Galiyev, Roy, Fanon…

Kolonyalizm meselesine layıkınca ilk dikkat çekenin Lenin olduğu söylenir. Doğrudur da. Ne var ki, ilk dikkat çeken olmak, bu konuda en doğru tezleri geliştirmiş olmakla özdeş değil. Lenin de sömürge halkların mücadelesini, dünya işçi sınıfının yedek gücü olarak görüyordu, sonuç olarak. Daha da önemlisi, özellikle sosyalizm bir devlet olarak (Sovyetler Birliği) vücut bulduktan sonra, Lenin, sömürge halkların mücadelesini, Sovyet devletinin çıkarları açısından değerlendirmeye, örneğin Afgan emirini ve Mustafa Kemal’i müttefikleri olarak görmeye başladı.

Lenin’in bakış açısı, kendileri de bizatihi sömürge halkların mensubu olan iki devrimci tarafından eleştiriye uğradı: Rusya Tatarlarından Sultan Galiyev ve Bengal kökenli Hintli M. N. Roy.

Her ikisi de, sömürge halkların mücadelesinin “yedek güç” olarak görülmesine karşı çıktılar. Her ikisi de ezilen sömürge halkların kapitalist-emperyalist dünya egemenliğinin yıkılmasında tayin edici bir öneme sahip olduğunu ileri sürdü. Her ikisi de sömürge halkların dünya devriminin yedek değil, temel gücü olduğunu belirtti. Ek olarak M. N. Roy, sömürgelerdeki “milli burjuvazi”nin tamamen reaksiyoner ve emperyalist işbirlikçisi olduğunu belirterek, III. Enternasyonal’de, Lenin’in “milli burjuvaziyle ittifak” tezlerine karşı koydu. Özet olarak, “Yerli mütegallibeyle, sultanlarla, ‘milli burjuvazi’yle ittifaka girerseniz sömürge ülkelerdeki ezilen işçi ve köylü kitlelerini kaybedersiniz” dedi açık açık. Lenin, sömürge ülkeden gelen bir devrimcinin görüşlerini elinin tersiyle kenara itecek kadar kör değildi. Roy’un eleştirilerini dikkate alarak tezlerinde düzeltmeler yaptı ve bir orta yol bulmaya çalıştı. Fakat düzeltilen tezlerde de “milli burjuvaziyle ittifak” anlayışının izlerini silmek mümkün olmadı. Daha sonra Stalin, bu tezleri iyice Menşevik bir yöne doğru eğerek, Çin’de ve başka sömürge ülkelerde, Komintern’in bilinen sağcı ve teslimiyetçi çizgisini yürürlüğe koydu.

Franz Fanon, sömürgeciliğe karşı savaşların belli başarılar kazandığı ve bu mücadelelerin “bağımsız ulusal devletler”le sonuçlandığı 1940’lı ve 1950’li yılların ardından tezlerini ortaya attı. Kuşku yok ki, bir Martinikli olan ve Cezayir kurtuluş savaşına fiilen katılan Frantz Fanon da Sultan Galiyev ve M.N. Roy’un soyundan geliyordu ve tezleri temelde onlarla uyum içindeydi. Ancak Fanon’un, öncüllerine göre bir avantajı vardı. Çok erken yaşta (34 yaşında) lösemiden ölse de Sömürgeciliğe karşı savaşın doğurduğu “ulusal devlet”lerin sonuçlarını görecek ve değerlendirecek kadar yaşamıştı. Aslında bu sonuçlar, öncülü olan Roy’un öngörülerini doğruluyordu.

 

Fanon ve Şiddet

 

Ne var ki, Frantz Fanon, sömürgeciliğe karşı savaşta yücelttiği şiddetin, örneğin bugün vardığı noktaları görecek ve değerlendirecek kadar yaşamamıştı. Sanırım bunun değerlendirilmesi, bugün yaşayanlara düşüyor.

Frantz Fanon’un son derece önemli olan, “ulusal devlet”lerin kurulmasından sonra ortaya çıkan sonuçlara ilişkin değerlendirmelerine geçmeden önce, kısaca da olsa, şiddet konusundaki görüşlerini değerlendirmekte yarar var.

Önce şunu belirteyim. Jean Paul Sartre’ın, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri (çev: Şen Süer, Versus, 2007) adlı temel eserine yazdığı önsözünde, Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerini bir hayli aşırıya götürdüğü bir gerçektir ve bunu birçok düşünür belirtmektedir. Öyle sanıyorum ki, J.P. Sartre’ın bu konuda aşırıya gitmesinin nedeni, bir sömürgeci ülke aydını olmanın kendisinde yarattığı suçluluk duygusudur. Sartre, bir sömürgeci ülke aydını olarak sömürgeci şiddetinden öylesine utanç duymuştur ki, Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerini iyice abartarak, sömürgecileri öldürmeyi bir fazilet haline getirmiştir. Şu malum, bir taşla iki kuş vurma hikâyesinden söz ediyorum. Sömürgecilere karşı savaşan anti-sömürgeci, bir sömürgeci öldürdüğü zaman hem bir sömürgeci ölmüş oluyor, hem de sömürgeciyi öldüren kişi özgürleşmiş oluyor. Oysa cinayet işlemek hiç de özgürleştirici bir edim değildir. Çünkü, birincisi, sömürgecilik tek tek sömürgecilerin bedenleriyle bağlı bir şey değildir; ikincisi, ve bence daha önemlisi, sömürgeciyi öldüren kişi özgürleşmez, uzun erimde moral bakımdan çöker, özgür bir bireye değil, zorba bir katile dönüşür, giderek aynı silahı kendi halkına da doğrultur, nitekim bunun böyle olduğu sayısız örnekle kanıtlanmıştır; üçüncüsü, öldürmeye ve ölmeye bu kadar kitlenmiş bir savaşçı, giderek silaha tapmaya başlar ve silaha tapmanın en kötü sonucu, daha büyük bir silahlı güç karşısında boyun eğmektir. Bunun da örnekleri az değildir.

Elbette bununla, sömürgeciliğe karşı mücadelede hiç silah kullanılmamalıdır demek istemiyorum. Silah, bağımsızlık için mücadele eden halklar için önemli ve gerekli bir unsurdur. Çünkü silah, bir cinayet ya da öldürme aracı olduğu kadar, bir savunma aracıdır da. Elbette savunma sırasında da silahla karşı taraftan birileri öldürülebilir ama iki öldürme edimi arasında ahlaki bakımdan oldukça büyük bir fark, hatta zıtlık vardır. Birincisinde öldürme, insanı psikolojik olarak yıpratır (çünkü, örneğin bir suikastla öldürdüğünüz sömürgeci o an derhal bir mazluma dönüşmüştür; ya da bastığınız karakoldaki jandarma eri artık bir sömürge muhafızı değil, mazlum bir köylü çocuğudur); ikincisinde ise, sadece üzerinize gelen bir caniyi öldürmek zorunda kaldığınızdan ve belki de çok sayıda masum insanı ölümden kurtardığınızdan, bu öldürme edimi sizde bir moral çöküntüye yol açmayacağı gibi, halkı cesaretlendirdiği ve özsavunma bilincini geliştirdiği için yerindedir de.

Frantz Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerine geçecek olursak… Fanon’da şiddetin hangi anlamda onaylandığı tam olarak net değildir. Netleşmemiz açısından şiddetin türleri ve aşamaları noktasında bazı ayrımlar yapmamız gerekmektir:

1. Sömürge halkının sömürgecilere karşı kitlesel ayaklanmasının doğurduğu şiddet: Bu şiddet tamamen spontanedir ve büyük bir haklılık içerir. Taştan ateşli silaha kadar birçok şiddet unsuru içeren bu şiddet türünün bir halkın ayağa kalkmasında ve sömürgecileri geri çekilmeye zorlamasında son derece önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez;

2. Sömürgeciliğe karşı mücadelenin bir gerilla savaşı şeklinde örgütlenmesi: Bu da temelde haklı bir mücadeledir ve şiddet, hatta örgütlü şiddet içerdiği için baştan ve toptan reddedilemez. Hatta bu mücadelenin geçmişte ve günümüzde bazı olumlu örnekleri ve sonuçları da vardır. Örneğin Vietnam’da önce Fransız sömürgecilerine ve Amerikan emperyalistlerine karşı verilen gerilla mücadelesi böyle bir olumlu örnek olarak ele alınabilir. Bu şiddet içeren mücadelede sömürgeci ve emperyalistlerin son derece hunharca davrandıkları bilinmektedir ama gerillaların moral ölçüleri zorlayacak bir hunharlık ya da haksızlık yaptıklarına ilişkin pek bir anlatı söz konusu değildir.

Bir diğer olumlu örnek, gerilla gücünü sadece bölge halkının güvenliği ve özsavunması için kullanan, Meksika’daki Zapatista hareketidir. Zapatista gerillaları, hakim oldukları bölgelerde, hükümet güçleri üzerlerine gelip ateş etmedikçe silahlarını ateşlememekte ve bölgeleri dışındaki hükümet güçlerine de silah sıkmamaktadırlar.

3. Silahlı mücadelenin her türlü moral endişeyi askıya aldığı ve böylece, bir anlamda bir misilleme savaşına dönüştüğü durumlar. İşte şiddetin bu türü son derece tehlikelidir ve düşmana verdiği zararın ötesinde, sömürgeciliğe karşı savaşanlara zarar verir bu tür bir savaş. Birincisi, misilleme savaşı, mazlumu zalim, zalimi de mazluma dönüştürdüğü için, halka moral vermek yerine halkın moralini bozar ve sindirir. İkincisi, halkın, sömürgeci güçlerden olduğu kadar, misillemede bulunan gerillalardan da korkmasına ve içine kapanmasına yol açar. O noktadan sonra halk, gerillaya yardım ediyor gözükse bile bu, esasen korkuya dayanan bir yardımdır. O andan itibaren ayağa kalkan bir halktan değil, korkan bir halktan söz etmek gerekir. Üçüncüsü, bu tür bir şiddet, savaşçıyı da mekanik bir savaş aygıtına dönüştürür. Savaşçı, artık sömürgeciliğe karşı savaşan bilinçli bir varlık değil, merkezi disipline boyun eğen bir ölüm makinesidir. Dördüncüsü, silahlar yalnız sömürgeciyi değil, anti-sömürgeci savaşçıyı da sindiren bir rol oynar. Artık itiraz etmek, emirleri eleştirmek, komutanın emirlerinin yanlışlığını söylemek mümkün değildir. Beşincisi, savaşın amansızlığı, anti-sömürgeci bilinci yükseltmek yerine, savaşçının moralini kırar. Savaşın, karşılıklı bir kan banyosuna dönüştüğü gibi bir görünüm, haklılığın doğurduğu yüksek morale zarar verir. Herhangi bir karakol baskınında öldürülen sömürge askeri, gerillanın moralini yükseltmek yerine onda insani bir acıma duygusuna yol açar (eğer bu tür duygular hâlâ tamamen körelmemişse). Eğer bu tür duygular tamamen yok olmuşsa daha da kötüdür. O zaman gerilla ufkunu ve insani güdülerini tamamen yitirmiş demektir ki, bu en kötüsüdür. O zaman sömürgeciliğin yerine gelecek olanın ne olduğu bile tartışılır bir hal almıştır. Altıncısı, her silahlı güç bir iktidardır ve her iktidar yeni bir zulmün bekçisi olmaya adaydır. Bu durumda artık sömürgeciliğe karşı savaşın hayırlı bir sonuca ulaşıp ulaşmayacağı, gerillanın zaferinin bir “kurtuluş” olup olmadığı bile tartışma konusu yapılmalıdır. Kaldı ki, bu tür silahlı güçlerin yeni kurulan “ulusal devlet”te bu sefer yeni egemenlerin bekçisi rolünü oynadıkları bilinmektedir ki, buna, aşağıda değineceğim gibi, Fanon da dikkat çekmektedir.

İşte Frantz Fanon’da bu ayrımlar yoktur. Belki de bunları tahlil etmeye zamanı olmamıştır. O sadece bir başlangıca işaret etmekle yetinmiştir. Evet ama yaşanan bunca deneyden sonra, Fanon’un şiddet övgüsünü tekrarlamak yerine ayrıntılara girip olumluyla olumsuzu ayırt etmeye çalışmak daha doğru olmaz mı?

Şiddet meselesini burada bağlayıp Fanon’un, sömürge sonrasında kurulan “ulusal devlet”lere ilişkin saptamalarına geçmeden önce kısaca bir noktayı daha berraklaştırmak isterim. Bugün şiddete daha eleştirel yaklaşanlara yöneltilen bir eleştiri var. Şiddeti eleştirenlerin, “nereden gelirse gelsin, şiddetin her türlüsüne karşıyız” dedikleri ileri sürülüyor. Bunu gerçekten böyle söyleyenler olabilir. Ama ben kendi adıma net bir şekilde belirteyim. Ben böyle düşünmüyorum. Yani “şiddet nereden gelirse gelsin, şiddetin her türlüsüne karşıyım” demiyorum. Bir halkın şiddet içerebilecek anti-sömürgeci mücadelesini sırf şiddet içerdiği için reddetmeyi doğru bulmuyorum. En iyi ve somut örneği Zapatistalar olan özsavunmaya yönelik şiddeti reddetmiyorum. Hatta Vietnam örneğinde olduğu gibi, en azından iktidara gelmeden önceki anti-sömürgeci gerilla savaşına olumlu bakıyorum. Ama moral ölçüleri bir kenara atmış kör bir şiddeti ve isterse adı gerilla savaşı olsun, bu tür gerilla savaşlarını, her şeyden önce sömürge halkını sindirdiği, korkuttuğu, içine kapanmasına yol açtığı için doğru bulmuyorum.

 

Fanon’u Okurken

 

Bu bölümde, Fanon’un son derece önemli bulduğum, sömürgecilik sonrası yozlaşmayla ilgili fikirlerine yer vereceğim. Buradaki saptamalara büyük ölçüde katılmakla birlikte, Fanon’un kullandığı bazı kavramların bugün eskimiş olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Kolaylık olsun diye, alıntılarda geçecek olan bu tür katılmadığım kavramların ve bazen saptamaların altını çizmekle yetineceğim.

Fanon, o zamanki Marksist ana akımın ve Maoist üçüncü dünyacılığın tersine, “milli burjuvazi”ye hiç olumlu bakmamaktadır:

“Ulusal burjuvazi, tarihsel misyonunu keşfetmiştir: aracılık. Görmüş olduğumuz gibi burjuvazinin işi ulusu dönüştürmekle hiç ilgili değildir; bugün yeni-sömürgecilik maskesi ardına gizlenmeye zorlanmış kapitalizm için bir iletim hattı işlevi görmekten ibarettir. Ulusal burjuvazi Batı burjuvazisiyle ilişkilerinde bayilik rolünü hiç aldırmadan ve büyük bir gururla oynar.” (s. 153)

“Gelişmiş ülkelerde burjuva diktatörlüğünün burjuvazinin ekonomik gücünün ürünü olduğunu biliyoruz. Oysa az gelişmiş ülkelerde lider moral gücünü temsil eder; bu gücün arkasında da genç ulusun zayıf ve yoksul burjuvazisi zenginleşmeye karar verir.” (s. 165)

Yeni “ulusal devlet”in yeni sömürgeciliğe bağlanması:

“Genç devletin ekonomik kanalları geri dönüşü olmayan bir şekilde yeni-sömürgeci sisteme doğru kayar. Eskiden korunan ulusal ekonomi bugün tam olarak devlet güdümündedir. Bütçe borç ve hibelerle dengelenir, üç dört ayda bir devlet başkanları ya da hükümet heyetleri sermaye arayışı için eski metropolleri arşınlar.” (s. 166)

Lider ve milli burjuvazi. Bu tanım size birilerini hatırlatacak mı bakalım:

“Bağımsızlıktan önce lider, bir kural olarak, halkın arzularının… cisimleşmiş haliydi. Ama bağımsızlık ilan edilir edilmez…lider gizli amacının maskesini çıkarır: yalnızca durumdan en iyi şekilde yararlanmaya niyetli ulusal burjuvaziden ibaret şirketlerin genel başkanı olmak” (s. 165)

“Azgelişmiş ülkelerde burjuva aşama imkânsızdır. Polise dayalı bir diktatörlük ya da rantiye kastı pekâlâ mümkün olabilir ama bir burjuva toplumu başarısız kalmaya mahkûmdur.” (s. 172)

Ve tek parti sistemi:

“Ekonomik bakımdan güçsüz olan, sınıf tahakkümü ilkesine dayanan, tutarlı toplumsal ilişkiler kuramayan burjuvazi en kolay gibi görünen çözümü seçer: tek parti sistemi… Tek parti, burjuva diktatörlüğünün modern biçimidir: maskesiz, boyasız, vicdansız, her açıdan kinik.” (s. 164)

“Kitlelerin gerçek ihtiyaçlarına dayalı bir ideolojinin gerçek dolaşımını sağlamak üzere tasarlanmış organik parti, bireysel çıkarlar sendikasına dönüşmüştür.” (s.168)

“…en yüzeysel gözlemciler bile, artık iskelete dönüşmüş partinin tek rolünün halkı hareketsizleştirmek olduğunu görebilir.” (s. 170)

“Kitleler açtır ve artık Afrikalı olan polis de özellikle onlara güven vermez. Kitleler araya mesafe koymaya, sırtlarını dönmeye ve kendilerini dışlayan bu ulusa ilgilerini yitirmeye başlar.” (s.168)

Şu tanım size hangi partiyi hatırlatacak bakalım:

“Burjuvazinin elinde gerçek bir iktidar aracı haline gelmiş olan parti, devlet aygıtını güçlendirir ve halkın elini kolunu bağlayarak hareketsiz hale gelmesine yol açar. Parti devletin halk üzerindeki denetimine yardımcı olur. Giderek bir zor aracı haline gelir ve açıkça anti-demokratiktir… kurumsal düzeyde de parlamenter aşamayı es geçer, Nasyonal-Sosyalist türde bir diktatörlüğü seçer.” (s. 170)

“…partiye kitleleri izleme görevi verilir. Parti, yönetim ve polis gücünü iki katına çıkarır ve ülke yönetimine halkın gerçek katılımını sağlamak amacıyla değil, hükümetin onlardan itaat ve disiplin istediğini sürekli hatırlatmak amacıyla kitleleri denetler.” (s. 179)

“Şekilsiz halk yığını, ya gözünü boyayarak ya da polisiye korkuyla sürekli dizginlenmesi gereken kör bir güç olarak görülür. Parti bir barometre, bir istihbarat servisi haline gelir. Militanlar muhbirlere dönüşür. Köyleri cezalandırma görevi militanlara verilir. Henüz baş vermiş muhalefet partileri coplarla ya da taş yağmuruyla tasfiye edilir.” (s. 180)

Ve ordu-polis rejimi:

“Kural olarak muazzam zenginliğin büyük sefaletle yan yana yaşadığı bu yoksul, azgelişmiş ülkelerde ordu ve polis rejimin temel dayanaklarını oluşturur; yine hatırlanması gereken başka bir kurala göre her ikisi de yabancı uzmanların danışmanlığındadır. Bu polis ve ordunun gücü, ulusun geri kalanının yaşadığı korkunç sefaletle doğru orantılıdır. Ulusal burjuvazi büyük yabancı şirketlere kendini gitgide daha pervasızca satar.” (s. 171)

“Vesayet rejimi” yeni-sömürgeci düzenin ayrılmaz parçası:

“Ne var ki böyle bir sömürü düzeyi ve devlete yönelik böyle bir güvensizlik kaçınılmaz olarak halk kitlesi içinde hoşnutsuzluğa yol açacaktır. Rejim bu koşullarda daha da sertleşir. Bu yüzden ordu sistematik baskının vazgeçilmez aracı haline gelir. Parlamento yerine ordu hakemlik rolünü üstlenir. Ama er ya da geç nüfuzunun farkına varır ve sürekli muhtıra tehdidiyle hükümetin gözünü korkutur.” (s. 172)

 

Fanon’un modasının geçtiğini düşünenler yanılıyor. Fanon bu tespitleriyle bugün de günceldir.

 

Gün Zileli

1 Mart 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI