Köylüler ve Yahudiler


Sovyetler Birliği’ndeki nasyonalist devletçi-sosyalist sistemle Almanya’daki nasyonal-sosyalist sistem arasında belli benzerlikler olduğu gibi, ülkelerin yapısından gelen farklılıklar da vardır.

1930’lu yıllarda henüz bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’nde sistemin başındaki Parti, ekonomiye hakim olabilmek ve sanayi toplumu haline gelebilmek için, o zamanki ekonominin can damarı olan köylülüğü yok etmek zorunda hissetti kendini. “Üretici güçlerin geliştirilmesi”, “sosyalizm için, küçük burjuva denizinin kurutulması, “ileri sanayi temelinin yaratılması” ve “ilkel sosyalist birikim” teorileriyle desteklenen bu büyük atılıma göre, “kulak” adı takılan zengin ve orta köylülük çalışma kamplarına sürülerek orada köle emeği olarak kullanılacak, geri kalan köylüler de, kolhoz ve solhoz adı verilen devlet çiftliklerinde düşük ücretli tarım işçileri haline getirilecekti.

1930’lu yıllarda “sanayi devrim”ini çoktan tamamlamış olan Almanya’da sistemin başındaki Nazi Partisi, ekonomiye hakim olabilmek ve Almanya’yı bir dünya imparatorluğu haline getirebilmek için, o zamanki ekonominin can damarını oluşturan Yahudileri yok etmek zorunda hissetti kendini. “Üstün ırk” ve “hayat alanı” teorileriyle desteklenen bu büyük projeye göre, Yahudi ve Çingenelerin gücü kuvveti yerinde olanları toplama kamplarına alınıp köle emeği olarak kullanılacak, geri kalanları yok edilecekti.

Kısacası, Sovyetler Birliği’nde köy ve köylü; Almanya’da da şehir ve Yahudiler ekonominin efendileriydi. Bu “efendilerin” köle yapılmasına ve yok edilmesine dayalı bir mantık hakimdi her iki sistemde de.

Sovyetler Birliği’nde, zaten zayıf olan burjuvazinin varlığına daha 1920’lerde son verildiğinden sanayileşme hamlesinin devlet eliyle ve devlet sınıfınca yapılması zorunluydu. Almanya’da ise güçlü bir sanayi burjuvazisi vardı. Naziler, bu sınıfı yok etmek yerine, Alman olanlarıyla birleşip ekonomiyi ve köle emeğini onların hizmetine vermeyi tercih ettiler. Yine de dünya imparatorluğu girişiminde, burjuvaziyle el ele veren tekelci devletin son derece belirleyici bir rolü vardı.

 

Sovyetler Birliği’nde köylülüğün tasfiyesi ve zorla kolektifleştirme, son derece trajik olaylara yol açtı.

 

“Bazı yerlerde köylüler içlerinden ‘kulak’ seçtiler. Basbayağı bir köy toplantısı düzenleyerek kimlerin ‘kulak’ gideceğine karar verdiler. (Kimsesiz çiftçiler, dullar ve yaşlılar özellikle adaydı.) Başka yerlerde ‘kulak’lar kurayla saptandı.” (Orlando Figes, Karanlıkta Fısıldaşanlar- Stalin Rusya’sında Özel Yaşam, çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, Ocak 2011, s.126)

“Demiryolları muazzam sayıdaki sürgünlerle başa çıkamadığı için, birçok ‘kulak’ın taşınmak üzere aylarca bekletildiği ilkel gözetim kamplarının berbat koşullarında çocuklar ve yaşlılar sinek gibi ölmekteydi. 1932’ye gelindiğinde çoğunlukla Urallar ve Sibirya’daki ‘özel yerleşme’lerde 1,4 milyon ‘kulak’ vardı… 1929-32 arasında evlerinden ve köylerinden sürülen ‘kulak’lar toplam olarak en az 10 milyona ulaştı.” (age, s.127)

Şu sahneler, 1938 Dersim katliamı sonrasını anlatan, Haydar Karataş’ın harika romanı Gece Kelebeği (Perperik-e Soe)’de (İletişim, 2011) anlatılan sahnelere ne kadar benzemektedir:

“… Tomsk’a doğru ilerleyen aile (muhafızların ve köpeklerinin yolda uzaktan görülebildiği) gündüzleri saklanırken, (ayıların ve kurtların asıl tehlikeyi oluşturduğu) geceleri yolculuk etti. Birkaç gece ekmeksiz ve yiyeceksiz yürüdükten sonra, çiçek salgınının vurduğu Kerjaki kabilesine ait bir yerleşmeye rastladılar. Kabilenin bütün çocukları ölmüştü.” (Age, s. 146)

“Bunun üzerine Marya kucağında bebeğiyle sınır boyunca yürüyerek, Novgorod polisinin kendisine ulaşamayacağını umduğu komşu Tver iline gitti ve karşısına çıkan ilk köydeki ilk evin kapısını çaldı.” (Age, s. 153)

“… alıştıkları köy sadeliği içinde kendilerini var güçleriyle işe verir, çok çabuk takatten düşer ve ardından donarak ölürlerdi.Geceleyin kızaklar dolaşıp onları toplardı. Sürücüler cesetleri kızakların üstüne attığında küt diye boğuk bir ses çıkardı.” (Age, s. 152)

Ve Gulag sistemi de buradan doğdu esasen:

“Beş Yıllık Plan’da Stalin’in öngördüğü büyüme hızlarına özellikle ülkenin mineral ve yakıt kaynaklarından çoğunun bulunduğu soğuk ve ücra Uzak Kuzey ve Sibirya bölgelerinde zorunlu çalışmaya başvurulmaksızın ulaşılamazdı. ‘Kulak’ların 1929’da kitlesel tutuklanışıyla ve sürgüne gönderilişiyle başlamak üzere, köle emeği tedariki, Gulag sisteminin ekonomik gerekçesiydi. İlk başka rejim düşmanları için bir hapishane olarak tasarlanmasına karşın, Gulag sistemi çok geçmeden Sovyetler Birliği’nin aslında hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği ücra bölgelerindeki toprakları yerleşime açmanın ve sanayi kaynaklarını işlemenin ucuz ve hızlı bir yolu olarak bir ekonomik iskân biçimine büründü.” (Age, s. 149)

“Politbüro… ‘Hapishane İşgücünün Kullanılması Üzerine’ başlıklı bir önergeyi kabul etti. O noktadan itibaren siyasal polis Sovyet sanayileşmesinin ana itici güçlerinden biri haline geldi… kampların 1928’de 20 bin olan mahkûm sayısı OGPU’nun NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) bünyesine alındığı 1934’te 1 milyona ulaştı. Yeni yetkili makam polis üzerinde denetim kurdu ve bütün çalışma kamplarını Gulag aracılığıyla yönlendirdi.” (Age, s.151)

“Moskova-Volga Kanalı’nın inşasında çeyrek milyon mahkûm çalıştırıldı. Birçoğu bitkinlikten öldü ve cesetleri kanalın temellerine gömüldü. Birçok bakımdan ilham kaynağı olan Petro’nun başkenti St. Petersburg gibi, Stalin’in Moskova’sı da kölelerin kemikleri üstünde kurulan ütopyacı bir uygarlık hamlesiydi.” (Age, s. 188)

“1932-36 arasında çalışma kampları, çalışma kolonileri ve ‘özel yerleşme’ler 2,4 milyon insanı barındırır hale geldi (ayrıca yarım milyonu bulan bir hapishane mevcudu da vardı.) Bu köle işgücü normalde özgür işçilerin gitmeyeceği ücra Kuzey Arktik bölgelerinde kerestecilik, inşaat ve madencilik sektörlerinin gelişmesinde son derece hayati bir rol oynadı.” (Age, s. 245)

Sovyet romancısı Vasili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı (çev: Ayşe Hacıhasanoğlu, Can, Ocak 2012) romanı, hem Rusya’daki köylü kırımını ve Gulag’ları, hem de Nazilerin Yahudi kırımını ve toplama kamplarını anlatan bir roman olarak eşsizdir.

Zorla kolektifleştirme sırasında ortaya çıkan “zorunlu” açlıkta Ukrayna’da milyonlarca insan açlıktan ölmüştü.  Grossman’ın anlatımıyla:

“Köyün üstünde sessiz, tekdüze bir inilti vardı, canlı iskeletler, çocuklar yerlerde sürünüyorlardı, ağlarken bile sesleri zor duyuluyordu; açlığın yarattığı solunum yetersizliği yüzünden halsiz düşen erkekler su toplamış ayaklarıyla avlularda dolaşıyorlardı. Kadınlar yiyecek bir şeyler arıyorlardı, her şey yenmişti: ısırgan, palamut, ıhlamur yaprağı, evlerin arkasına atılmış hayvan toynakları, kemikleri, boynuzlar, işlenmemiş koyun derileri… Kentten gelen delikanlılar ise ölülerin ve yarı ölülerin yanından geçerek avluları dolaşıyorlar, bodrumları açıyorlar, ambarlardaki çukurları kazıyorlar, toprağa demir kazıklar saplıyorlar, Kulaklara ait tahılı arıyorlar, zorla ellerinden alıyorlardı.” (s. 329)

“Yaşlı Çunyak hemen şöyle dedi:

“Sus. Tren yolculuğundan sonra bana geldiğin günü hatırlıyor musun? Ukrayna’nın tümü 1930’da o trendeki durumdaydı. Isırganotları yenip bitmişti, toprak yiyorduk… Buğdayı son tanesine kadar alıp götürmüşlerdi…”

“Yoksa Kulak mıydınız?” diye sordu Semyonov.

“Kulaklıkla ne ilgisi var? Herkes ölüyordu, savaştan daha kötüydü.” (s. 328)

Ve Nazi işgalciler gelir ardından. Bakalım ne yaparlar:

“Sonra Almanlara küfretmeye başladı. Semyanov’a, ilk başta insanların Almanların kolhozları ‘kaldıracağını’ umut ettiklerini, ama Almanların kolhozların kendileri için de iyi bir iş olacağını sezdiklerini anlattı. Beş evlik, on evlik kooperatifler kurmuşlardı, gruplar ve ekipler eskisiyle aynıydı.” (s. 327)

Ve Nazilerin “sağlam işgücü” ile gaz odalarına yollanacakları ayırmasını anlatan şu iç kanatan sahne:

“Kafile meydanda bir yarım daire çizdiği sırada kampın kapısından krem rengi bir otomobil çıktı. Otomobilden yakası kürklü bir palto giymiş gözlüklü bir SS subayı indi, sabırsız bir el hareketi yaptı ve onu izlemekte olan orkestra şefi, çaresiz kalmış gibi bir hareketle hemen kollarını indirdi, müzik durdu.

“Subay sıraların yanından bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Parmağıyla gösteriyordu ve kafile lideri sıralardan insanları çağırıyordu. Subay, çağrılanlara ilgisiz bir bakış atıyordu ve kafile lideri, subayın düşüncelerine engel olmamak için, ‘Kaç yaşındasın? Mesleğin ne?’ diye alçak sesle soruyordu.

“Ayrılanlar otuz kişi kadardı.

“Seçilip ayrılanları beşer kişilik sıraya soktular, yüzlerini kampın kapısındaki ‘Arbeit macht frei!’ (Çalışmak özgürleştirir! Ç.N.) pankartına döndürdüler.

“Sıralardan bir çocuk bağırmaya başladı, kadınlar yabanıl, tiz bir sesle bağırmaya başladılar. Seçilenler başlarını önlerine eğmiş, hiçbir şey söylemeden duruyorlardı.

“Fakat karısının elini elinden bırakan bir adamın duyguları ve karısının sevgili yüzüne şu son hızlı bakışı nasıl anlatılabilir? Şu sessiz ayrılık ânında, yaşamı kurtulduğu için duyduğu kaba sevince saklamaya çalışarak saniyenin bilmem kaçı kadar bir süre gözlerini kırptığını anımsayarak nasıl yaşanabilir?” (s. 299)

Gaz odalarının o korkunç, o kahredici anlatımına hiç girmeyelim isterseniz. İnsanlık bunları yaşadı.

 

***

 

Sivas’ta insanlar yakıldı. Yakanların avukatları mecliste oturuyor. Zaman aşımı suçluları makamlarında oturuyor. Zaman aşımını protesto eden, bu ülkenin yiğit insanları gaz bombası, biber gazı ve tazyikli su yiyorlar.

Uludere’de insanlar bombalandı. Suçlular yerli yerinde oturuyor ve ısrarla korunmaya devam ediliyorlar.

 

Bu ülkenin köylüleri ve Yahudileri, Aleviler ve Kürtlerdir.

 

Gün Zileli

14 Mart 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI