Faşist Diktatörlüğe Doğru…

 

Bir başka açıdan baktığımızda politik iktidar ve toplumsal iktidar olarak iki iktidar biçimi ve bu iki iktidar biçimine bağlı dört rejim türü saptayabiliriz:

1. Politik iktidarın toplumsal iktidara hakim olduğu tek parti diktatörlükleri; 2. Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kıldığı vesayet rejimleri; 3. Toplumsal iktidarın politik iktidarı kendine tabi kıldığı burjuva “demokrasi”leri; 4. Toplumsal iktidarın politik iktidara hakim olduğu faşist diktatörlükler.

“Hakim” ve “tabi” kelimelerinin altını çizdim, çünkü bu iki kelime arasında ilk bakışta sanki önemli bir fark yokmuş gibi görünmesine rağmen aslında toplumsal pratikte aralarında çok büyük bir farklılık vardır. “Hakim olmak” derken tam bir hegemonyadan; “tabi kılmak” derken kısmi bir hegemonyadan söz etmek istiyorum ki, bu, aşağıda sözünü edeceğim gibi, rejimler açısından çok önemli bir farklılığa işaret etmektedir.

 

Politik iktidarın (devletin diye de okuyabilirsiniz) toplumsal iktidara (ekonomik yapı diye de okuyabilirsiniz) tamamen hakim olduğu tek parti rejimlerinin yakın tarihteki en belirgin ve pür örneği Stalinist rejimdir. Politik iktidara hakim olan parti, siyasi yapıdan aşağıya doğru ilerleyerek önce burjuvaziyi, ardından da küçük mülk sahiplerini ve köylülüğü yok ederek (hatta önemli ölçüde bedenen de) toplumda mutlak bir iktidar kurmuştur.

Bu örneğe yaklaşan başka örnekler bulmak bir hayli zordur ama tek parti diktatörlük rejimlerinin, en azından bu örneğe yaklaşmayı denediklerini ve derece farklılıklarıyla kısmen de yaklaştıklarını söyleyebiliriz. Stalinist rejim kadar muazzam bir iktidar tekeli yaratamasalar da tek parti rejimlerinin yönelimi her zaman toplumsal iktidarı da ele geçirmek olmuştur. Bugün artık miyadını doldurmuş gözüken bu rejimlerden varlıklarını hâlâ devam ettirebilenler, toplumsal iktidar güçleri tarafından gerisin geri kovalanmakta, kendi yuvalarına (salt devlet aygıtlarına) sığınarak direnmeye çalışmaktadırlar.

Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendisine tabi kıldığı rejim türlerini, bugün söylendiği gibi, vesayet rejimleri olarak adlandırabiliriz. Bu tür rejimlerde parlamento vardır, çok parti vardır, burjuvazinin ekonomik alanda iktidarı vardır ama politik iktidar toplumsal iktidara tabi değildir, tam tersine toplumsal iktidar üzerinde belli bir tabiyet ilişkisi, bir vesayet kurmuştur. Bu vesayetin illa askeri olması gerekmez. Bu, sivil bir vesayet de olabilir. Örneğin bu, bir devlet kurucu partinin vesayeti olabilir (1920-1970 arasında Meksika’da, 1940-1950 arasında Türkiye’de olduğu gibi). Politik iktidarla toplumsal iktidar arasında bir denge kurulmuştur ama bu dengede ibre politik iktidardan yanadır. Dolayısıyla politik iktidar her an toplumsal iktidara ve onun politik yapı içindeki ajanı olan parlamentoya müdahale edebilir. Türkiye’de AKP’nin iktidara gelişine, hatta 2007 yılına kadar politik iktidarın toplumsal iktidarı vesayet altında tuttuğu bir rejim yürürlükteydi. Ordudaki tutuklamalarla, son referandumla ve AKP’nin politik iktidarı kendine tabi kılmasıyla birlikte Türkiye’de köklü bir rejim değişikliği olduğundan söz edebiliriz.

Toplumsal iktidarın politik iktidarı kendine tabi kıldığı rejim türlerinin örnekleri, “batı demokrasileri” denen, kapitalist ekonomileri güçlü ülkelerde görülmektedir. Bu ülkelerde toplumsal iktidarın sahibi burjuvazi politik iktidarı ele geçirmemiş (belki de ele geçirmek işine gelmemiş), bunun yerine politik iktidarı kendine tabi kılmıştır. Dolayısıyla politik iktidar toplumsal iktidar tarafından ele geçirilmemiş olsa bile esasen ona tabidir ve onun “vesayetinden” çıkamaz, ona kafa tutamaz, onun ihtiyaçları yönünde hareket etmek zorundadır. Burjuvazi, politik iktidara tamamen hakim olmak yerine onu kendine tabi kılmakla belki de bir anlamda kendi sınıfsal varlığını ve konumunu da güvenceye almıştır. Çünkü geçmişte, toplumsal iktidarın politik iktidara tamamen hakim olduğu durumların bir felaketle sonuçlandığı önemli örnekler yaşanmıştır.

Bu örnek faşizmdir. Faşizm, toplumsal iktidarın politik iktidara tamamen hakim olduğu ve dolayısıyla toplumsal iktidarın tamamen politik iktidar haline geldiği rejimin adıdır. En saf halini Hitler rejiminde bulan bu örneği yakından incelediğimizde şunu görüyoruz: Toplumsal iktidar iki yönde hareket eder, hem mutlak toplumsal iktidar olmak, hem de politik iktidarı bütünüyle ele geçirmek yönünde. Hem toplumsal iktidar alanında genişler ve şişer, hem de politik iktidarı mutlak ve monolitik anlamda ele geçirmek üzere yukarıya doğru tırmanır. Toplumsal iktidarı sayesinde politik iktidarı ele geçirdikçe bu gücü, toplumsal iktidarı bütünüyle ve rakipsizce ele geçirmek için kullanır ve böylece adeta iki ip merdiveni de kendine destek yaparak zirveye doğru tırmanır.

Hitler’in Yahudileri imha etmesinin anlamı, toplumsal iktidarı bütünüyle, rakipsizce ve monolitik bir tarzda ele geçirme isteğiydi. Çünkü toplumsal, bir başka deyişle ekonomik iktidar alanında tekel kurmasının önündeki en büyük engel Yahudilerdi. Her türlü rakipten temizlenmiş olan toplumsal iktidar, politik iktidara mutlak bir şekilde sahip olmanın da garantisi olacaktı.

Böyle bir mutlak iktidar tekeline sahip olan faşizmin bundan sonra yöneleceği amaç kaçınılmaz olarak dış istila alanıdır. Çünkü bu kadar muazzam bir iktidar tekelinin dışa taşmaması mümkün değildir. Evet, Stalinist rejim de muazzam bir iktidar tekeliydi ama o, faşizmin tersine, politik iktidarın toplumsal iktidara hakim olması biçiminde tecelli ettiğinden ekonomik bir güçlülük ve dışarıya taşma durumuna gelememişti. Tersine, bu rejim hâlâ zayıf ekonomik temelini güçlendirme problemiyle uğraşmak zorundaydı, dolayısıyla dışa taşma potansiyeli Nazi Almanyası kadar güçlü değildi.

 

Yukarıda, Türkiye’de politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kılması durumunun, yani vesayet rejiminin AKP iktidarı ile birlikte sona erdiğini söylemiştim. Ve gerçekten de bu süreç tersine dönmüş, AKP, toplumsal iktidarın temsilcisi olarak politik iktidarı kendine tabi kılmış ve bir anlamda batı demokrasilerine benzer bir rejime doğru ilerler gibi gözükmüştür.

Ancak bu görünüş aldatıcıdır. Kanımca, AKP politik iktidarın vesayetine son verirken batı rejimlerinde olduğu gibi, politik iktidarı toplumsal iktidara tabi kılan bir rejim değil, politik iktidarı tamamen ele geçiren Hitler tipi faşist bir rejim kurma peşindedir. Öyle ki, AKP iktidarı, aynı Hitler gibi, bir yandan politik iktidarın ele geçirilmesi yönünde hızla ilerlerken, bir yandan da toplumsal iktidar alanında henüz ele geçiremediği kalelere saldırılar düzenlemekte, onları teslim almaya çalışmaktadır. İşte TUSiAD’a son saldırıların anlamı budur. Hatta “cemaat” denen örgütlenmeyle olan çatışmanın arkasında bile bunun yattığı söylenebilir. Daha doğrusu, o alanda kılıçlar şu yönde şakırdamaktadır: Toplumsal iktidar alanında güçlü olan “cemaat” politik iktidar alanına hamle yapmakta; buna karşılık, politik iktidar alanında güçlü olan AKP de, toplumsal iktidar alanına hamle yapmaktadır. Toplumsal iktidar alanında TUSİAD’la “cemaat”in geçici doğal müttefikler haline geldikleri düşünülebilir.

Öte yandan, vesayet rejiminin en güçlü unsuru olan ordunun teslim alınmış olması da, Hitler’in politik iktidar alanında hakimiyet kurmasına benzer bir yönde ilerlemektedir. Hitler de, politik iktidarı tamamen ele geçirebilmek için, o zamana kadar Reich cumhuriyeti üzerinde vesayet kurmuş olan Reichwehr’ı (Alman Genel Kurmayı) ele geçirmek için çetin bir mücadele vermişti.

Son bir nokta daha. Hitler gibi, hızla politik iktidar alanında ilerleyen ve bu alanı bütünüyle ele geçiren AKP iktidarı, eğer toplumsal iktidar alanında da mutlak bir iktidara oturursa, ekonomik ve politik gücünün taşması sonucu ister istemez dış istilaya da girişecektir. Şimdiden Türkiye’yi bölgesel bir hegemonyacı güç haline getirme çabaları böyle bir istilanın ön hazırlıkları olarak görülebilir.

Bölgenin kısmi bir yeniden paylaşım savaşına doğru yuvarlandığı bu dönemde, Türkiye de, AKP iktidarı altında, dış istilacı bir faşist diktatörlüğe doğru ilerlemektedir.

 

Gün Zileli

5 Mart 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI