Hobsbawm’ın Parıltıları mı Gün Zileli’nin Keçi Boynuzu Misli Çiğnedikleri mi? (Fikret Uzun)

 


HOBSBAWM`IN PIRILTILARI MI GÜN ZİLELİNİN KEÇİ BOYNUZU MİSLİ ÇİĞNEDİKLERİ Mİ ?
Gün Zileli, Eric J.Hosbawm’ın anlattıklarını, iştahla yemek üzere oturulan ama hayal kırıklığı ile keçiboynuzu çiğnemeye mahkûm olunan bir durumun müsebbibi olarak resmettikten sonra, böyle bir durumdan ille de bir lezzet çıkarmak pahasına, önüne konulanı inatla çiğnediğini ve sonunda dişe dokunur birkaç düşünce ve saptama bulduğunu ve bunların da, önemli bir tarihçi olan Hosbawm’ın, bilgi ve tecrübe dolu olmasına rağmen, İnsicamdan ( tutarlılık) yoksun mırıldanmalarla kitabına yansıttığı toplam ifadelerinin içinde, eksik yanları da olsa, birkaç lezzetli ve parıltılı ifade olduğunu belirterek bunları düşünmemiz için önümüze koyuyor.Gün Zileli’nin bu tür çırpınışları, Türkiye’ye döndüğünden itibaren ayağının tozuyla başlamıştır. Yeni değildir yani. Sanki İsveç ya da İsviçre’den, her neresi ise, burslu olarak yıllarca ikamet ettiği bir kapitalist ülkeden Türkiye’ye Anti-sovyetizm yapmak üzere gönderilmiş gibi, gelir gelmez, Lenin’e sataşıyor, Hızını alamıyor, Stalin’e sataşıyor, bu sataşmalara fazla ses verilmezse, ey ahali duymuyor musunuz, “Sovyet Marksizmi bütün kötülüklerin anasıdır! ” demeye getirdiğini anlatmaya çalışıyor, bu da yetmiyor, Stalin ile Mustafa Kemali, o da yetmiyor, Hitler’i aynı kategoriye sokuyor, böylece bir çırpıda burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasiyi aynı renk ve tonda boyayarak, en çarpıcı ve gerçekçi resmi ortaya çıkardığının kabul edilmesini istiyor. Daha da ileri gidiyor, sosyalist demokrasinin gideceği yerin eninde sonunda Hitlerin gittiği yer yani Faşizm olduğunu, araya, bu eleştirel övgüsünün içine de serptiği “insicam” misli sözcükler koyarak süsleyip, insanları ikna etmeye çalışıyor.Evet, Gün Bey, bu güne kadar hep bunları yaptı ve görünen o ki, bundan vazgeçmiş görünmüyor. Oysa gerçeklerin Gün beyin dediği gibi olmaması bir yana, herkes merak ediyor ve “ bu gün bu toprakların temel sorunu bu mudur ki, Gün beyin iki lafından biri Stalin’in günahları, o olmazsa Lenin’in erken devrimini veya devrim sonrasındaki proletarya diktatörlüğünü mahkûm etmeyi, o da olmazsa veya hepsini aynı yazı içinde ele alarak, Sovyet Marksizm’inin ve sosyalizminin dünyanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu temcit pilavı gibi tekrarlayıp duruyor “ diyor ve eminim bu soruyu kendi kendine de olsa sordukları anda, asıl temel sorunu düşünmeye başlıyorlar.

Bu anlamda Gün Zileli’ye aslında teşekkür ediyoruz, temel sorunun üzerini örtmek için diline doladıkları ile bilmeden ve istemeden temel sorunun üzerindeki örtülerin kaldırılmasına önayak olmuş oluyor.

Gün Zilelinin okuduğum, Fikret Başkaya ile birlikte yazdıkları bir yazısı nedeniyle ki, bu yazıyı okuyan ve bu yazıyla birlikte Zileli‘ ye her türlü övgüyü sunan aklı başında, onca ideolojik şaşırtma ve uyutma içerikli saldırılara karşın sıradanlaşmamış olduğu gibi, özünün de yerinde durduğuna inandığım bir arkadaşım tarafından tarafıma gönderilmiş olan bir yazı idi, aklıma yine Engels gelmişti. Engelsi ikinci hatırlayışım oluyordu.

İlk aklıma geldiğinde, Fikret Başkaya’nın, sanırım, “Çürüme Kokuşmaya Dönerken“ başlıklı yazısı ile karşı karşıya idim. Gün Zileli ile birlikte yazdıkları “Devrimi Yeniden Düşünmek” başlıklı yazı ile karşılaşmam ikinci hatırlayışım oluyordu. Böylece, Fikret Başkaya’nın yazdıklarını eleştirmek üzere yazdığım ve başlığını da “Anti-Fikret Başkaya’lar “ şeklinde koyduğum yazının arkasından Anti-Dühring’i ve bu eleştirel çalışmasında Engels’in yöntemini hatırlayarak, Başkaya’nın Gün Zileli ile birlikte dediklerine karşı da bir Dühring eleştirisi ortaya koymaya çalıştım. Arada yine Başkaya’ya ait bir yazıdaki ifadeler nedeniyle ortaya koyduğum eleştiriler vardı. Neticede Zincir yazılar oluştu ve başlangıçta kimse itibar etmemekle birlikte, bu gün geri dönüp baktığımda bu eleştirilerimle pek çok kişinin ilgilendiği görülmektedir.

Fikret Başkaya’nın yazısını ilk okuduğum anda bu eleştirel yolu denemeyi istemiştim. Yani Anti-Dühring yaklaşımı ile eleştirmeyi denemek istemiştim. Ama bu o kadar kolay görünmüyordu ilk niyetlendiğimde; birincisi, Fikret Başkaya’nın söylediklerinden, sırf onun ismi ve bulunduğu konum nedeniyle etkilenecek ve koşulsuz ikna olacak pek çok aklı başında insan vardı ki, bu hepsinin eleştirim nedeniyle bana hışımlanacağını peşin peşin gösteriyordu; ikincisi o,kimileri gibi olmasa da, pek çok kimse için yine de ismi önde giden bir sol kimlik olarak görünüyordu. Özcesi ortada “Fikret Başkaya’yı tanıyorum, öyleyse dedikleri doğrudur” yaklaşımı bu çevrede hâkim yaklaşımdı. Ne yalan söyleyeyim, ben de, eleştirime konu olan yazısını okuyana kadar, diğer ismi önde giden sahte sol gömleklilerle aynı yerde anmıyordum kendisini. Üçüncüsü, Özgür Üniversitenin öğretmenlerindendi. Bunlar, benim için de, Engels’in Dühring’i eleştirmesi ona bir ekşi elmayı ısırmak gibi geldiyse, bir ekşi elma ile karşı karşıya olduğumu gösteriyordu. Isırmasam, içime sindiremeyecektim, ısırırsam, ekşiliğinden dilimin ne kadar kamaşacağını kestiremiyordum. Üstelik Fikret Başkaya’ya konduramıyordum da. Yani belki de ben yanlış anlıyordum. Onca hışmı göze alabilir miydim kestiremiyordum? Neticede bu ekşi elmayı, diğer bütün ekşi elmaları ısırmak anlamında, ısırmaya karar verdim. Ne olabilirdi ki, eksiğim veya yanlışım olursa, illaki birileri çıkar düzeltir ve ben de netleşmiş olurdum. Ama ne düzelten çıktı, ne eleştiren, ne de ses veren. Herkes sağır olmuştu sanki. Herkesin kafasına hapsettiği bir sırrı ortaya koymuştum ama dokunulmaza dokunduğum için sükût altından da değerli olmuş idi. Sonra bir daha, ardından bir daha anti-dühring denedim ama kimseden çıt çıkmadı. Bunun “sessizlikle öldürmek” diye anılan, eleştirileri savuşturmanın bir yöntemi olduğunu düşünmüştüm.

Böylece Gün Zileli’ye dayandı eleştirilerim. Bu sitede de paylaştığı, “Üç Diktatörlük Türü…” başlıklı yazısına, yine bu sitede” Gün Zileli Dühring’liğe Devam Ediyor Hala “ başlıklı bir eleştiri yazısı yazdım. Eleştirim, değerli Hasan Çamlı arkadaşın benimkinin yanında oldukça kısa ve öz olan eleştirilerinden hafif kalmıştı. Gün Zileli, ne bana ne de değerli Hasan Çamlı’ya cevap verdi. “Eleştirinizi hak etmiyorum” bile dememişti.

Ama ısrarla ,yukarda kendisi için verdiğim hükmün doğruluğunu kanıtlarcasına yalan- yanlış benzetmelerle Anti- sovyetizmi elden bırakmadığını göstermeye devam etmesi bir yana, günümüzde olanları da çok sinsi biçimde çarpıtıyordu.“Savcılar, Troçkist-Buharinist Terörist Ergenekon örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip”!!! Başlıklı yazısı da bu tür bir yazı idi ve Bu sitede de paylaştığı ama başka bir yerde karşılaştığım bu yazıda ifade ettiklerini ,”HÂLÂ MI ANTİSOVYETİZMDESİNİZ GÜN ZİLELİ SİZ HİÇ BÜYÜMEYECEK MİSİNİZ?” başlığını koyduğum bir yazı ile eleştirmiştim ve yine de Gün Zileli’den bir ses gelmemişti. Başka kimseden de eleştiri almadım. Sanki hala, herkesin bildiği ve kafasının içine hapsettiği bir sırrı ortaya döküyordum ama kimse bu sırrı bildiğini açık etmeye yanaşmıyor gibiydi.

Aynı konuyu binlerce kez çiğneye çiğneye anlattıklarına keçiboynuzu tadı vermiş olan Gün Zileli, şimdi ünlü bir tarihçinin çözümlemelerinin yer aldığı kitabında söylediklerinin tümüne keçiboynuzu tadı vermeyi ihmal etmemekle birlikte, içinden çekip aldığı birkaç ifadenin yüzü suyu hürmetine bu keçiboynuzunu çiğnemeye katlandığını söyleyerek, bu ifadelerin, eksikliklerinin altını çizmeyi de ihmal etmeden, en lezzetli ve pırıltılı düşünce ve saptamalar olduğunu ilan etmekten kendini alamıyor. Bu pırıltılı düşünce ve saptamalara baktığımızda ise, gördüğümüz, Gün Zileli’nin öteden beri çiğnediği keçiboynuzu tadındaki bayatlamış ve bir o kadar da iflas etmiş düşünce ve saptamalar oluyor.

Hosbawm’ın, “Ekim devrimi sonrasında, başka ülkelerdeki devrimcilerin Bolşevik örgütlenme modelini benimseme, iradelerini Bolşevik bir enternasyonale (nihayetinde SBKP’ ye ve Stalin’e) teslim etme kararı, sadece doğal bir coşkudan kaynaklanmıyordu; aynı zamanda, bütün alternatif örgütlenme formları, strateji ve taktiklerin aşikâr başarısızlığından da ileri gelmekteydi. Lenin başarılı olurken, sosyal demokrasi ve anarko-sendikalizm başarısız olmuştu. Dolayısıyla, başarı reçetesini uygulamak akla yatkın görünüyordu.” Yollu ifadesinden çıkardığı pırıltı ile Gün Zileli, Stalinizme düşmanlığına, Stalinin çoktan öldüğü ve Anti-Stalinizmin çoktan iflas eden bir Anti-Sovyetik saldırı olduğunun daha bir netlikle görüldüğü zamanda bile devam ettiğini bir kez daha gösteriyor ve keçiboynuzu tadında yazılar yazan bir yazar olsa da, Anti-Stalinist hummasına ünlü bir ortak bulmuş olmanın coşkusunu yaşadığını da gizleyemiyor; “ihtiyatlı” bir biçimde, bu “pırıltılar” vesilesi ile daha doğrusu bu “pırıltılı” saptamalar üzerinden, Lenini olumsuzlamayı, Anarko-Sendikalistleri olumlamayı görev biliyor. Çünkü şimdi, düzen için, ufukta görülen veya kıpırtısı duyulan ve tam da Sovyet sosyalizminin renginin pırıltısını taşıyan öfkeli yükselişi, sendikalizmin dar alanlarına hapsetme zamanıdır.

Öyleyse kimi eksikleri olsa da, Anarko Sendikalistler, Türkiyenin ve dünyanın ihtiyacı olan ve Leninin, “Bürokratikleştiren, katılaştıran ve giderek devrimi yapan kitlelerden koparan teorisi “ nedeniyle, yani Bolşevik parti nedeniyle ve onun uyguladığı Proletarya Diktatörlüğü nedeniyle hep uzak kaldığı “doğru” yollar, dolayısıyla kendisinden sonra geçen uzun yılların sonunda Leninin yolunun yanlış olduğu anlaşılsa da, bundan sonraki uzun yıllar, bu yanlış yol ile geçen uzun yıllardaki tahribat nedeniyle yeni yol arayışları ile geçmiş ama bir türlü bulunamamış olan bu yeni yolları, şimdi anarko-sendikalistler sunabilme noktasına gelmişlerdir.

Evet, Gün Zilelinin çiğneye çiğneye keçiboynuzu tadında sunduğu pırıltılı saptama budur. Bu, Gün Zilelinin muradı mı acaba, hiç sanmıyorum, ancak, değerli Hasan Çamlı’nın ifadesiyle “Anarşizmi ne kadar algılayıp, ne kadar savunduğu” bile tartışılır olan Gün Zileli’nin geçmişindeki anarşist kimliği, bu lafızları onun dilinden daha inanılır hale getirebilir diye düşünülüyor. Üstelik Gün Zileli, zafer kazanmış olduğu gerçeğini teslim ettiği halde, Lenin’in Yolu’nun, kırk yıl sonra yanlış olduğunun anlaşıldığına vurgu yapıyor.

Herhalde bu tarihi periyodu rastgele vermemiştir, çünkü anlaşılan o ki, Lenin’in yolunun yanlış olduğu (dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır, “Lenin’in yolu doğruydu ama Stalin bu yolu değil, başka yolu seçti “demiyor, “Leninin yolu yanlıştı “diyor.),Stalinin ölümünden sonra fark edilmiştir. Gün Zileli, Muhtemelen doğru yol arayışlarını Kruçevle başlatıyor.

Ama Gün Bey, Lenin’in yolunun yanlış olduğunun anlaşıldığını bir periyodun sonuna götürerek ilan ederken, hem o periyodun sonunda ve hem o peryotdan itibaren Gorbaçov’a kadar, Gorbaçov dâhil, liderlerin yarım ağızla olduğu kısa süre sonra anlaşılsa da yolumuz Stalin’in yoludur yollu konuşarak ama Yolumuz Lenin’in yoludur yollu konuşmayı hiç bırakmaksızın yola devam ettiklerini ilan etmekten vazgeçmediklerini görmezden geliyor.

Bütün sorun, tekellerin, emperyalist kapitalistlerin, kendilerini son derece güvende hissetmeleri gereken bir zamanda Sovyet Marksizminden dolayısıyla Leninizm’den, yani Lenin’in çıkarılamadığı Marksizm’den ve elbette Sovyet sosyalizminden ölümüne korkuyor olmasıdır. Başka ifadeyle korkularının depreşmiş olmasıdır. Böylece Gün Zileli gibiler, emperyalist kapitalistlerin korkularını hafifletmeye çalışmanın adı olarak önümüze düşüyor. Onların korktuğu noktalardan gelecek hücumları,sendikalizmin dar yollarına hapsetmek için geniş yollar açmaya çalışıyorlar. Amerika’daki Wall Street eylemcilerinin eylemlerine sinen de bu dar yolları açarak, genişlemeye yüz tutmuş ve emperyalistlerin korkulu rüyası olan yollara giden kapıları kapatmak içindir. Gün Zileli bunu çok iyi görüyor ve burada, bu yolda hüner göstermeye işaret ediyor. Yoksa keçiboynuzu tadında yazan bir yazarın dediklerine, sadece kendine göre, yani göstermek istediği hünere malzeme yapmak üzere, birkaç pırıltılı saptama bulmak için tahammül etmesi düşünülemezdi. Üstelik o pırıltılı dediği saptamaları da bütünüyle beğenmiyor.

Gün Zileli, anarşizmi yükseltme denemesini, Hosbawm’ın başka bir pırıltısında da göstermeye çalışıyor. Hobsbawm’ın,1968 ayaklanmalarında parlayan yıldızın anarşizm olduğundan hareketle, bunu “…Bürokratikleşmiş otoriter devletin ifadesi olan Stalinizmin aşırı büyümesinin, proletarya diktatörlüğünü kaçınılmaz olarak salt diktatörlüğe dönüştüreceği yönündeki Bakuninci iddiayı haklı gibi gösterdiği…” yollu ifadesiyle sevinç çığlıkları atıyor. İşaret yine aynıdır, Proletarya diktatörlüğünün eninde sonunda parti ya da devlet diktatörlüğüne dönüşeceğini bunun dışında bir yol aramak gerektiğini, bunu da en haklı biçimde anarşistlerin gördüğünü ve yapabileceğini kanıtlamaya çalışıyor.

1968 ayaklanmalarının ise, gerçek tahlili ile ilgilenmiyor, ilgilendiği, daha doğrusu ilgilendirmeye çalıştığı, bu gün Tekellerin, ABD-AB emperyalizminin çaresizliğinin çareye dönüştürülmesi için, bu çaresizliğini daha artıracak olan ve ezilen, sömürülen kategorisindeki sınıfların çaresini açığa çıkaracak ve yükseltecek olan çarelerin önünü kapatmak demek olan yolları, ezilen ve sömürülen kitleler için çare olarak göstermeye çalışıyor. Çare arayışında egemen sınıfların yanında olduğu, işaret ettiği isimlerden de belli olmakla birlikte, bu gün temcit pilavı gibi önümüze koyduğu kin ve nefreti ile açıkça gösteriyor. Kin ve nefreti, hep Leninizm’e yani Sovyet Marksizmine olmuştur. Dolayısıyla Avrupa Marksizminin cephesinde, Sovyet Marksizmini tarihten kazımanın şövalyeliğine soyunmuştur. Türkiye’ye dönüşünün esbab-ı mucizesini burada aramak gerekiyor.

İşte Gün Zileli’nin, onca zahmete katlanıp, lezzetsiz bir yemeği keçiboynuzu tadında çiğnemeyi göze alması, kin ve nefretine bir kaç dayanak bulmak, en azından bu dayanağın varlığını ikna etmek üzere, çiğnemekten yorulmadığı Stalin’e ve onun üzerinden Leninizm’e duyduğu kin ve nefreti biraz daha çiğnemesine vesile yapmasına yarayacak birkaç ifade bulmak içindir. Böyle olduğu apaçık görülmektedir.

Stalinizmin ilk defa Troçki tarafından ve Leninizm’in karşıtı politikalar anlamında kullanıldığını söyleyenler olmakla birlikte, “kişisel iktidar rejimi”,”kitlesel baskı rejimi” gibi nitelemelerin de yaygın olduğu biliniyor. Ama en yaygın ve üzerinde fikir birliği sağlanmış niteleme,“Stalinizmin, tek bir diktatörün keyfi bir biçimde ve herhangi bir parti organı tarafından denetlenmeksizin yönettiği, Marksist-Leninist dogmanın biricik yorumcusu olduğu ve etrafının kendi kişiliğine tapınmayla çevrili olduğu tek kişi diktatörlüğü.” Şeklinde anlamlandırılmasıdır.

Oysa bu nitelemelerin hiç birisi gerçeği yansıtmamaktadır, bu nitelemelerin üzerinden yükseltilen Anti-Stalinizm ise gerçekte, anti Leninizm’in, anti sovyetizm’in ve her ikisi üzerinden kolaylaştırılan anti-komünizm’in bir biçimi olmaktadır.

Şu açıklıkla görülen ve bu güne kadar hep görmezden gelinen üç somut gerçek, Stalin’in Sovyet düzeninin kuruluşunda olabilecek en yüksek başarıyı gösterdiğini (o kadar öyle ki, O olmasaydı, Lenin’in adına yazılan Ekim devriminin başarısı ile kurulan işçi sınıfının düzeninin değil yetmiş yıl, 7 yıl bile yaşayamayacağı birçoklarınca dile getirilmektedir), görmemize yeter.

Birincisi, Stalin, Sovyet sosyalizmini NEP çukurundan, NEPi tam da Lenin’in öngördüğü gibi, zorunlu ama geçici bir politika olarak, yani sosyalizmin kalıcı bir politikası haline getirmeden, uyguladıktan sonra çıkarabilen bir liderdir.

İkincisi ve en önemlisi Leninin formüle ettiği ve tek ülkede sosyalizmin karşı karşıya kaldığı tarihsel koşulların pratiğinin ki, NEP de böyledir, zorlamasının ürünü olan Barış İçinde Bir Arada Yaşama Politikasıdır. Bu politikayı, Stalin tüm geçici karakterinin bilincinde olarak, emperyalizmden beklenen saldırıyı olabildiğince geciktirmeye çalışmakla beraber sonunda öngörüldüğü gibi, emperyalizmin saldırısı gerçekleşmiş ama Stalin’in ve tüm Sovyet halkının özverisi ve cesareti ile Bu Hitler faşizmi ile kendini göstermiş olan saldırı püskürtülmüştür.

Üçüncüsü, yine Lenin’in “Dognati Peregnata” politikasını en kusursuz biçimde uygulamış ve mujikten işçi çıkarmanın zorlukları ile baş etmesini bilmiş ve Batının sanayideki gelişmişliğini yakalayarak geçmeyi önemli oranda başarmıştır. Tabii bütün bunların sosyalizm açısından bir fiyatı vardır ve bu fiyat fazlasıyla ödenerek, Stalin sonrası politikaların harcı olmuştur ve hiçbir Anti-Stalinist çokbilmiş, bu üç sosyalizmin doğasına aykırı politika konusunda eleştiri getirmemiştir. Oysa Sosyalizmde uygulanan kapitalizan politikalar, bunlardan ibaret olmasa da, bunlar en önemli sapmalara açık politikalardır ki, Stalin sonrasında bu politikaların sosyalizmin kalıcı politikaları haline getirilmeye çalışıldığı bilinmektedir.

Burada bir Stalin güzellemesi yaparak Gün Zilelinin Anti-Stalinist hummasını eleştirirken eleştirimi güçlendirici dayanak yaratmaya çalışmadığımı belirtmek isterim. Göründüğünün aksine ben Gün Zileliden çok daha fazla Stalin’e eleştirel bakıyorum, ama bu bakışım bir Stalin düşmanlığı ile beslenmiyor.

Stalin gerçek anlamda ve sosyalist bakış ile eleştirilecekse, eşitlik kavramına yaklaşımı ve yaklaşımının tümüyle pratiğin zorlamasından kaynaklanmasına rağmen, bu pratiği bir teori haline getirmeye çalışması eleştirilmelidir. Hoş bu durumda bile Stalinin bunu pratiğin zorlaması karşısındaki çaresizliğine çare olarak yaptığı gerçeğine yani sorunun becerili iş gücüne daha yüksek ücret vermek zorunluluğundan kaynaklandığına ulaşmak zor olmayacaktı, başka ifadeyle sorun, mujikten bozma işçinin bilinçlice olmasa da, burjuvaca yaklaşımla kapitalizmin değer yasasında diretmesi olduğuna ulaşmak zor olmayacaktı ve üstelik kapitalist toplumdan çıkıştan hemen sonraki aşamada bu eksikliklerin kaçınılmaz olması söz konusudur ama bu yaklaşımın yine de sosyalizmin doğasına uygun olmadığını göstermek gerekiyordu. İşte gerçek eleştirel bakış budur ve ilerleticidir. En fanatik Stalin muhalifleri bile bu noktayı hep görmezden gelmiştir, çünkü Stalin’i eleştirmeleri ve hatta bütün kötülüklerin anası saymaları, sosyalizme gösterdikleri hassasiyetten değildir, tam tersine muratlarına engel olan bir anlayışı temsil ettiği içindir ki, eşitlik ilkesi de muratlarındandır, çünkü Stalin düşmanlarının ki safça bu trene binenleri ayırıyorum, hepsi gerçekte birer kapitalizm özlemcisidir. İlerlemek istemiyorlar, Kapitalizmde kalmak istiyorlar, ilerlendi ise, birilerini ya da bir şeyleri bahane ederek kapitalizme dönmek istiyorlar. Anti-Stalinizm, bahaneleridir.

Bu eleştirel çözümleme ile vardığımız nokta ise daha öğreticidir, taze işçi düzeninde, mujikten devşirme işçi için henüz çalışma, yaşamın temel ihtiyacı olmaktan uzaktır. Çalışma bir küçük burjuvada, bir köylüde olduğu gibi, yaşamı sürdürmenin aracıdır, bunu ise sosyalist toplum otomatik olarak sağlıyor ama mujik bunu görmüyor, ya da görmek istemiyor.

Bu durumun ortaya çıkması ile bunun bir sorun olduğunu ortaya koyarak, tıpkı NEP de yapıldığı gibi, bir süre için, bu sorunu çözmek üzere, geriye adım atılması ne kadar doğrudur veya ne kadar yanlıştır, işte eleştirel bakışın asıl ortaya çıkardığı sorun budur. Asıl üzerinde durulması gereken burasıdır. Ama eleştiri böyle yapılmıyor, tarihi yargılamak için yapılıyor. Oysa tarih yargılanmaz, tarih anlaşılmaya çalışılır. Eleştirel bakışın anlamı budur. Fakat böyle bakmayanlar için Eleştiri, geriye yani kapitalizme dönüş özlemini veya kapitalizmde kalma inadını canlı tutmanın bahanesidir.

Diğer yandan, barış içinde bir arada yaşama ve sosyalizme barışçı yoldan geçme ilkesi bütün dünyadaki komünist partilerine Hruşovla ve 20. kongre ile temel ilke olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır ki, Gün Zileli,1968 isyanlarından anarşistlere pay çıkartmaya çalışırken, Fransız komünistlerinin, barış içinde bir arada yaşama ve barışçıl yolla sosyalizme geçme politikalarına saplanıp kalarak, bunun doğal uzantısı olan ve daha ikinci savaştan önce Komintern politikalarının tersine hareketle başlattıkları proletarya diktatörlüğünden kaçışı, en temel politika yapmalarını ve bunu Leninizm’in karşısına “yeni ve başarı getirecek bir yol” olarak koymalarını ama ilerleyen zamanda, sosyalistlerle komünistlerin ortak programı çerçevesinde iktidara iki kez gelmelerini ama ne tekelleri yenmeyi, ne de barışçıl yolla sosyalizme geçişi başardıklarını, aksine ortak programı da unutup, tekellerin koltuk değneği durumuna geldiklerini unutmuş görünmektedir, yani Gün Zileli’nin öyle ya da başka türlü işaret ettiği yeni yollar, hep iflas etmiş ama şunu açıkça göstermiştir, Leninizm’e, Sovyet Marksizmine karşı olarak öne sürülen yeni yolların hepsi aynı yere bağlıdır ve bu yer, Sovyet Marksizmini yani Leninizm’i en yaygın ifade ile Marksizm-Leninizm’i tarihten kazıma poltikalarının karargâh kurduğu yerdir yani emperyalizmin ideolojik şaşırtma laboratuarlarının merkezidir. Tarihin Sonu tezinin piyasaya sürülmesi aynı merkezdendir.

Ancak bu o kadar kolaylıkla başarılacak bir mücadele olmadığı için, yani ne yaparlarsa yapsınlar sosyalist mücadelenin hücumu ile karşı karşıya kalacaklarını bildikleri için, ya yolları tıkıyorlar ya da başka yollar açarak hücumun kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Başka yolların en önemlisi ki,”yeni yol” derken Gün beyin muradı da bu yöndedir, özü ekonomizm olan Avrupa Marksizm’ini büyütmeye çalışmalarıdır.

Bu da, işçi sınıfının önüne kapitalist kalkınmanın demokratik yolunun konmasıdır, yeni yol bu oluyor ve başka diğer bütün yollar bu yola çıkıyor. En devrimci iş, kapitalizmin hatalarını bulmak ve bunları düzeltmek için mücadele etmek oluyor. Bu da eninde sonunda sınıf mücadelesinden uzaklaşmayı, sonunda da,” tarihin sonu” tezine kapılanmayı getiriyor. Böylece sınıf mücadelesinden vazgeçmek meşru oluyor. Bunun uzantısı ise, emperyalizmin adil bir uluslar arası düzen kuracağına inanmayı getiriyor. Toplumsal dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde güç ve şiddet kullanımını temsil eden Stalin düşmanlığı veya Destalinizasyon kampanyası bunun için gerekli oluyor. Avrupa Marksizmini yükseltmek için, Stalini veya Stalinizmi Sovyet tarihinden ve düşüncesinden çıkarmak gerekiyor. Bu kotarıldıktan sonra ve eş zamanlı çabalarla sıra Leninizm’i yani Sovyet marksizmini tarihten kazımaya gelecektir ki, bu Avrupa Marksizminin ve emperyalizmin uluslararası planda adil bir düzen yaratabileceği düşüncesinin topyekûn zaferi olacaktır. Bunun için de ilk önce ekonomizmin, sosyalist düşüncenin daha doğrusu, Sovyet marksizminin önüne konması ve “hakiki Marksizm” olarak benimsetilmesi gerekmektedir. Bunlar gel gitler yaşanarak sırayla veya harmanlanarak bir bir sahneye konulmaktadır.
İşte Gün Zileli de, bu sahnelerden birinde üzerine düşen rolü oynamak için hüner gösteriyor. İş, Gün Zileli çerçevesine dayandı ise, hepsi budur, yani Gün Zileli, sosyalist iktidar atının önüne, ekonomizm arabasını koşmaya çalışıyor.

Avrupa “Komünistleri”nin ortak düşüncesi, Marksizm-Leninizm’in Stalinizm olduğu yönündedir ve bütün oklar önce bu noktaya atılacaktır, buraya isabet eden oklar eninde sonunda Leninizm’i de Marksizm-Leninizm’i de vuracak ve dünya sosyalist düşüncesi Avrupa Marksizmine kalacaktır. Böyle düşünüyor, böyle hareket ediyorlar.

Örneği Gün Zileli de cisimleşmiştir, yatıp kalkıp ve kendini bildi bileli, Anti, Stalinizm dua ediyor ama asıl duası iktidarsız bir sosyalizm içindir ve anarşizmi, haliyle ekonomizmi yükseltmesi bundandır. Çünkü Avrupa Marksizmi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ölümcül ve uzlaşmaz karşıtlığın kapitalizmin içindeki değişiklikleri referans göstererek, ortadan kalktığını düşünüyor, Gün Zileli de bunu Anti-Stalinizm üzerinden inandırmaya çalışmaktadır.

Oysa tarihin mantığı gösteriyor ki, “Bu gün hâlâ en çok korkulan ve saldırılan yalnızca ve yalnızca Marksizm’i devrimcileştiren ve yaşayabilir olduğunu, insana en yakışan düzen olduğunu reel olarak gösteren Sovyet Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir ve en çok, Marksizm’in son ve dünyayı değiştirmeye yetmeyen bir teori olduğunu kanıtlamak üzere emperyalizmin bütün ideolojik laboratuarlarında sahte teoriler üretilmektedir ve hepsinin önünde şirin gösteren kulağa hoş gelen ve hemen hepsinde “demokrasi” olan ekler vardır. Sosyalizmden korkanlar, korktuklarını kendi sosyalizmlerine hapsetmek için her yöntemi, her aracı kullanmaktadırlar.” (*)

Gün Zileli eleştirisini burada bitirirken “Marksizm’in bir son söz olduğunu düşünenlere sesleniyorum; Marksizm bir başlangıçtır, yaşadığı tarih dilimindeki ve o zamana kadar biriken insanlığın düşüncesini eleştirel gözle incelemiş ve sonrakiler için dosyalamıştır. Marks ve Engels, tarihe en uzun ve en eleştirel notu kaydedip bu dünyadan dönülmeze göçmüştür. Onu takip eden Lenin olmuştur, Marksizm’i hem zenginleştirmiş hem de devrimcileştirmiştir. Asıl zenginliği politikadadır. Lenin, Marks’ın ve Engels’in, teorik olarak bulup çıkardıkları ve ortaya koydukları gerçekliklerinin, Ekim devrimi ile reel pratiğine kapı açmıştır. Kapıyı kapatmak isteyenlere cevap Stalin’den gelmiş ve böylece sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu reel olarak kanıtlanmıştır. İkinci olarak, belirleyici olanın emek süreci olduğu ve üçüncü olarak, sınıf mücadelesinin tarihin itici gücü olduğu, Ekim devrimi ile başlayıp, kapitalist restorasyonla sona eren Sovyet sosyalizminin bütün doğruları ve yanlışları ile birlikte ve özellikle yanlışlarının yol göstericiliğinde net olarak kanıtlanmıştır. Eğer kanıtlanmış olmasaydı, bir; dünyanın en çok hareketli olduğu bölgelerinde yarım milyar paralı Amerikan askerini beslemesine, onlarca füze rampası ve kalkanı ile kendini garantiye almasına rağmen, hâlâ Ortadoğunun, Kuzey Afrika’nın çöllerine asker yığmak için, ucuz asker aranıyor ilanı vermezdi. İki; Sovyet sosyalizminin yıkılmasının, Stalin’in ölümünün üzerinden onca zaman geçmesine ve tarihin sonu âmin duasının okunması ile tüm sosyalizm düşmanlarına bayram havası estirmiş olmalarına rağmen, Troçkizm ve Anti-Stalinizmin canlı tutulmasından vazgeçilmediği gibi hâlâ canlı ve saldırgan tutulmaya devam edilmezdi. Üç; yıkılmış bir sosyalizme ve sonu gelen bir tarihe rağmen, kulağa hoş gelen şirin mi, şirin eklerle sosyalizm bayrakları imal edilmez, bu bayrağın altına, kapitalistlerden daha yalancı, küçük-burjuvaziden bile kaypak, ateşi görünce hemen eriyen, en küçük bir fırtınada içine girecek oyuk arayanlarla; yani bir parça hümanizm, bir parça insan hakları, bir parça edebiyat eğilimi taşıyan ve insan olsun da çamurdan olsun demeyi en önemli sosyalist pusula belleyen kişicikleri toplayarak sosyalizm olabileceği inancı yayılmaya çalışılmazdı.” (*)

“Gerçek sosyalistler, güvenli yollardan ayrılmak istemeyen kişiciklerden ayrıdır ve tarihin ilerleme çizgisindeki tüm nesnellikleri doğru okumaları nedeniyle tarihin akışının hangi yöne gittiğini gördükleri için, kendilerinden emin ve gelecekten umutludurlar; bu umut ve güven ile insanlığa en çok yakışacak olan sosyalist düzeni kurmalarının engellenemeyeceğinden emindirler. Bu anlamda tarihin son sayfasının olmadığının bilinciyle tarihe kaydederek sosyalistlere bırakılan dosyalar yeniden açılmış ve en fazla deneyimin yanlışlıkların işaretlendiği ve Sovyet sosyalizminden akan yanlışlıklarda olduğu görülmüştür. Şimdi insanlığın hâlâ en bilimsel, en devrimci teorisi olmaya devam eden Marksizm-Leninizm dosyası, dünyayı insana yakışır biçimde değiştirmeye and içmiş sosyalistlerin elinde, en ileri seviyeden sosyalist iktidar mücadelesine başlangıç olacak şekilde geliştirilmeye devam ederek asıl kavganın daha yeni başladığını bütün dünyaya gösteren sayfaları da içine katacaktır. Ondan sonrası, yeniden fışkıran insanlığın elinde büyüyecektir. Sosyalistler bunu biliyor ve buna inanmaktan hiç vazgeçmiyorlar.” (*)

(*) F.U.- “KONGRE GİRİŞİMCİLERİNİN ÜZERİNDE VİETNAM DEVRİMİNİN HAYALETİ DOLAŞIYOR” adlı makaleden

Fikret Uzun

24 Ekim 2011

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI