Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar…

 

(Her iki yazı da Yeni Harman’ın Şubat sayısında yayımlanmıştır.)

 

Şahsi Sitem olan Aşk ve Devrim (www.gunzileli.com) sitesinde yayımladığım, 28 Ocak 2012 tarihli, “İslami Sağ Devletleşince…” yazısını şöyle bitiriyordum:

“Dolayısıyla devlet baskısıyla İslamcı baskı AKP-Devlet iktidarının şahsında birleşerek eski şehir orta sınıfının (CHP), emekçilerin (sol) ve Kürtlerin (BDP) üzerine buldozer gibi yürümektedir.

O zaman?”

Kaldığım yerden devam edeyim. Eğer durum yukarda özetlediğim gibiyse yakın geleceğe ilişkin bazı spekülasyonlar yapmak istiyorum.

Öncelikle İslami Sağın (yani AKP iktidarının) devletleştiğine ilişkin tezimin nereden kaynaklandığını açıklamalıyım.

Birincisi, Ermeni meselesi; ikincisi, Kürt meselesi; üçüncüsü, Kıbrıs meselesi.

AKP iktidarı, İslamcı bakışı dolayısıyla 1915 Ermeni kıyımına ilişkin hiçbir zaman olumlu bir bakışa sahip olmadı ama “İttihatçı gelenek”le kapışma halindeymiş gibi gözüktüğü geçmiş yıllarda, sanki bu konuda da farklı bir tutum takınacakmış gibi yaptı. Ne var ki, özellikle son bir yılda, devlet iktidarına iyice oturdukça (ne yazık ki, liberallerimiz AKP’nin devlet iktidarına oturmak için yürüttüğü bu mücadeleye “askeri vesayet rejimi”ne karşı mücadele adını verdiler ve “sivilleşme” adına bu devletleşme eylemini desteklediler) Ermeni meselesinde de tamamen devlet tutumu almaya başladı. Yani AKP devleti ele geçirdikçe devlet de AKP’yi ele geçirdi.

AKP’nin Ermeni sorununda devlet tutumu aldığının en belirgin işareti, AKP iktidarının, “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için İsviçre’de mahkûm edilen Doğu Perinçek’in AİHM’de açtığı davaya onun safında katılmasıdırhttp://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&view=article&id=5059:perncek-hakli-sze-meydan-okudu&catid=35:joomla&Itemid=95.

Aydınlık gazetesinin 3 Kasım 2011 tarihli nüshasında manşetten verdiği haberin girişinde şöyle denmektedir: “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır. 1915’te soykırım yapmadık, vatanımızı savunduk dediği için İsviçre’de para cezasına çarptırılan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in İsviçre aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açtığı davaya Türk Hükümeti de katılım başvurusunda bulundu. Hükümet davaya Perinçek’in safında katılarak, Perinçek, 1915’te yaşanan tarihsel olayların soykırım olarak sınıflandırılmasına meydan okumuştur şeklinde görüş bildirdi.”

Hrant Dink davasında AKP hükümetinin izleri örtbas eden tutumu ve karar da bu yönelimi doğrulamaktadır.

AKP hükümeti, bana kalırsa “Kürt açılımı”nı ilan ettiği ve Cumhurbaşkanı’nın ağzından “iyi şeyler olacak” dediği dönemde de bir oyalamaca siyaseti içindeydi. Aslında amacı, bu tür söylemlerle Kürtleri teslim almak ve ardından bastırmaktı. Teslim alma siyaseti tutmadı, bunun üzerine doğrudan saldırı ve bastırma siyasetini başlattı. Elbette bu saldırma ve saldırı siyasetinin Uludere faciasına varacak boyutlarda sürdürülmesi, katliamın ardından Genel Kurmay Başkanına teşekkür edilmesi AKP’nin AKP-Devlet haline geldiğinin en belirgin göstergesidir. KCK tutuklamaları bütün hızıyla bugün de sürmektedir. Artık ortada ne açılım ne de “iyi şeyler” kalmıştır.

Son olarak, Denktaş’ın ölümüyle ortaya çıkan manzara, AKP-Devlet’i tam olarak tescil etmektedir. Bundan 4-5 yıl önce Avrupa’nın çözümünü benimseme eğiliminde olan AKP hükümeti, devletçi Denktaş’la ve T.C. Devletiyle çatışma halindeydi. Son cenaze törenleri, böyle bir çatışmanın ortadan kalktığını ve AKP’nin devlet olduğu ölçüde Denktaş’ı da benimsediğini ortaya koymaktadır. AKP’li basın ile devletçi ve ulusalcı Aydınlık’ın “yavru vatan ve ulusal kahraman Denktaş” söylemlerinde yan yana geldiklerini izlemek ilginçti. Bu noktaya Taraf gazetesindeki bir yazısında Ahmet Altan da temas etmişti.

 

Şimdi bu olguların ardından siyasal güçlerin saflaşmalarındaki değişikliklere değinebilir veya değişiklik ihtimallerine dayanan spekülasyonlarda bulunabiliriz.

Kanımca, ulusalcı eğilimin içinde yer alan Cumhuriyet gazetesinde ve CHP’de önemli bir değişiklik yaşanmaktadır. Bu değişiklik, özellikle KCK tutuklamalarına karşı tutumda belirgindir. Eskiden CHP ve Cumhuriyet bu tür tutuklamalara ses çıkartmaz, hatta hayırhah davranırken artık tutumlarını değiştirmiş görünüyorlar. CHP sözcüsü, geçenlerde KCK tutuklamaları üzerine sorulan bir soruya “kanunsuzluk” diye karşılık verdi. Jitem kazılarında CHP genel başkan yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ön plana çıktı ve olumlu açıklamalarda bulundu. Cumhuriyet gazetesinde de bu yönde bir değişim söz konusu.

Ulusalcıların en sivri ucunu oluşturan Aydınlık gazetesi ise, yukarda değindiğimiz üç temel noktada da halen “kaya gibi” yerinden kıpırdamaz bir devletçi tutum içinde. Yani bu durumda, Türkeş’in 12 Eylül sonrasında kendi durumunu izah etmek için söylediği bir sözü İP için de söyleyebilir miyiz: “Zihniyetleri iktidarda, kendileri içerde.”

Bu durumda iki tür spekülasyon yapabiliriz. Birincisi, Aydınlık ve İP’in AKP iktidarının devlete oturduğunu görerek ve AKP karşıtlığı güdüleri nedeniyle devletçilikten uzaklaşıp muhalefet saflarında yer alması. İkincisi ise, Aydınlık-İP’in eski tutumunu sürdürmesi. O zaman iki şey olur. Bu hareket bölünür ve bir kısmı muhalefet saflarında yer alır. İkinci olarak da, devletçi-milliyetçi tutumda ısrar eden hareketin merkezi giderek AKP iktidarına yaklaşır ve onunla aynı safta yer alır.

İşte bu durumda liberal-solcularımızın konumu da merak konusudur. Şu anda AKP’den uzaklaşmakla ona tutunmaya devam etmek arasında yalpalamaktadırlar. Bu yalpalama tutumu sona erdiğinde bu saflarda da bir bölünme ortaya çıkacaktır. Bir kısmı, AKP ile ittifakı devam ettirecek, diğer bir kısmı muhalefete yaklaşacaktır.

Her halükârda bugünkü saflaşma şöyledir: Bir tarafta AKP-Devlet ve liberal müttefikleri vardır; diğer tarafta CHP-Sol-Kürt muhalefeti bulunmaktadır. Ulusalcı İP ise tuhaf bir konumdadır. AKP’ye karşı muhalefet ederken en devletçi tutumu almasıdır bu tuhaflık. Çünkü AKP’ye muhalefet edebilmek için bundan sonra devlete de muhalefet etmek zorunlu hale gelmiştir. Yani kısacası, bundan böyle bir koltuğa iki karpuzu birden sıkıştırmak mümkün olmayacaktır. Ulusalcı İP, ulusalcı ve devletçi tutumda ısrar ettiği için bölünür ve devletçi merkezi AKP’ye yaklaşırsa çok komik bir şey olacaktır. Örneğin bir yıl sonra, örneğin Etyen Mahçupyan’la Doğu Perinçek’i “el ele” “milli cephe”de görmemiz hiç de olmayacak şey değildir.

Bilmiyorum tabii, böyle bir durum olursa buna komik mi demek gerekir, yoksa trajik mi?

 

Gün Zileli

28 Ocak 2011

 

                                       ***

 

Yeniden Harmanlama

 

Anarşizm vs. Mahçupyan&Perinçek

 

Gün Zileli

 

(7-8 yıl önce iki zihniyete karşı anarşizmi savunan iki yazının son bölümlerinden)

“Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!” yazısından

(Etyen Mahçupyan’ın İdeolojiler ve Modernite  kitabı Üzerine)

(…)

Gerçi Mahçupyan, taraftarı olduğu demokratik zihniyetin öngördüğü demokrat toplumun ayrıntılarına girmemektedir ama yer yer buna ilişkin saptamalarda da bulunmaktadır. Örneğin, Mahçupyan’a göre, “demokrat bir toplum her görüşe kendini geliştirme ve ötekileri etkileme alanı sağlayan; ancak hiçbir görüşe ‘devlet görüşü’ olmayı garanti etmeyen bir,” (s.115) düzendir. Buradan, Mahçupyan’ın, demokrat bir toplumda da devleti öngördüğünü öğrenmiş oluyoruz. “Her zaman taraf” olan, “kendi arzusuyla kendini sınırlaması gerçekdışı bir beklenti,”(s.105) olan ve “daima otoriter dünya görüşüne uygun bir nüve teşkil eden,”(s.120) devlet mekanizmasının varlığı koşullarında, Mahçupyan’ın öngördüğü, kimsenin kimseye baskı yapmadığı demokrat toplumda, özgürlüğün nasıl garanti altına alınacağı sorusu boşlukta kalmaktadır.

Öte yandan, dünyada ve ülkemizde, umutları çökerten otoriteryanizmle birlikte insanlığa yeni umutlar vermekten uzak olan liberalizmin de baş aşağı gittiğini ve kolektivist ve ulusçu devletin karşısında özgürlükçü alternatifin yükseldiğini gören Mahçupyan, bu özgürlükçü alternatifi çabucak “demokrat zihniyet” olarak tanımlayıp tekelci bir tutum sergilerken, bu tekelci tutumunu, taraftarı olduğu özgürlükçülüğü 150 yıldır ödünsüz savunan anarşizmi görmezden gelmesiyle ve “anarşi” sözcüğünü yer yer popüler anlamıyla, kargaşalık karşılığı olarak kullanmasıyla da (örneğin s.87′de) sürdürmektedir. Mahçupyan, elbette kendisi bu kavramı benimseyebilir, hatta özgürlükçü alanın bu kavramla ifade edilmesini de bir öneri olarak getirebilir. Ama bu alanın en kadim ve en kararlı savunucusu olan bir düşünceye hiç yokmuş gibi muamele etmek, bir de üstelik o kavramı, popüler dilde kazandığı olumsuz anlamıyla kullanma kolaycılığına kaçmak, her şeyden önce, demokrat zihniyetle bağdaşmamaktadır.

Anarşizm tekelci değildir. Otoriteryanizme ve liberalizme karşı özgürlük alanında mücadele etmek isteyen her liberter düşünceyi sevinçle karşılar ve ona herkesten önce kendisi yer açar. Ama birisinin de gelip teklifsizce yerine oturmasına ve kendisine namevcut muamelesi yapmasına sessiz kalamaz. O zaman insana, “dağdan gelmiş, bağdakini kovuyor” derler.

Özgürlükçü alana hoşgeldin demokrat zihniyet ! Merhaba ! Benim adım Anarşi !

Bireylikler

sayı:2, Mayıs-Haziran 2005

                                                               ***

 

 

“Hela Süpürgesi”  yazısından

 

(Doğu Perinçek’in, Bilim ve Ütopya dergisinin, Mart 2004 tarihli 117. sayısında yayımlanan “Anarşizmin Serüveni” başlıklı yazısı üzerine)

 

(…)

… Doğu Perinçek’e karşı Marksist devrim teorisini de savunmak zorundayız. Çünkü D. Perinçek, “devrim, devlet kurmak içindir” (s.21) iddiasını ileri sürmektedir. Oysa, bildiğim kadarıyla, Marksizmle anarşizmin arasında, devrimin toplumsal devrim olduğu noktasında bir farklılık yoktur. Yani Marx ve takipçileri, toplumsal devrimin devleti de giderek ortadan kaldıracağını belirtmişlerdir. Marksistlerle anarşistleri ayıran şey, Marksistlerin toplumsal devrim için bir politik devrim öngörmeleri, yani toplumsal devrimin gerçekleşmesinde “devlet olmayan devlet”in önemli bir rol oynayacağını ileri sürmeleridir. Anarşistler böyle bir aşamayı reddetmiş ve toplumsal devrimin, başından ezilen sınıflar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ayrım noktası budur. Ne var ki, Marx ve izleyicileri, hiçbir zaman, “devrim devlet kurmak içindir” dememişlerdir. Sadece, toplumsal devrim için bir devlet aygıtının gerekli olduğunu söylemişlerdir. İkisinin arasında oldukça önemli bir fark vardır. Zaten eğer böyle söylemiş olsalardı, Mussolini ya da Nasyonal sosyalistlerden hiçbir farkları kalmazdı.

Anarşistlerin örgütlenmeyi reddettikleri, eski bir iddiadır. En azından bu noktada “bilimsel sosyalizme bir katkı”dan söz edemeyiz. Ne var ki, bu noktada da, eski iddialara anarşizmin verdiği yanıtı tekrarlamak zorundayım. Anarşizm örgütlenmeyi reddetmez, sadece, kitleler üzerinde yönlendirici ve öncü olma iddiasındaki kerameti kendinden menkul bürokratik, özel ideolojili örgütlenmeleri reddeder. Bunda da son derece haklıdır. Bugüne kadarki bütün devrimleri saptıran ve karşı-devrimci bürokrasilerin diktatörlüğünü kuran, dolayısıyla ezilen kitlelerin özörgütlenmelerini bastıran bu tür örgütlenmeler olmuştur. Anarşizm, kitlelerin özörgütlenmelerini savunur. Çünkü devrimin ve sömürüsüz toplumun gerçek kurucuları, ezilmenin ve sömürünün acısını çeken ezilen kitleler ve onların özörgütlenmeleri olacaktır. Komünistler, anarşistler ya da herhangi bir düşünce akımını savunanlar ve onların örgütleri değil.
Anarşistlerin üretimi reddettikleri (s. 18) iddiası ise, ciddiye bile alınamayacak kadar hafiftir. Doğu Perinçek, eğer Kropotkin’in yukarda sözünü ettiğimiz eserlerinden sadece birini, hatta yalnızca birkaç bölümünü okumuş olsaydı, bu iddiasını ileri sürerken biraz düşünecekti. Düşünecek miydi? Aslında bundan da tam emin değilim.
Doğu Perinçek’in, daha sonraki sayfaları kaplayan, anarşizme ilişkin küfür, itham ve hakaretlerle karışık “metafor”larından sadece birini biraz akla yakın buldum: “helâ süpürgesi”. D.Perinçek’in biraz olsun başarılı sayılabilecek böylesi bir metaforu yapabilmesinde, anarşizmin bu “imajı”nın gadrine uğramasının rolü olduğu düşünülebilir.

 

21 Mart 2004
Londra

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI