Qijikareş’in Anlamı…

 

Anarşizm, bir çelişkiler ve bu çelişkilerin kutupları arasında bir salınımlar yumağıdır. Daha önceki, anarşizme ilişkin kimi yazılarımda bu çelişki ve salınımlara değinmeye çalışmıştım.

Anarşizmin çelişki ve salınımlarından biri de anarşist düşünce ile anarşist var oluş arasındaki çelişki ve salınımdır. Anarşist düşünce büyük bir etki gücüne sahiptir ama bu düşünce güçlü olduğu ölçüde teorik olmaktan da o kadar uzaktır. Çünkü her teori, doktrin olma tehlikesini içinde barındırır. Anarşist düşünce, yapısı ve karakteri dolayısıyla teorileştirilmeye ve doktrinleştirilmeye elverişli değildir. Bu, aynı zamanda düşünsel bir iktidar olmaya da bir ölçüde elverişli olmadığı anlamına gelir. Bu yüzden anarşizmin güçlü düşünürleri vardır (Kropotkin örneğin) ama teorisyenleri yoktur. Bu nedenle, insanlığı esaslı bir şekilde etkileyen bu düşünce, teorik planda iktidarı daima teorik bakımdan güçlü rakiplerine (en başta da Marksizme) kaptırmıştır ister istemez.

Teorik bakımdan iktidarın kaptırılmasıyla somut planda var olma arasında bir iç bağlantı vardır. Düşünsel olarak güçlü ve etkileyici olan anarşizm, teorik iktidar sahibi olamadığından, somut olarak var oluşunu gerçekleştirmede de hep dağınık kalmış, etkili bir varlık olmakta süreklilik gösterememiştir. Ancak devrimin kitlesel boyutlar kazandığı zirve noktalarında etkili bir var oluş gösterebilen anarşizm, devrimin henüz gelişmediği ya da tavsadığı dönemlerde düşünce gücüyle orantılı bir varlık ve etkililik gösterememiş, özellikle örgütlülük alanında bir varlık olarak başarılı olamamıştır. Dolayısıyla anarşizm, diğer salınımlarına benzer bir şekilde, düşünce gücüyle var oluşsal güçsüzlük arasında salınıp durmuştur.

Bu durumun somut sonucu, güçlü özgürlükçülüğüyle insanları etkileyen anarşizmin düşünsel etkililiğinin, reel planda yer alan ideolojik ve siyasal güçler tarafından kendi iktidar hedefleri doğrultusunda kullanılması olmuştur. İktidar gibi bir hedeften yoksun olan anarşizm, reel planda bu güçlerle ya da akımlarla rekabet etme şansına sahip olmadığından, bizatihi anarşizmi benimsemiş insanlar da, somut pratikte bu akımların etkisi altına girmiş, onların yedek gücü rolünü oynayabilmişlerdir.

 

Türkiye’de anarşizmin kısa bir tarihi vardır. Yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir tarihtir bu. Ama bu kısa tarih içinde de aynı şeyin gerçekleştiğini gözlemleyebiliriz.

Nasıl mı? Burada birkaç örnek vermek yeterli olur mu bilmiyorum. Örneğin ÖDP kurulduğunda ve bu parti anarşist düşüncenin yaygınlaştırdığı bir takım sloganları kullanmaya başladığında (“Aşkın ve Özgürlüğün Partisi” gibi) bir kısım anarşist, biraz da anarşizmin somut bir örgütlenme önerisinin ve faaliyetinin olmadığı koşulların sonucu olarak ÖDP saflarında yer almakta bir sakınca görmemişlerdir. Daha sonra doğal olarak bir hayal kırıklığı yaşamışlardır, o başka.

Bir başka örnek, Anarşist Gençlik Federasyonu (AGF) deneyidir. AGF, aslında tipik bir eski tip solcu örgüt olmasına rağmen, anarşizmin düşünsel etkisinden ve prestijinden yararlanabilmek için kendisini anarşist bir örgüt olarak takdim etme yoluna gitmiştir. Bu solcu örgüt, aşırı eylemcilik ve kavgacılığını anarşizmle taçlandırarak güç toplayacağını hesap etmişse de, hırçınlığı ve sekterliği dolayısıyla hızla baş aşağı gitmiş ve sonunda küçük bir sekt olarak kavrulup kalmıştır.

Daha yakın zamanlara gelelim. Türkiye’de anarşizm, yukarda sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı somut var oluş alanında başarısız olduğu ölçüde Türkiye’de var olan belirli sosyal akımların etkisi altına girmiştir. Bu akımların başında, somut planda kendisini Taraf  gazetesiyle ifade eden liberal akım gelmektedir. Bu gazete, Fetullah cemaatiyle, AKP iktidarıyla somut bağlara sahip olmasına ve yazarları arasında emniyet çevreleriyle içli dışlı profesyonel polisler bulunmasına rağmen, nasıl olmuştur da bir kısım anarşist Taraf  gazetesinin etkisi altına girebilmiştir? Bunun en önemli nedeni, kanımca, epeyce kalabalık sayıdaki anarşistin, Taraf  gazetesinin “vesayet rejimi ile mücadele ettiğini” sanmalarıydı. Öyle ki, bir anarşist sitede, hükümetin Ergenekon tutuklamalarıyla heyecana kapılan bazı anarşistlerin, “bakın göreceksiniz, bu hükümet yakında Mehmet Ağar’ı da tutuklayacak” diye yazdıklarına bile tanık olmuştum.

Aynı dönemde, “özgürlükçü sol” olduğunu iddia eden bir siteye yazdığım “Herkesekon Örgütü” yazım sansür edildi. Bunun sebebi, “Ergenekon” adlı örgütün hükümete muhalefet edenlerin tutuklanması için bizzat hükümet tarafından yaratıldığını söylememdi. Yazımı sansür eden site sorumlusu, bana aynen şöyle yazmıştı: “Gün, sen bu tür yazılar yazma. Anarşizm üzerine yaz, daha iyi.” Bu, Lenin’in, Emma Goldman ve Alexander Berkman’a “ideny” (düşünsel) anarşist olmalarını önermesine pek benzeyen bir öneriydi. Yani anarşizmi fikri planda savunan yazılar yazmamda hiçbir sakınca yoktu onun açısından, hatta bunu teşvik ediyordu. Ama anarşist bakış açısıyla siyasi alanda bir şeyler yazdığım zaman rahatsız oluyordu. Onun anlayışına göre, anarşizm göklerde dolaşmaya devam etmeli, asla yeryüzüne inip “sıradan fanilerin” karmaşık politik oyunları üzerine bir şeyler söylemeye çalışmamalıydı.

Anarşistler, son anayasa oylamasında da pek bir varlık gösteremediler. Bir kısmı, anarşizmin “kestirmeciliğine” pek uygun düşer gibi görünen bir tutumla “bize ne anayasadan” diyerek olayın tamamen dışında kaldılar. Yukarda sözünü ettiğim, liberallerin etkisi altında kalan diğer bir kısmı, oldukça mahcup bir şekilde, hatta kendilerini biraz da gizlemeye çalışarak, “yetmez ama evet”çi DSİP’e benzer bir tutum takındılar. Eh zaten DSİP de “globalizme karşı anti-kapitalist” mücadeleden söz etmiyor muydu, hatta anarşistlerin sembollerinden olan “kara kedi”yi benimseyip bu adla cafeler açmamış mıydı?

Anarşizmin somut var oluşunun dağılışını gösteren son olay seçimlerde yaşandı. Bir kısım anarşist, Kürt halkının mücadelesini desteklemek adına seçimlerde BDP’ye oy verilmesini savundu. Eh ne de olsa BDP de bizim gibi, bu devletle kapışmıyor muydu? Evet ama anarşizmin, seçimlerden uzak durmak gibi bazı çok temel ilkeleri vardı, onlar ne olacaktı?

Bu dağılma ve savrulmalar anarşizmin kronik zaafı olan örgütsel devamsızlık ve dağınıklıkla birleşince, anarşistler on beş yıl önce çıkan Apolitika gibi kendi çapında bir hayli etkili ve eli yüzü düzgün bir dergi bile çıkaramaz hale geldiler. Küçük sanal yuvarcıklar ise sadece birbirleriyle saç saça baş başa dövüşmeye hizmet eden küçük tımarhanelerden farksız bir hal almıştı. Yani kısacası, Türkiye’deki anarşizmin somut var oluşunun hal-i pürmelali epeyce kötüydü ve çeyrek yüzyıl önceki parlak çıkışından bu yana en kötü durumunu yaşıyordu. Kızıl-kara bayrağımız yerlere düşüp sürünmek üzereydi.

İşte tam da bu koşullarda sahneye aniden yeni bir aktör çıktı: Qijikareş. Güneşin doğduğu yerden, Van’dan taptaze bir ses ve bizlere gülümseyen muzip bir kara karga.

Önümde 5. Sayısı duruyor. Kürtçe ve Türkçe yazılar var içinde. Üç aylık periyodlarla çıkıyor. 36 yazı var bu sayısında, kimi uzun, kimi kısa yazılar. Toplamı 247 sayfa.

Bu derginin, daha önce çıkan anarşist dergilerden en önemli farkı, herkesten farklı olacağım, herkesten farklı, çok orijinal kelamlarda bulunacağım telaşı içinde olmaması. Görsel malzemesinin ve mizahının eksikliği ise bir başka fark ama bunu olumluluk hanesine yazmakta güçlük çekiyorum. Ama telaşsızlığı ve kendi halinde bir ağır başlılığa sahip olması genelde dergiye bir hoşluk katmış bence. Dergiyi çıkaran arkadaşlar, belli ki, yazının önemine çok inanıyorlar, bu yüzden dergi tıka basa yazıyla dolu. Açıkça söylemem gerekirse, bu kadar yazıyı üç ayda okumak bile oldukça zor. Hele yazıların biraz fazla entelektüel havası dikkate alınırsa. Yazının gücüne inanmaları iyi bir şey elbette ama hele bu çağda bu inançlarının ne kadar karşılığı var bilemiyorum. Yine de heveslerini ve inançlarını kırmak istemem. Belki de yazıya bu kadar inanmakla uzun vadede onlar haklı çıkacaklardır, kim bilir.

Bu yazıda elbette 32 yazının tamamının üzerinde durmam imkânsız. Ben sadece derginin yönelimi açısından çok önemli gördüğüm üç yazı üzerinde duracağım: Ramazan Kaya, “Ortadoğu’da bir karşı şiddet pratiği: PKK”; “Ahmet Sezer’le demokratik özerklik ve toplumsal ekoloji üzerine söyleşi”; Ahmet Arslaner, “Şiddet tekeli karşısında ahlak ve vicdan”.

Ramazan Kaya, Franz Fanon’un yücelttiği “ezilenlerin şiddeti”ni bir de kendisi yücelterek kanımca oldukça hatalı bir yönelim sergilemiş. Tabii Ramazan Kaya, “şiddetin zamanla içeriye” döndüğünü görmezlikten gelmek istememiş ama bu sefer de PKK’nın kendi içinde uyguladığı şiddeti, “devrimin çocuklarını yeme alışkanlığı”na bağlamış. Oysa bu klişe hiç de doğru değildir. Devrim hiçbir zaman çocuklarını yememiştir. Havariler adlı otobiyografik kitabımda belirttiğim gibi, devrim çocuklarını yememiş, tam tersine çocukları devrimi yemiştir. Örgüt içi terörü uygulayan devrim falan değildir yani. Bu karşıdevrimci eylemi devrimin sırtına yıkmak hem devrimi karalamak, hem de karşıdevrimci şefleri bir ölçüde aklamak anlamına gelir. Dolayısıyla, Fanon’a dayanarak şiddeti böylesine kutsamak hiç de akıl kârı değildir. Fanon, kendi koşullarında “ezilenlerin şiddeti”ni kutsarken – epeyce abartmış olmakla birlikte – pek de haksız olmayabilir. Yüzyıllardır sömürgecilerin zulmü altında olan insanlar ayaklanıp bir miktar da şiddet uygularlarsa bu hemen ve kategorik olarak reddedilecek bir şey olmayabilir ama yaşanan bunca deneyden sonra, hiçbir şey olmamış gibi Fanon’la şiddet övgüsü yarışına girmek biraz tuhaf bir tutumdur.

Ramazan Kaya şöyle demektedir: “… yapısallaşmış, kurumsallaşmış tahakküm ve sömürü odaklarının uyguladığı şiddetle şiddete maruz kalanların uyguladığı karşı-şiddet aynı ahlaki standartlarla değerlendirilebilir mi? Şiddetin kategorik olarak kötü olduğu ve ‘nerden gelirse gelsin’ kınanması gerektiğine ilişkin tutum, bu tarz soruları yok sayarak toplumsal çelişki ve mücadeleleri silikleştirmekte, tarafları bulanıklaştırmakta ve dolayısıyla bu mücadeleler içinde taraf tutmayı, etik bir pozisyon almayı engellemektedir.”

Ramazan Kaya’nın bu noktada iki şeyi birbirine karıştırdığı kanısındayım: Mağdurların özsavunmasıyla, mağdurlar adına yapılan silahlı şiddet. Örnekleyecek olursam, polise taş atarak (eh ne de olsa bu da küçük çaplı bir şiddettir) karşı koyan Kürt gençlerini tamamen destekliyorum. Kürt halkının bu türden her özsavunma eyleminin arkasındayım. Bu eylemler yer yer şiddet içerse de. Ama mağdur bir halk adına silaha sarılıp gerilla savaşına giriştiğiniz zaman karşı tarafla özünde hiçbir farkınız kalmamış demektir. Bu durumda “şiddetin içe yönelmesi”nden şikayet etmeye de hakkınız yoktur. Çünkü her silahlı örgüt, ne adına hareket ediyor olursa olsun, iki tarafı kesen bir kılıçtır. Bir tarafı kolonyalistleri keserken, diğer tarafı kendi halkını ve örgüte katılmış kendi halkının çocuklarını keser.

Bu noktada, aynı dergide yer alan, tamamen katıldığım Ahmet Arslaner’in yazısına geçeyim. Ahmet Arslaner, Ramazan Kaya’nın tam tersini söylüyor: “Şiddetin kendisi eşitsiz ve her durumda tahakküm üreten bir ilişki olduğu için, özgürlük ve şiddet kavramlarının birlikte ele alınması ya da kolonyalist şiddetin karşısına anti kolonyalist ve ‘özgürlük için şiddeti’ koymak imkânsızdır. Bunu yaptığınız zaman vazgeçtiğiniz şeyin özgürlüğün ta kendisi olduğunu bilmek zorundasınız… Ölme ve öldürme gibi en temel insani davranışlar rasyonalize edilerek haklılaştırılma süreçlerine tabi tutulduğu zaman, hâlâ birilerine her türlü savaşın ve insan öldürmenin ne kadar kötü bir şey olduğuna dair mantıklı açıklamalar yapmaya ve teorik referanslar üzerinden pozisyonlarımızın haklılığını anlatmaya çalıştığımız zaman zaten söz çoktan bitmiş ve bizler saçmalamaya başlamışız, vicdanlarımızın seslerini duymamıza engel olan bir akıl tutulması durumuna hep birlikte teslim olmuşuz demektir.”

Bu sözlere ilave edeceğim hiçbir şey yok.

 

Aslında Ramazan Kaya, şiddet konusundaki hatalı belirlemelerine rağmen yazının sonlarında çok önemli ve doğru bir saptama yaparak şöyle diyor: “Sivil itaatsizlik eylemleriyle, doğrudan demokrasi deneyimlerini geliştirmek ve bölgede özyönetimci bir sosyalizmi yaratmak idealiyle, militarist devlet şiddetine boyun eğdirmek ve devletle cepheden savaşmaya olduğu gibi devam etmek stratejisi artık derin bir uzlaşmazlık arz etmektedir. Kürt siyasal hareketindeki özgürlükçü yönelimle, politik aktörlerin hareket üzerindeki hegemonyası arasındaki makas gittikçe açılmaktadır.”

Buradan Ahmet Sezer’e geçiyorum. Ahmet Sezer, tamamen katıldığım bir şekilde, Kürt bölgelerinde başlayan demokratik özerklik hareketini desteklemekte ve demokratik özerkliği komünalist bir yönelim olarak görmektedir. “Parlamenter rejimin insanların gözünde açık bir teslimiyet krizi yaşadığı bir zamanda bu komünalist damar radikal politikanın en büyük gücü olacaktır.”

Bu noktada söyleyeceğim, Ramazan Kaya’nın son saptamasına yeniden atıfta bulunarak, şudur: Kürt hareketi bir yol ağzındadır. Silahlı mücadeleyi kullanarak parlamenter iktidara katılmanın yollarını aramak mı, yoksa silahlı mücadeleyle birlikte parlamenter alanı da terk ederek radikal ve kitlesel bir demokratik özerklik hareketinin fiili örgütlenmesine girişmek mi? Hangi yol daha özgürlükçü ve daha devrimci?

Ha şöyle be, gerçekten tartışılmaya değer sorunlar varmış.

Qijikareş’in kulaklarımızı tırmalayan sesiyle kendimize geldik!

 

Gün Zileli

17 Şubat 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI