarının ruh haline fazlasıyla benzememekte midir?
İkinci olasılık (daha doğrusu yol diyelim buna), madem tek tek ülkelerde ya da bölge çapında ayaklanmalar sonuçta boşa çıkmaktadır, o halde ayaklanmacı yolu terk ederek ve egemen düzenlerin iktidar aygıtlarıyla (parlamentosuyla vb.) hiçbir şekilde muhatap olmadan, hatta onlardan uzak durarak eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun inşasına bugünden girişme çalışmalarını başlatmaktır. Evet, açıkça belirtmem gerekir ki, ayaklanmacı ve iktidar yıkıcı yol terk edilmelidir. Bu yolun her halükârda başarısızlığa mahkûm olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu yol, devrimci güçlerin boşu boşuna kırılmasına, muazzam bir devrimci enerjinin boşa gitmesine yol açtığı gibi, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun olanaksız, bu tür şeylerin bir ütopyadan ibaret olduğu gibi karamsar düşünceleri güçlendirmekte, kapitalizmin mümkün tek düzen olduğu fikrinin ekmeğine yağ sürmektedir.
Tamam, iktidarlardan ve onların sisteminden uzak duralım ama bunu nasıl yapacağız? Ütopik anarşistlerin yaptığı gibi, toprak satın alıp bu topraklar üzerinde ideal toplumu mu kurmaya çalışacağız? Kastettiğim bu değil elbette. Bu tür deneylere bütünüyle karşı olmamakla birlikte, gerçek hayattan ve yaşayan insanların çoğunluğundan kopuk bu tür girişimlerin fazla şansı olduğunu düşünmüyorum. Benim düşündüğüm, köylerde ve mahallelerde, çalışan insanların bulunduğu her yerde özgür komünler fikrini yaymak ve bu yönde bugünden başlayarak deneylere girişmektir. Elbette, “dört dörtlük” anarşistlerle ya da marjinallerle değil, gerçek hayatın içinde yer alan, zorluklarla cebelleşen, hayat kavgası veren, bu tür deneylere doğal bir yatkınlık gösterebileceği farz edilebilecek ezilen sınıflardan ve kesimlerden insanlarla. Böyle bir deneyin ne derece başarılı olacağını, insanların ilgisini ne ölçüde çekeceğini, ne kadar katılım sağlayacağını başından bilmek mümkün değildir.
Böylesi deneyler legal olmadığı gibi, illegal de olmamalıdır. Yani yasallık sorunuyla bağları kesmek, meşruluğu ve açıklığı esas almak gerekir ki, daha baştan mümkün olduğu kadar çok katılım sağlanabilsin.
Evet ama daha başlangıçta, sömürü aracı olan paranın ve tahakküm aracı olan devletin varlığını sürdürdüğü koşullarda eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal devrim deneyinin başarılı olamayacağını söylememiş miydim? Şimdi böyle bir öneri yaparak kendimle çelişmiyor muyum?
Bu son cümle bir bakıma hem doğru, hem de bir bakıma yanlış. Doğru, çünkü önerim eğer hayata geçerse, kaçınılmaz olarak paranın ve devletin tahakkümünün devam ettiği bir toplumda ya da alanda uygulanacaktır, dolayısıyla para yoluyla yozlaşması, devlet yoluyla dağıtılması olasılığı az değildir. Yanlış, çünkü özgür komünal deneylerin ezilen kitleler tarafından fiilen yürürlüğe konduğu alanlarda paranın ve devletin egemenliğinden kısmen söz edilebilirse de, kısmen de bu egemenliğin kırıldığını düşünebiliriz pekalâ.
Özgür komün deneyimine girişen bir köy düşünelim. Mutual aid (karşılıklı yardımlaşma) anarşist ilkesini kendine rehber alan bir özgür köy komünü, açıkça kendi içinde parayı kullanmayı reddetme kararı alabilir. Kendi içinde karşılıklı yardımlaşma esasını uygulayarak, daha önce de köylerde kendiliğinden uygulanmış imece usulüyle tarlaları hep birlikte ekebilir, hatta eğer gönüllüce karar verilirse toprakları ortak çiftlikler haline bile getirebilir. Aynı köy halkı kendi içinde bireylerin ve ailelerin ihtiyaçlarını aynı usulle karşılayabilir ve uyguladığı bu yol başarılı olursa hem kendi özgür komününün üyelerini deneyin olumlu olduğuna daha çok ikna eder hem de komşu köylere olumlu örnek olur.
Köy halkının kendinde olmayan mallara olan ihtiyacına gelince. Eğer köy halkı parayı kullanmamakta kararlı olursa, bu ihtiyaçlarını komşu köylerden ya da kasabalardan değiş tokuş yoluyla almayı deneyebilir. Yani kısacası, bu noktada önemli olan karar vermektir. İnsanlar nasıl sigarayı bırakmaya karar veriyorlarsa, para kullanmamaya da toplu halde karar verebilirler.
Bir bakıma bunu şehirde uygulamak daha zor olabilir. Çünkü esasen şehirdeki hayat, köye göre çok daha yoğun bir şekilde, ücret ve satın alma sistemine göre işlemektedir. Yani işçi ücret almak ve hayatını bu ücrete dayanarak idame ettirmek zorundadır insanlar. Bu doğru olmakla birlikte, burada esas sorun, yine insanların bir şeye karar vermeleriyle bağlantılıdır. Bir mahallede özgür bir komün kurulduğunu farz edelim. O mahalle halkı hep birlikte ve el birliğiyle temel ihtiyaçların bulunabildiği bir kooperatif kurabilir, elbette bu kooperatifte satılan malların çoğunluğu dışarıdan parayla satın alınacaktır ama komün ortak bir kararla şöyle bir uygulama ortaya koyabilir: Herkes kooperatiften ihtiyacı olan malları alsın ama alırken takas usulüne uygun olarak kooperatife para yerine kendinde olan bir malı, bir ürünü bıraksın. Kooperatif bu mal ve ürünleri dışarıda satar ve bundan gelen parayla kooperatif için yeniden gereken ihtiyaç mallarını satın alır.
Görüleceği gibi, burada içte parasız, dışta paralı, yani yarı-komünal bir sistem söz konusudur. Ne var ki, özgür komünler yaygınlaştıkça parayla satın almanın daha da azalacağını farz edebiliriz. Elbette bu tür girişimlerin, içerdeki çıkarcıların istismarlarıyla ve paranın çürütücü etkisiyle yozlaşabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.
Devletle ilişkilere gelince. Özgür komünlerin mensupları elbette devletle zorunlu idari ilişkilerini sürdüreceklerdir. Ama bu ilişkiyi bununla kısıtlı tutmaya çaba göstermek gerekir. Özgür komünlerin mensupları vicdani ret hakkına sahip çıkmalı ve gençlerin askere gitmemesi için mücadele etmelidirler.
Peki devletin asla vazgeçemeyeceği vergi sorunu ne olacak? Özgür komünler, Amerika’da, 19. Yüzyılda uygulamaya konmaya çalışılan single tax hareketinin yaptığı gibi, vergi ödemeyi reddeden bir kampanyanın başını çekmelidirler. Bununla birlikte, silahlı bir güç olan devletin zoru vergi ödemeyi dayatabilir. Böyle bir zora direnmeye çalışmak boşunadır. Böyle durumlarda devletle pazarlığa girilmeli ve en azından vergiyi hem mümkün olduğu kadar alt bir sınıra indirmek, hem de para olarak değil (çünkü hiç kimse para kullanmaya zorlanamaz), mal olarak ödemek için mücadele edilmelidir.
Peki, devlet özgür komünlerin bu faaliyetlerine göz yumacak mıdır? Onları zorla dağıtmaya girişmeyecek midir? Girişmesi yüksek ihtimaldir ama eğer özgür komünlerde yaşayan insanlar kendi hayatlarını yönetmekte kararlılarsa, devletin kitlesel bir hareketle başa çıkması çok güçtür. Devlet güçleri gelir, baskınlar yapar, önceden saptanan insanları tutuklar, bölgede terör estirir vb. Bütün bunlar olurken, özgür komün devlet güçleriyle boşuna çatışmaya girip güçlerini yıpratmamalı, devletin muhasarası ve baskısı altında bile bildiğini okumalı, kendi parasız ve tahakkümsüz ilişkilerini soğukkanlılıkla ve sükûnetle inşa etmeye devam etmelidir. Eğer bu başarılabilirse devlet madara olmuş demektir.
“Otoriter trend dünyanın pek çok kesiminde hâkimiyetini sürdürürken, Colin Ward, haklı olarak, ‘kendisini otoritesiz örgütleyen bir anarşist toplum, tıpkı karın altındaki tohum gibi varlığını sürdürür” gözleminde bulunmuştur. (Anarchy in Action, s. 11) Piramit gibi değil de şebekeler halinde örgütlenen, gönüllü, geçici ve küçük olan grup ve birliklerde bunu görmek mümkündür. Anarşist toplum, katı bir kurallar kitabından çok, üyeler arasındaki sempatiyi temel alan; jöle halinde değil, akış halinde olan grupların içinde oluşur. Yardımlaşma ve doğrudan eylem örgütlerinde, kooperatiflerde, öğrenim şebekelerinde ve topluluk eylemlerinde biçimlenmeye başlar. Acil durumlar, afetler, grev ve devrimler sırasında halk kendisini Devlet’in dışında örgütlediği zaman kendiliğinden oluşur.” (Marshall, s. 900-901)

İnsanlığın özgürlük, eşitlik ve toplumsal devrim yürüyüşünün ufkunda giderek parlamaya başlayan en akılcı yol bu gibi görünüyor bana. Tek güvence, toplumsal dönüşümde kararlı olan insan iradesidir.
Anarşizmin, savaşın (isterse devrim adına yürütülen iç savaş ya da kıyıcı ayaklanmalar olsun) yıkıcı ve yabancılaştırıcı etkilerinden uzak durma idealiyle de çok iyi örtüşen bir yol gibi görünüyor bu.

Gün Zileli
5 Nisan 2012
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com


YAZI DETAYLARI