Blow-Up!


Bu yazı, 22 aralık 2011 tarihinde yazılmış ve Yeni Harman dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır. Yani Hrant Dink davasındaki karardan yaklaşık on beş gün önce.

 

Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı Blow-up filmi, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden senaryolaştırılan filmin baş rollerini David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles oynuyordu. Film, Londra’da geçiyordu. Filmin atmosferinden ve genç oyuncuların davranış biçimlerinden, giyimlerinden vb., yaklaşmakta olan 1968’in havasını almak mümkündür.

Bir model fotoğrafçısı olan Thomas (David Hemmings), bir nevi meslek sendromu olarak, yanından ayırmadığı fotoğraf makinesiyle Londra’nın sokaklarını, parklarını arşınlar. Alışkanlıkla her görüntüye çevirir kamerasının objektifini ve art arda deklanşöre basıp durur.

Bir akşam alacasında, Londra’nın o pek kendine özgü parklarından birinde yine ağaçlara, fundalıklara yönelttiği kamerasının deklanşörüne neredeyse bilinç dışı bir şekilde basarken gözüne bir şey takılır. Bir kadınla bir erkek ilerdeki bir fundalığın berisinde ya itişmekte ya da sevişmektedir. Daha doğrusu kadın (Vanessa Redgrave) adamı çekiştirerek fundalığa götürmeye çalışmaktadır. Thomas, deklanşöre basmayı sürdürür. Kadınla adam fundalığın arkasında yok olurlar. Thomas, birkaç dakika sonra merakını yenemeyerek o tarafa doğru yürür ve fundalığın arkasında şok edici bir manzarayla karşılaşır: Deminki adam bir çalılığın içinde yatmaktadır, ölmüştür. Birisi ya da birileri, adamın cesedini, en azından ilk bakışta görünmemesi için, ıslak çimenlerin üzerinde sürüyerek bir çalılığın içine sürüklemiştir, ancak adamın ayakları açıkta kalmıştır. Thomas, cesedin fotoğrafını birçok açıdan çektikten sonra stüdyosunun yolunu tutar. Stüdyoya gelince ilk işi filmleri banyo etmek olur. Hepsini, bir film şeridi gibi, ipe yan yana asar. Bu arada, ilk çektiği karelerden birinde, bir fundalığın içinde silah tutan bir eli fark eder. Ortada planlı bir cinayet olduğu açıktır.

Filmin bundan sonraki seyrine ve sahnelerine değinmeden sona geleyim. Thomas, ertesi gün stüdyosuna geldiğinde ilgili karelerin yerinde yeller estiğini görür. Sadece kadınla adamın itişme sahnelerini ve yerde yatan adamın cesediyle tabancalı eli gösteren kareler yoktur yerinde; daha önce çektiği, parkın ağaçlarını ve fundalıklarını gösteren kareler ise yerli yerindedir.

Thomas hemen parka koşar. Cinayet yerinde cesetten eser yoktur; çimenlerin üzerinde bir cesedin sürüklendiğini ya da yattığını gösteren hiçbir belirti de.

Thomas, büyük bir şaşkınlık içinde bir başka parka gidip dolaşmaya başlar. O sırada bir kamyonete binmiş, palyaço kılığındaki kızlı erkekli bir grup sağa sola el sallayarak ve bağırarak yaklaşır (işte Avrupa ‘68’inin işaretlerinden biri de budur; gençlerden ’68’e özgü varoluşçu esintiler almamak mümkün değildir). Gençler kamyonetten atlar ve hemen oradaki, tellerle çevrili tenis sahasına dalar, ellerindeki raketlerle tenis oynamaya başlarlar ama hayali bir tenis oyunudur bu, çünkü ortada bir tenis topu yoktur. Derken, palyaço oyunculardan biri hayali tenis topuna hızlı bir vuruş yapar, rakibi telleri aşıp otlara düşen topun arkasından bakakalır. Sonra gelip tellere dayanır ve işaretlerle, oyunu seyretmekte olan Thomas’a topu tellerin üzerinden kendisine atmasını ister. Thomas, bir palyaço kıza, bir de otların içindeki hayali topa bakar, sonra ağır adımlarla gidip hayali topu otların arasından alır ve kıza atar.

 

Susurluk çetesiyle ilgili önemli açıklamalar yapan ve MİT görevlisi Tarık Ümit’in öldürüldükten sonra gömüldüğü yeri göstereceğini belirten Ayhan Çarkın, bugün (22 Aralık 2011 günü) savcının ve polisin nezareti altında Silivri’ye götürüldü ve birkaç yerde kazı yapıldı. Ne var ki, kazıların sonucunda herhangi bir bulguya rastlanmadı. Tarık Ümit’in cesedi ortaya çıkmadı.

 

Thomas’ın tanık oldukları gerçek değil miydi? Ya çektiği fotoğraflar? Onlar nasıl yok olmuştu? Gördüğü cesetin en ufak bir izi bile yoktu ortada. Cinayeti nasıl ispatlayabilirdi ki? Her şey uçup gitmiş, gerçek, hayali bir topa dönüşmüştü.

 

Devlet uçmaz, delilleri uçurur. Yoksa delilleri yok etme veya karartma ihtimalinden dolayı devleti mi tutuklamak gerekir?

 

Gün Zileli

22 Aralık 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI