Tek Yol Devrim!

 

1970’li yıllarda Dev-Yol’cuların attığı, duvarları dolduran, meydanları inleten bir slogan vardı: “Tek yol devrim”.

Bu slogan, nihai hedefin en önemli kilometre taşına işaret etmesi bakımından (o zaman henüz, “devrim, bugün, şimdi” ya da “devrim olmak” anlayışları ufukta gözükmüyordu) önemli ve yerindeydi ama somut pratikte çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Çünkü, Türkiye’de iç savaşa benzer bir ortam olsa da, ufukta devrim falan görünmüyordu. Ufukta görünen aslında baskıcı bir askeri yönetimdi.

Bugün ise, ufukta henüz görünmese de, devrimin, AKP-devlet rejiminden kurtuluşun tek yolu olarak yolumuzun üzerinde durduğunu söyleyebilirim.

Çünkü AKP-devlet rejimi, devrim dışındaki tüm hükümet ve rejim alternatiflerini kendi elleriyle kapatmış bulunuyor.

Kriz, kapitalizmin normal halidir. Dolayısıyla, ekonomisi nispeten güçlü merkez kapitalist ülkelerde krizler parlamenter alanda partilerin görev devri yoluyla çözülür. Kriz derinleşir ve doğal olarak hükümetteki parti yıpranır; bunun üzerine muhalefetteki partinin hükümeti devralması gerekir. Sistem böylece yürür. Periferideki kapitalist ülkelerde de parlamentolar vardır ve krizin çok şiddetli olmadığı durumlarda, buralarda da sistem, partilerin görev değişimi ile yürür ama bu ülkelerde kapitalist sistem merkezdeki kapitalist ülkeler kadar sağlam olmadığından, krizin iyice derinleştiği noktada parlamenter rejim içindeki görev değişimi yeterli olmaz ve o zaman devreye ordu darbeleri girer. Yani aslında, bu ülkelerde (örneğin Latin Amerika ülkelerinde ve bir anlamda Latin Amerika ülkesi sayılabilecek Türkiye’de) kapitalist sistem, yarı-parlamentarist, yarı-askeri rejim şeklinde yürür. Yani, merkez kapitalist ülkelerdeki partiler arası görev devri, bu tür ülkelerde parlamentoyla ordu arasındaki bir görev devri şekline bürünebilir: Krize parlamenter rejim içinde çözüm bulunamayınca görevi ordu alır; belli bir süre (duruma göre, 2-5-10 yıllık periyodlarla) ülkeyi yönettikten sonra yeniden parlamentoya devreder.

Türkiye’de de böyle olmuştur. Türkiye’de yaklaşık on yıllık aralarla ordunun duruma müdahale edip, sonra yeniden parlamentoya devretmesinin anlamı budur.

Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, 2000’li yılların başlarına kadar, yani yaklaşık 80 yıl rejim bu şekilde yürümüştür. Ne var ki, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte rejimde köklü bir değişiklik meydana geldi.

AKP hükümeti, ilk kez, o zamana kadarki parlamenter iktidarların yapamadığı bir şeyi yaptı ve yarı-askeri rejime son vermeye karar verdi. Ordu temelli olarak kışlasına sokulacak ve krizin yoğunlaştığı anda iktidara el koyma şansına sahip olamayacaktı. “Vesayet rejiminin ortadan kaldırılması” denen şey buydu.

Evet ama ortada çelişkili bir durum vardı. AKP’nin orduyu tamamen kışlasına sokması için parlamentoda mutlak iktidara sahip olması tek başına yetmezdi. Aynı zamanda bu mutlak iktidarın çok güçlü olması ve oldukça uzun bir süre rakip bir muhalefet partisine iktidarı kaptırmaması gerekiyordu. AKP, sonunda yüzde 50’lik bir oy potansiyeline sahip olarak bu noktaya ulaştı. Ama işte çelişki de bu noktada ortaya çıktı. Merkezdeki kapitalist ülkelerde olduğu gibi bir parlamenter sistemin yaşayabilmesi için, alternatif bir muhalefet partisinin, kapitalist krizin iyice yoğunlaştığı ve iktidar partisinin yıprandığı koşullarda seçim yoluyla iktidara gelebilmesinin koşullarının varlığı, gerçek bir parlamenter sistemin olmazsa olmaz koşuluydu. Evet ama, böyle bir koşul, en azından belli bir gelecekte (diyelim ki, bir dahaki seçimde ya da ondan sonraki seçimde) iktidar partisinin mutlak çoğunluğunu kaybetmesini gerektirirdi. O zaman, diyelim ki, CHP, yıpranan AKP’nin yerine seçimle görevi ondan devralabilirdi. Ama AKP’nin mutlak oy çoğunluğu ve parlamentodaki mutlak çoğunluğu, buna izin vermeyecekti. Çünkü AKP, daha önce hiçbir partinin yapamadığı bir şekilde, yasal düzenlemelerle, orduyu rejimin değişmez bileşeni olmaktan çıkartırken, aynı zamanda muhalefet partilerini de parlamenter rejimin bileşenleri olmaktan çıkartıyor, parlamentodaki mutlak çoğunluğuna dayanarak yaptığı yasal düzenlemelerle mutlak tek parti diktatörlüğüne doğru ilerliyordu.

Bugünkü durum, muhalefet partilerinin sadece bir parlamenter sistem varmış gibi gözükmesi için süs olarak kullanıldığı, parlamenter yoldan kurulmuş bir tek parti diktatörlüğüdür. Bu tek parti diktatörlüğü, yine mutlak çoğunluğuna dayanarak rejimi dizayn etmeye devam etmekte, terör yasası yoluyla herkesin suçlanabileceği bir ortam yaratmakta, yine yasal düzenlemelerle yargı-polis rejimi oluşturmakta ve sonuç olarak seçim ve parlamento yoluyla değiştirilmesinin yollarını birer birer tıkamaktadır. Hitler kadar zorbaca yollarla olmasa da, sonuçta parlamenter yoldan kurulan bir tek parti diktatörlüğüdür bu.

Kriz derinleşiyor ve bir yandan Avrupa’dan, diğer yandan Ortadoğu’dan Türkiye’nin kapısına dayanmış durumda. İçerde Kürt sorunu çözümsüz bir noktada ve ekonomik koşullar da (“sağlam bir ekonomimiz var” propagandasına bakmayın siz) gün be gün kötüye gidiyor.

Eğer 2000’li yıllara kadar olduğu gibi yarı-askeri bir parlamentolu rejim olsaydı, krizin iyice derinleştiği bir noktada ordu bir kez daha duruma müdahale edip krizin atlatılmasına çalışabilir ya da atlatıyormuş gibi yapabilirdi. AKP, rejimin çerçevesini değiştirerek bu alternatifi ortadan kaldırmıştır. Yine AKP, yasal düzenlemeleriyle parlamenter bir görev değişimi ihtimalinin de önünü kapatmıştır. Yani kriz iyice derinleştiğinde AKP’nin yerine bir başka partinin (örneğin CHP’nin) seçimleri kazanması ihtimali sıfırdır.

O zaman? Geriye tek bir yol kalıyor. Kapitalizmin krizinden en büyük zararı gören halk kesimlerinin aşağıdan hareketi. Yani devrim. Bu devrimin nasıl bir sonuca ulaşacağı elbette ayrı bir tartışma konusudur ama AKP-devlet rejimine karşı hayata geçirilebilecek tek alternatifinin devrim olduğu net bir şekilde görülüyor.

 

Gün Zileli

20 Şubat 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 


YAZI DETAYLARI