Ceza Sömürgesi ya da Uzun Bıçaklar Gecesi…

 

Kafka’nın Ceza Sömürgesi adlı uzun öyküsü zamanında beni çok etkileyen bir öyküydü. Ne var ki, insanın sırtına iğnelerle suçunu yazan o korkunç aletin dışında pek bir şey kalmamış aklımda. Hayalimde bu korkunç işkence ve ceza aletiyle devlet hep bir arada yer almıştır yıllarca. Ama hatırlamam gerekiyordu. Vikipedi’de Ceza Sömürgesi ile ilgili olarak şöyle bir tanımlamaya rastladım:

Mahkûmu bir gün içinde, yavaş yavaş öldüren; suçluyu, sırtına cezasını yazarak kan kaybından öldüren bir makinedir bu. Eski komutan ölmüş ve yerine yeni bir komutan gelmiştir. Yeni gelen komutan makinenin işleyişini bilmemektedir; var olan sistemi ve makinenin işleyişini tek bilen kişi ise subaydır. Cezayı belirleyen de subaydır. Cezaya çarptırılan mahkûm ise makineye bağlanana kadar, ne aldığı cezadan ne de yargılandığından haberdardır. Sistemden kesinlikle şüphe edilmemektedir. Subay ise makinenin ceza şeklini çok beğenmektedir. Makine oldukça karmaşık bir sisteme sahiptir, suçlunun cezasını mekânizmasında bulunan iğnelerle, suçlunun sırtına işler ve suçlu yavaş yavaş 24 saat içinde kan kaybından ölür. O günkü suçlunun sırtına ise „Büyüklerine saygılı ol!“ yazılacaktır. Makinenin tek olumsuz tarafı ise sık sık parçalarının değişmesinin gerekmesi ve üzerindeki kanın sürekli silinmek zorunda olmasıdır.

“Subay sistemin kesinlikle devam ettirilmesinden yanadır. Bu yüzden gezginden sistemin güzelliğinden komutana bahsetmesini ister: Ancak gezgin, subaya sistemin değiştirilmesi gerektiğini belirtir. Adadaki yargı sistemini de hiç beğenmemiştir gezgin. Subay bunun üzerine makinenin üzerindeki mahkûmu kaldırır ve makineye kendisi geçer. Makineyi “Adil ol!“ yazısına ayarlar. Makine hiç de subayın düşündüğü ahenkte çalışmaz; gürültüyle iğneler subayın sırtına batmaya başlar, ortalık kan gölüne dönmüştür subay ölürken, gezgin ise bir tekneye atlayarak adadan kaçar.”

Sonuç olarak ceza aleti, onu uygulayanı vurmuştur. Genellikle devrimlerin, “kurtuluş” savaşlarının ve devletlerin vurucu güçleri, bir süre sonra vurulan güç durumuna gelirler.

Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Hiçbir ideolojik ayrım yapmadan en belirginlerinden bazılarını buraya alayım.

Kronstadt bahriyelileri 1917 devriminde devrimin vurucu gücü, Lenin’in “hazır askerleri”ydi. Devrime fanatiklik ölçüsünde inanmışlardı. Öyle ki, 1917 devriminden sonra yapılan Kurucu Meclis seçimlerinde Bolşevik Parti, Sosyalist Devrimci Parti’nin karşısında seçimleri kaybedince, Lenin bu meclisi Kronstadt Bahriyelilerine dağıttırdı. Troçki’nin deyişiyle “devrimin onuru ve şerefi” Kronstadtlılar bir an bile tereddüt etmeden Kronstadt adasından gemi ve motorlarla Petersburg’a geçip Kurucu Meclisi dağıttılar ve kapısına kilidi vurdular.

İç savaşta da kahramanca savaşan ve en zor savaş cephelerine yollanıp bu cephelerde kanlarını akıtan (ve tabii kan akıtan) Kronstadtlılar sonunda baştaki Bolşevik Partisi’nin bürokratik bir diktatörlük kurduğunu, işçi ve köylüleri ezmeye giriştiğini görünce büyük bir hayalkırıklığıyla ama bir an tereddüt etmeksizin yeni bir devrim için ayaklandı ve “devrimin onuru ve şerefi” Krostdatlılar Lenin ve Troçki tarafından ezildi. Sağ kalabilenleri buzların üzerinden yürüyerek Finlandiya’ya kaçtılar.

Her ülkenin kendine özgü koşulları ve güçleri var elbette ama Krostadtlılarla Çerkes Etem güçleri arasında bir benzerlik kurulabilir. Bir anlamda Çerkes Etem de Ankara’daki yeni hükümetin “onuru ve şerefi”ydi. Ankara’ya başkaldıran Padişah yanlılarını her tarafta ezen ve acımasızca cezalandıran (bol bol ipe çekmek de dahil) Çerkes Etem’in “gayrinizami” birliklerinden başkası değildi. Ege’deki Yunan işgalcilerine karşı direnişini de Çerkes Etem çeteleri ve benzeri yerel çeteler gerçekleştirmişti aslında. Anzavur isyanlarını bastırdıktan sonra Ankara’ya gelen Çerkes Etem, Mustafa Kemal ve diğer erkân tarafından kahramanlar gibi ve biraz da korkuyla karşılanmıştı. Daha o zamandan bu silahlı aktif gücün yeni kurulan devletin başına bela olabileceği ve daha fazla güç  kazanmadan ortadan kaldırılması gerektiği düşünülmüştü belki de.

Ve öyle de yapıldı. Yunan işgal güçlerine karşı hiçbir başarılı savaş vermemiş olan Ankara’nın emrindeki Osmanlı kalıntısı nizami ordu, Çerkes Etem çetelerinin üstüne sürüldü ve Çerkes Etem ve adamları canlarını, o zamana kadar kıyasayı savaştıkları Yunan birliklerine teslim olarak kurtarabildiler. Yunanlılara teslim olmasaydılar Ankara hepsini ipe çekecekti.

Almanya’da Hitler’i iktidara getiren esas güç, yakın arkadaşı Ernest Röhm’ün komutası altındaki, “kahverengi gömlekliler” de denen Saldırı Birlikleri (SA) idi. SA’lar yalnızca komünistlere değil, Nasyonal Sosyalizme muhalif herkese karşı terör uygulayarak bir korku ve sindirme ortamı yaratmışlardı. Yani SA’lar, “Nasyonal Sosyalist Devrim”in vurucu gücüydüler ve kendilerine göre idealleri vardı. Militanlarını daha çok küçük burjuvaziden ve yoksul kesimlerden toplayan bu örgüt Hitler’in zenginleri tasfiye edip “ırkçı-eşitlikçi” bir sistem kuracağına gerçekten inanmıştı. Tabii Hitler onların sayesinde iktidara gelip burjuvaziyle ve Reich rejiminin temel direği ordu ile bağlarını pekiştirdikten sonra bu “idealist”lerin (ülkücülerin!) temizlenmesi şart oldu. Çünkü SA’lar bir yandan Hitler’in vurucu gücü olarak teröre devam ederken, bir yandan da “devrimleri”nin ihanete uğramakta olduğu korkusuyla gözlerini Hitler’e ve yeni seçkin kadrosuna dikmişlerdi. Anlayacağınız, “ceza sömürgesi” aletinin iğneleri bizzat rejimin sırtına batmaya başlamıştı. 1934 yılı Temmuz ayında, “Uzun Bıçaklar Gecesi” adı verilen bir hareketle, Röhm başta olmak üzere SA’ların 200 kadar lideri öldürüldü ve SA’lar ortadan kaldırıldı.

Tam olarak buna benzemese de o yıllarda Sovyetler Birliği’nde de, Stalinist rejimin vurucu gücü olan gizli polis örgütü GPU-NKVD’de Stalin iki kez büyük tasfiye hareketine gitmek zorunda kaldı. Bu örgütleri ortadan kaldırmadı ama şeflerini ve kadrolarını ölüme gönderdi: Önce Yagoda, ardından da Yezhov. Ve tabii onlara bağlı binlerce sorgucu, ya doğrudan doğruya enselerinden vurularak öldürüldüler ya da ölüm kamplarına gönderilip oralarda telef oldular. Buna rağmen, Stalin ölümüne kadar, en büyük vurucu aletinin kendisini de izliyor olabileceği kuşkusundan kurtulamamıştır.

27 Mayıs askeri darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) ardında çok daha etkili genç bir subay kadrosunun bulunduğu ve hatta idamların bu gizli cuntanın dayatmasıyla yapıldığı söylenegelir. Bunun o kadar gerçek dışı olmadığı daha sonraki olaylarla ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs’ın esas vurucu gücünü oluşturan ve nispeten daha genç subaylardan oluşan bu gizli cuntanın liderlerinden biri olan Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’teki darbe girişimlerinin ardından yenilgiye uğramış ve o zamanki devlet tarafından, arkadaşı Fethi Gürcan’la birlikte idam edilmiştir. Vurucu güç bir kez daha vurulmuştur böylece.

1970’lerin vurucu gücü, sivil paramiliter “komando” örgütlenmesiydi. 12 Eylül cuntası, bu paramiliter gücün yarattığı ortamdan yararlanarak iktidara gelmiş ve ardından onları da içeri atmıştır.

1980’li ve 1990’lı yıllarda devlet, Kürtlere karşı vurucu güç olarak gizli kontrgerilla çetelerini kullandı. Ordudan, jandarmadan, polisten, itirafçılardan ve eski ülkücülerden devşirilmiş bu kontrgerilla gücü, kontrolden çıkma eğilimi gösterince Susurluk’ta başlayan bir süreçte devlet tarafından kısmen tasfiye edildi, kısmen de denetim altına alındı. Tasfiyeye karşı direnen vurucu güç unsurları bundan sonraki süreçte “Ergenekon” davasına (Veli Küçük, İbrahim Şahin) aktarılarak içeri atıldılar.

AKP-Devlet, özellikle son beş yıllık süreçte vurucu gücü, olağanüstü yetkili mahkemeler aracılığıyla önemli ölçüde yasallaştırdı ve böylece yeni bir vurucu güç oluşturdu: Yargı-polis. Yani kısacası, vurucu güç “illegal” değil, “legal” olacaktı.

Ne var ki, yasal da olsa vurucu güç vurucu güçtü ve bu makinenin de iğnelerini günün birinde bizzat rejimin en başındaki siyasi iradenin sırtına batırmaması için bir sebep yoktu.

Bugün yaşanan olay budur. Şimdi iktidar, vurucu güç aygıtını acil atamalar ve yeni yasalar yoluyla yeniden tam denetimine almaya çalışıyor.

 

Gazetelerde “cemaat-AKP” çelişmesi yorumlarından geçilmiyor. Doğrudur. Böyle bir çelişki olduğu ayan beyan ortada. Hatta bu çelişkinin uçları İsrail’e kadar bile uzatılıyor. Bu da olmayacak şey değildir. Ama gözden kaçırılan önemli bir şey var. Burada oldukça “yapısalcı” bir yorum yapmak istiyorum. Bu tür çatışmalarda kişiler veya siyasetler belirleyici değildir. Belirleyici olan, kurumların kendileridir. Yani kim hangi kuruma sahipse onun gereğini yapar, onun siyasetini yürütür. Yani sabit ve değişmez siyasetler yoktur. Dolayısıyla herkes başında bulunduğu kurumun o andaki isteklerine ve iradesine göre “şahin” de olabilir, “güvercin” de, hatta duruma göre her ikisinin karışımı da olabilir. Bugün yargı-polis, kendine biçilen fonksiyonun gereğini yapmaktadır. Dolayısıyla bu kurumlarda kim ağırlıktaysa o, “şahin” rolünün gereklerini yerine getirecektir. Ama aynı siyasi eğilim, diyelim ki, hükümetin başı rolünü üstlendi, bugün hükümetin başı rolündekiler de yargı-polisin fonksiyonlarını üstlendiler. Bu sefer aynı şahin rolünü onlar oynayacaktır.

Yani kısaca söyleyecek olursak, biz ezilenlere düşen, “şahin”lere karşı “güvercin”leri daha olumlu bulmak ve örneğin Cengiz Çardar’ın yaptığı gibi, bir futbol maçı taraftarı havasında “güvercin” taraftarlığı yapmak değil, o işkence aletini toptan kırıp yok etmektir.

Görmüyor musunuz, o korkunç alet her allahın günü iğnelerini derimize daldırarak sırtımıza “terörist” diye yazıp duruyor.

 

Gün Zileli

12 Şubat 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI