Devletin İki İllegal Aygıtı: Kontrgerilla ve Paramiliter


Devletler, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki illegal aygıt örgütlerler: Kontrgerilla ve paramilitar cinayet örgütleri. Bu iki örgütlenme iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Esas olarak da devletin gizli istihbarat örgütünün denetimindedirler. Bu tür örgütlenmeler, devletin yasallıkla sınırlanmış kurumlarının tersine hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her türlü işkenceyi fütursuzca yaparlar, her türlü cinayeti işlerler. En “demokratik” batı ülkelerinde bile devletlerin gizli istihbarat teşkilatlarının emri altında, yedekte tutulan bu tür örgütlenmeler bulunmaktadır. Elbette gerek olmadıkça devreye sokulmazlar. Ama özellikle Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri gibi, devletin görünüşte yasallıkla sınırlı olduğu ülkelerde bu iki illegal örgütlenme sık sık devreye sokulur, hatta bazen hiç devreden çıkmazlar. Öte yandan, devlet gücünün açık diktatörlük olarak tezahür ettiği, Stalin ve Hitler rejimlerinde ya da bugünkü tek parti diktatörlüklerinde devletin kendisi doğrudan doğruya kontrgerilla gibi çalıştığından ve yasal sınırlılık diye bir sıkıntısı olmadığından, daha doğrusu yasaları hukukla sınırlı olmadığından bu tür ayrı örgütlenmelere gerek yoktur. Örneğin, Gestapo varken, ayrı bir gizli örgütlenmeye gerek kalmaz.

Türkiye, 1950’de tek parti rejiminden parlamenter rejime geçince kontrgerillanın (1950’lerde) ve ardından paramiliter örgütlenmelerin (1960’larda) devreye sokulması kaçınılmaz oldu. Kontrgerilla’nın ilk fiili 6-7 Eylül olayıydı. 6-7 Eylül’ün MİT ve Kontrgerilla tarafından örgütlendiği çok açıktır. 1950’li yıllarda, Kıbrıs’ta Milli Mukavemet Teşkilatı’nı örgütleyen de MİT ve Kontrgerilla’dır. İlk üyelerinden biri de, geçenlerde vefat eden Rauf Denktaş’tır.

1960’larda sosyal muhalefetin ve anti-emperyalist akımın gelişmesi üzerine devlet, yine MİT ve Kontrgerilla aracılığıyla paramiliter sokak güçleri örgütlemeye girişti. O zamanki “Komando” kampları, MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde kuruldu. Zaten “Komandoların” lideri olan Alpaslan Türkeş’in de bir Kontrgerilla unsuru olduğunu tahmin etmek o kadar zor değildir.

12 Mart gelince, devlet paramiliter güçlerini geri planda tutup Kontrgerilla’yı ön plana çıkarttı. Solun silahlı örgütlenmelerine karşı ancak böyle bir illegal silahlı örgütle karşı konabileceği düşünüldü. 12 Mart döneminde Kontrgerilla elemanları, MİT karargâhlarında çok sayıda solcuyu işkenceden geçirdiler. Kızıldere operasyonu da MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde yürütülmüştür.

1974 yılında 12 Mart askeri rejimi sona erip parlamenter rejim ağırlık kazanınca bu sefer devlet, kontrgerilla’yı görece geri çekip yeniden paramiliter sokak güçlerini solun üzerine sevk etti. Burada “geri çekmek” derken söylemek istediğim, MHP’li militanların daha ön planda gözükmesidir. Yoksa onları yöneten Kontrgerilla yine devredeydi. Hatta 1980’e doğru Kontrgerilla askeri darbe ortamını hazırlayabilmek için iyice aktif bir konuma geçti ve ülkedeki şiddet ortamını arttırmak amacıyla elinden geleni yaptı. Öyle sanıyorum ki, bombalamaların büyük çoğunluğunu ve aydınlara yönelik suikastların çoğunu Kontrgerilla örgütledi. 1 Mayıs 1977’deki rolü ise hâlâ karanlıktadır.

12 Eylül darbesi, paramiliter sokak güçlerinin rolüne son verdiği gibi, Kontrgerilla’nın da bir ölçüde geri çekilmesine yol açtı. Çünkü artık darbecilerin hiçbir yasal kısıtlaması yoktu ve daha önce Kontrgerilla’nın yaptıklarını doğrudan doğruda devletin polis ve ordu gücü yapabilmekteydi. Elbette bu dönemde de Kontrgerilla devletin polis ve ordu gücüyle birlikte çalıştı ama özel bir rol oynamadı.

1980’lerin sonlarına doğru cunta geri çekilip parlamento yeniden ön plana çıkınca Kontrgerilla’nın da yeniden daha aktif roller alması zorunla hale geldi. Çünkü devletin başında bir Kürt savaşı belası vardı şimdi ve Kontrgerilla’yı aktif olarak devreye sokmak zorunlu olmuştu.

Kontrgerilla 1990’ların başlarında – hatta belki daha öncesinde – reorganize oldu ve Kürt bölgelerinde aktif bir “gayrinizami” savaş yürüttü. Kontrgerilla’nın bu yeni örgütlenmesinde eski paramiliter komandoların en eli kanlı tetikçileri (Abdullah Çatlı), Ordu ve Jandarmadaki (Jitem) subaylar (Veli Küçük, Korkut Eken, Cem Ersever, Mahmut Yıldırım), PKK itirafçıları (Abdülkadir Aygan), emniyet mensupları (İbrahim Şahin, Mehmet Ağar), Hizbullah adlı dinci örgütlenmeler, emniyetten ve jandarmadan derlenmiş tetikçiler (Ayhan Çarkın vb.), MİT mensupları (Mehmet Eymür, Tarık Ümit vb.) aktif rol aldılar ve Kürtlere karşı giriştikleri “kirli” savaşta, devletin koruması altında çok sayıda cinayet işlediler. Bu dönemde Kontrgerilla’nın doğrudan Tansu Çiller tarafından yönetildiğini gösteren epeyce delil vardır.

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte, 1990’larda epeyce denetimden çıkmış kontrgerilla’nın yeniden denetim altına alınması gerekti. Zaten Kürt savaşı da, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra “düşük yoğunluklu” bir savaşa dönüşmüştü. AKP, Kontrgerilla’yı denetimi altına alırken bir kısmı bu denetime boyun eğdi (Mehmet Eymür, Mehmet Ağar, Korkut Eken) ve AKP iktidarının himayesi altına girdi. Özellikle yürüttükleri “kirli” savaş sırasında önemli rant kaynaklarına sahip olan bir kısmı ise bu denetimi kabul etmek istemedi ve AKP iktidarı ile anlaşmazlığa düştü, örneğin Veli Küçük bu anlaşmazlığı ideolojik bir ayrılık noktasına kadar götürerek ulusalcılara yaklaştı. Bunun üzerine tutuklanmaları gerekti. İbrahim Şahin, Veli Küçük gibi Kontrgerillacılar “Ergenekon” davasından tutuklanarak içeri atıldılar. Buna karşılık Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Korkut Eken vb. AKP’nin himayesini kabul ettiklerinden kendilerine dokunulmadı.

Kontrgerilla, AKP’nin denetiminde reorganize oldu ve Hrant Dink cinayeti başta olmak üzere bir takım cinayetler işlemeye devam etti. Bununla birlikte AKP’nin bugünkü baskı siyaseti esas olarak AKP-Devlet’in yasal organları tarafından yürütülmektedir. Ama bu, Kontrgerilla’nın görevinin bittiği anlamına gelmemektedir. Bugün de AKP-Devlet’in yedekte tuttuğu bir kontrgerilla örgütlenmesi MİT’e bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Yasal baskının yeterli olmadığı ya da Kürtlere karşı savaşta ordunun ve polisin yetersiz kaldığı koşullarda yeniden ve her an aktif hale getirilebilecektir.

Ne var ki, bugünkü AKP-Devlet, yasanın yetmediği yerde yasadışı bir örgütlenmeyi devreye sokmak yerine, bizatihi Devlet baskısını yasalar yoluyla yaygınlaştırmayı tercih eder görünmektedir. AKP-Devlet parlamentoya tamamen hakimdir, istediği yasayı çıkartabilmektedir. Bu hukuk dışı yasalarla devletin yasal güçlerini etkili bir şekilde halkın üzerine sürmek AKP’ye daha akılcı bir yol olarak görünmektedir. Yani bu anlamda AKP-Devlet’in, yasanın kendisini hukuksuzluk haline getiren ve bu yüzden de ayrı bir illegal örgütlenmeye pek de gerek duymayan Hitler rejimine gittikçe daha fazla benzemeye başladığını söyleyebiliriz. Yani bu aslında parlamentoya dayalı bir faşizme gidiştir. Deniz Feneri savcılarının yargılanması bunun en açık göstergesidir.

 

Gün Zileli

31 Ocak 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI