Fransa’nın Soykırım Kararı Üzerine iki Yazı

Soykırım… 

Soysürüm…

Soykölecilik…

 

Her iki yazı da Yeni Harman dergisinin Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır.

 

Dünyanın her yerindeki parlamenterlerin bir koyun sürüsünden pek de farklı olmadıklarını düşünürüm. Fransız parlamenterlerinin bir ayrıcalığı olacak değildi elbette.

Yani şimdi ben, Fransa’da kalkıp, “yok canım, 1915’te olan, soykırımdansa (jenosit), soysürüme (ethnic cleansing-tehcir) daha çok benziyor” dediğim için hapse mi atılacağım? Peki, önlerine sürülen her şeye parmak kaldırmaktan başka bir fonksiyonu olmayan  Fransız parlamenterleri bu saçmalığa parmak kaldırdılar da, bu parmaklardan memnun kalan Ermenilere ne demeli? Hadi onları da bırakalım. Ya bu kararı ciddiye alıp iktidarıyla muhalefetiyle bir ulusal şahlanış havasına giren bizim parlamenterlerimiz ve onların arkasında yer alan cümle …

Oysa bilmiyorlar ki, soysürüm soykırımdan da büyük bir suçtur. Çünkü soysürüm, etnik bir kırımı zaten içermesinin yanı sıra, planlı bir etnik düzenlemenin de adıdır. Yani, yeni ve yapay bir ulusal bileşim yaratmak amacıyla bir ülkede, bir bölgede yaşayan bir halkı siz topluca topraklarından, evlerinden, yurtlarından edip sürüyorsanız, mülklerini yağmalıyorsanız, bunun adı, soysürüm ya da bizim milliyetçi ve ulusalcıların “denize düşen yılana sarılır” kabilinden sarıldıkları adıyla tehcir veya İngilizce adıyla ethnik cleansing (etnik temizlik)tir. Etnik temizlik, belli bir etnik gruba ya da ırka katliam uygulamayı içerdiği gibi, daha kapsamlı bir etnik harekâttır. Örnekleyecek olursam, Ruanda’da bir jenosit yaşanmıştır ama bu yine de bilinçli, önceden ayrıntılı bir şekilde planlanmış bir etnik temizlik değildir. Yani bir kavim bir diğer kavmin mensuplarını çoluk çocuk demeden katletmesine rağmen, bu, devlet eliyle uygulanan, örneğin 1915 Ermeni soysürümünden ya da tehcirinden farklıdır. Birincisinde ırksal bir nefretle girişilen bir katliam; diğerinde ise, bir devlet planlaması sonucu girişilen, belli bir toprak parçasının bir ırktan ya da kavimden temizlenmesi vardır. Bu temizlik kaçınılmaz olarak ırksal katliamı zaten içermektedir. Dolayısıyla hiç de soykırımdan altta kalır bir suç olmadığı gibi, bilinçli devlet mühendisliğine işaret ettiği için kanımca daha büyük bir suçtur. Nitekim Hitler, soykırımla yetinmeyip soysürüme ve dahası soyköleciliğe (belli bir ırkın mensuplarının esir alınıp çalıştırılması) başvurduğu için Hitler’dir.

O zaman, parlamenterlerle ilgili olarak şu çağrıyı rahatlıkla yapabiliriz:

Dünyanın bütün parlamenterleri!

Dünya Koyunlar Meclisinde birleşin!

 

25 Aralık 2011

 

***

 

Kore… Cezayir… Vietnam… Ya da İş İşten Geçti

 

Kore savaşı yıllarında çocuk yaşlarımdaydım. Kore’yi sadece isim olarak bilirdim. Orada neler olup bittiğine, Türkiye’den asker ve subayların neden oraya sevk edildiğine akıl erdirmem imkânsızdı.

Ara sıra bize gelen Tolon ağabey, Turgay ağabeyimle yaşıttı ya da birkaç yaş büyüktü. Clark Gable stili taranmış saçlarını ve bıyığını hiç unutmam. Bizimle kurşun asker oyunu oynardı. İki ordu halının üzerinde karşılıklı dizilir ve büyükçe bir bilye ordular arasında gidip gelirdi. Bilyenin çarpıp devirdiği kurşun asker ölmüş sayılır ve oyunun dışına çıkardı.

Günün birinde, “bilye”lerden biri, Tolon ağabeyin Kore’de görev yapan babası, Nuri Pamir’in beynine isabet etti ve Nuri Pamir, geride genç bir eş ve iki evlat bırakarak bu dünyadan göç etti. O çocuk aklımla, babamın arkadaşı, yarbay Nuri Pamir’in Kore’ye neden gittiğini, orada ne yaptığını sorgulamamıştım bile. Çocuklar çok soru sorarlar ama sorgulama muhakemeleri neredeyse hiç gelişmemiştir. Belki de bu yüzden çok soru sorarlar.

Olan biteni büyüdükçe öğrendim. İkinci dünya savaşının sonunda, Kore’de, batı emperyalizminden bağımsız olmak isteyen, komünistlerin yönetimindeki kuzeylilerle, Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yapmak isteyen güneyliler arasındaki bir savaştı Kore savaşı. Türkiye devleti ve o zamanki DP hükümeti, Amerikan emperyalizminin müttefiki olarak Kore’ye asker yollamıştı. Türkiye Devletinin övünemeyeceği, tarihten bir sayfadır bu.

Yine 1950’li yıllarda, Vietnam halkı, Vietnam Komünist Partisi’nin öncülüğünde, Fransız kolonyalizmine karşı bir savaş verdi. Bu savaşın sonunda, Fransız kolonyalistleri yenilip yerlerini Amerikan güçlerine bıraktılar ve Vietnam ikiye bölündü. Kuzeyde, Ho Şi Minh’in başkanı olduğu sosyalist bir devlet kuruldu; güneyde ise, ABD güdümünde, emperyalist işbirlikçisi bir devlet. Türkiye Devleti ve o zamanki DP iktidarı, bu dönemde de batılı emperyalistlerin dümen suyunda gidip batılıların Vietnam’da halka karşı yürüttüğü baskı ve zulmün destekçisi oldu. Tarihteki utanılacak bir sayfayı daha böylece çevirelim.

1950’lerin sonunda, Fransız kolonyalizmine karşı Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında, Türkiye Devletinin ve yine o zamanki DP hükümetinin tutumu da son derece utanç vericiydi. O zaman olup bitenleri ve yapılan yayınları, artık on yaşımın üzerinde olduğundan daha iyi hatırlıyorum. Türkiye’nin radyo yayınlarından Cezayir’le ilgili haberlerin şu şekilde verildiği bugün bile kulaklarımdadır: “Cezayir’de sekiz şaki daha öldürüldü.”

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde, anti-emperyalist gençlere ve Kürt ulusal hareketinden insanlara karşı bol bol uygulanan elektrik işkencesinin mucidinin, Cezayirli bağımsızlıkçılara karşı savaşan Fransız ordusu olduğu, bu işkencenin ilk kez Cezayirlilere uygulandığı söylenir.

1960’lı yıllarda, Vietnam halkının ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde de Türkiye Devleti ve hükümetleri ABD işgalci güçlerinin zulmünün yanında yer almaya devam ettiler.

Jean Paul Sartre’ın, gençliğimde okuyup çok sevdiğim, “İş işten Geçti” diye bir oyunu vardır. Bugün sıkıştıkları için aniden elli yıl önceki Cezayir’i hatırlayıverenlere söylenecek tek şey var:

İş işten geçti.

 

23 Aralık 2011

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI