İçişleri Bakanı Žižek!

Birgün gazetesinin Pazar eki geçenlerde Türkiye’ye gelen Žižek’i konu almış: “Zizek Fenomeni”.

Sungur Savran, Žižek’i “Filozof Meddah” diye buyur etmiş! Ali Şimşek, “Seyreltilmiş Filozof” diye ödüllendirmiş. Suat Hayri Küçük de “Elveda Zizek” diye uğurlamış.

Doğamdan gelen bir konukseverlik, saldırıya uğrayana acıma ve savunma güdüm vardır. Bu sefer de bunu yapayım dedim ama beceremeyeceğim galiba. Çünkü eleştiriler haklı (burada bir duvar esprisini yazmadan geçemeyeceğim: “Dağılın beyler, adam haklı”). Özellikle Sungur Savran’ın eleştiri okları tam yerine isabet etmiş. Ali Şimşek’in yazısının içine konan Žižek fotoğrafı ise, Žižek’in bunu sırf “provokatif” olmak için yaptığını düşünsek dahi yenir yutulur gibi değil: Žižek yatağında uzanmış ve arkasında bahriye subayı kılığında bir Stalin fotoğrafı.

Eleştiriler yerli yerinde olmakla birlikte bir eksiklik var. Žižek’in CNN Türk’teki Cüneyt Özdemir’in programında söylediği şu sözler:

“Siyasetçi bir arkadaşım siyasete girmemi önerdi. Ben de ona, hükümette yer alırsam, içişleri bakanlığı ve gizli polisi isterim dedim. Böyle olmazsa hükümette olmanın ne anlamı var. Bunu anlattığımda bir başka arkadaşım, ‘sen içişleri bakanı olur ve gizli polis sana bağlanırsa ben o zaman ülkeyi terk ederim’ dedi.”

Bir de Haber Türk’te Serdar Turgut’un kendisiyle yaptığı röportajda söyledikleri: “Ben Gulag’lara karşı değilim. Ancak Gulag’lar güler yüzlü olmalı.”

 

Bir Doğu Avrupa ülkesi olan Yugoslavya’da yetişen Žižek demek ki esaslı bir “komünist” eğitim almış.

II. Dünya savaşı sonunda Nazi’lerin yenilgisinin ardından Kızıl Ordu, özellikle Sovyetler Birliği’ne görece yakın Doğu Avrupa ülkelerine girdi. Yalta’da, esasen Churchill’le Stalin arasında gidip gelen bir kâğıtta yazılan, “Romanya %90 size, %10 bize; Yunanistan % 90 bize, %10 size; Yugoslavya %50 % 50” türü bir pazarlıktan sonra Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya, Romanya, Moldovya ve Bulgaristan’ı aldı. Yugoslavya ve Arnavutluk’a Sovyet Kızıl ordusu girmeden, bu ülkelerdeki partizanlar kendi çabalarıyla iktidarı ele geçirdiler. Yunanistan’da, aslında ülkenin %90’ını ellerinde tutan partizanlar, Stalin’in emirleri ve YKP’nin çabalarıyla ezildiler ve Yunanistan batılılara teslim edildi.

Sovyet Kızıl Ordusu’nun girdiği ülkelerde iktidar hemen ve doğrudan bu ülkelerin komünist partilerinin eline geçmedi. Polonya Komünist Partisi, Büyük Temizlikler sırasında Stalin tarafından neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu partinin sağ kalan elemanlarının Moskova’dan paraşütle gönderilmesi gerekti. Macaristan ve Çekoslovakya’da “iç” komünist partilerinin belli bir varlığı vardı. Örneğin Macaristan’da, sonradan Stalin’in polisi tarafından tasfiye edilip öldürülen Rajk gibi “iç” komünistler vardı ama Moskova onlara güvenemezdi. Bunun için Rakosi gibi Moskova’da el altında tutulan Stalin hempalarının paraşütle gönderilmesi gerekti. Tito da aslında Stalin’le uzlaşması sayesinde hayatta kalabilmişti ama iç partizanlara dayanmanın verdiği güvenle, iktidarı aldıktan sonra Stalin’e dirsek çevirebildi. Tito örneği, aslında Stalin’in “iç” komünistlere güvenmemekle ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Gerçek iç mücadele güçleri (Mao örneğinde de olduğu gibi) her an denetimden çıkabilir ve “başına buyruk” bir tutum takınabilirdi.

Moskova, Kızıl Ordu’nun batılıların onayıyla işgal ettiği ve “Halk Demokrasileri” adını verdiği ülkelerde bir “iktidar mühendisliği” politikası izledi ve komünist partilerinin dışında kalan güçleri adım adım bu “halk demokrasi”lerine kattı.

İzlenen yol şöyleydi: Kimi ülkelerde eski sosyal demokrat partiler  yeniden ortaya çıkmıştı, kimi ülkelerde de liberal partiler ve köylü partileri. Komünist partiler baştan bir “diktatörlük” yolu izlemediler. Bu partilerle koalisyona girdiler. Komünist partiler bütün ülkelerde “bize içişleri bakanlıklarını ve mümkünse savunma bakanlıklarını verin yeter” dediler. Kimi yerlerde koalisyon ortaklarının diretmesi sonucu savunma bakanlıklarını alamadılar ama içişleri bakanlıklarında kesinlikle ısrar ettiler. Neden? Çünkü içişleri bakanlığı demek polis demekti. Polisi ele geçiren devleti de ele geçirmiş demekti. Bu yüzden “reel sosyalizm”in yetmiş yıllık uygulamalarında ne kadar başarısız olduğunu saptarsak saptayalım, “polis”likte büyük başarı gösterdiğini inkâr edemeyiz. “Reel sosyalizm”in “komünist”leri (daha doğru ifade ile Stalinistleri) en iyi polis teşkilatlarını kurmuş, en esaslı ajanlık örgütlerini yönetmiş, en müthiş sorgulama yöntemlerini geliştirmiş, en harika itiraf ettirme mekanizmalarını yürürlüğe koymuş ve hatta Gestapo’ya bile örnek olmuşlardır (bkz. Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, Kibele, 2009).

Gerçekten de öyle olmuştur. İçişleri ve bazı durumlarda savunma bakanlıklarını ele geçiren komünist partiler “halk demokrasisi” devletlerini de ele geçirmiş ve bir süre sonra koalisyon ortaklarını hükümetlerden tepeleyerek atmışlardır. Hatta bunun hemen ardından Stalin’in emriyle bir komedi daha yürürlüğe konmuş ve bu sosyal demokrat ya da liberal veya köylü partileri zor yoluyla yapmak durumunda kaldıkları kongrelerinde “komünist partisine katılma” kararı almışlardır. Ellerin, arka tarafta bekleyen gizli polisin emirlerine uygun olarak kalkıp indiğini tahmin etmek zor değil tabii ki.

Žižek içişleri bakanı olmak istiyormuş, sonra da güler yüzlü Gulag’lar kuracakmış.

Žižek kardeşimiz, başucuna astığı Stalin’in yakışıklı(laştırılmış) portresinin bulunduğu yatağında rahat ve huzur içinde uyusun ve boşuna zahmet etmesin. İnsanlık bundan sonra da büyük yanılgı ve yanlışlardan geçebilir ama polis “komünizmi”nin ve Gulag’ların uzağından bile geçmeyecektir artık. Stalinistlerimiz “yalan, bunlar yalan” diye ne kadar haykırırlarsa haykırsınlar… Gerçekler yalancıları bile böyle bağırmak zorunda bırakır.

 

Gün Zileli

6 Şubat 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

(www.gunzileli.com sitesinde, “Žižek Ne Yaptı” (1.8.2011) başlıklı bir yazım daha bulunmaktadır)

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI