Savunmaya Saldırı!


O zamanlar çocuktum ama Demokrat Parti devrinin son beş yılının atmosferini (1955-1960) çok iyi hatırlıyorum. DP iktidarı, kendisini yıkacak muhalefet cephesini adeta kendi elleriyle yaratmıştı.

Siyasal baskının yoğunlaştırdığı karanlık öylesine koyulaşır, buna bağlı olarak toplumsal ve siyasal mücadele öyle bir kaynama noktasına gelir ki, tüm toplumun ruh hali değişir; politikaya en uzak insanlar bile politikleşir; en korkak insanlar bile korkuyu yenmeye başlar; “savaş baltaları” toprağın altından çıkarılır, “savaş boruları” her yanda duyulmaya başlar; bütün bunları gören iktidar gittikçe daha baskıcı, gittikçe daha beceriksiz hale gelir, kendi karşıt cephesini kendi elleriyle yaratacak olmadık aptallıklar yapar; bu arada muhalefette birbiriyle en uyuşmayacak güçler el ele vermeye başlar.

İşte Türkiye’de böyle bir döneme girilmiş bulunuluyor.

İşaretleri mi? Epeyce var.

Kürtlere karşı girişilen topyekûn saldırı hızlanarak sürmektedir. Son tutuklama dalgası, tutuklanmak, uzun ve belirsiz sürelerle içeri atılmak için, sözde legalitesi tanınan ve mecliste temsilcileri olan BDP’nin taraftar ya da sempatizanı olmanın yeterli olduğunu açıkça gösteriyor. KCK tutuklamaları denen şey, temsilcileri meclise alınan BDP’nin üyelerinin içeri alınması operasyonundan başka bir şey değildir. İktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir saldırı açmıştır.

Ahmet Altan, Uludere’de öldürülen Kürt gençleriyle ilgili akılcı sorularını sormaya devam ededursun iktidarın bu sorulara verebileceği hiçbir cevap yoktur ve zaten Başbakan, Genel Kurmay Başkanı’na teşekkürlerini sunarak aslında cevabını vermiş bulunmaktadır. Bir halka karşı topyekûn bir savaş açmışsanız, kaçakçıymış, tarlasını ekmeye giden köylüymüş falan dinlemez, yeryüzünde kıpırdayan her “hedef”e bombalarınızı yağdırırsınız. Çünkü iktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir savaş açmıştır.

İktidarın bu savaşı, Kürt halkıyla da kısıtlı değildir. Aslında kendisine direnen veya direnme ihtimali olan bütün muhalefet odakları saldırı altındadır ve bu saldırı bundan sonra da artarak devam edecektir.

Mesela, tüm dünyanın kabul ettiği savunma hakkı da saldırı altındadır. Doğu Perinçek’in, beş yıldır Ergenekon davası süreci içinde yaptığı savunmalardan dolayı açılan beş davadan 16 yıl hüküm giymesi bunun en açık örneğidir. Böyle bir saçmalığı, istiklal Mahkemeleri bile yapmamıştı. Bunun açık anlamı şudur: Ben seni suçlarım ama sen sakın savunma yapmaya falan kalkma. Eğer bunu yapmaya kalkarsan yeni suçlamaları ve cezaları da hak etmişsin demektir. Anlayacağınız, dünyanın en tartışılmaz hakkı olan savunma hakkı da iktidarın topyekûn saldırısı altındadır. Bundan sonra Türk polisi, tutukladıklarına şu uyarıyı yapsa yeridir: “Tutuklusun. Bu andan itibaren (kendini savunmak için) söyleyeceğin her şey aleyhinde delil olarak kullanılabilir.”

Diğer yandan, devletin işlediği suçlarla ilgili davalar, devletin suçlarını gizlemek için aceleye getiriliyor. Devletin faili meçhul çetelerinin baş faillerinden Mehmet Ağar’a alelacele verilen 5 yıllık cezanın anlamı, Mehmet Ağar’ı cezalandırıyormuş gibi yapıp gözlerden uzaklaştırmaktır. “Andıç” falan diyerek emekli Genel kurmay Başkanlarını tutuklayan mahkemeler faili meçhullerdeki rolü ayan beyan ortaya çıkmış Mehmet Ağar’ı vb. neden tutuklamaz acaba? Belki de artık ortada karartılacak delil kalmadığındandır!

Diğer yandan, Hırant Dink davası, beş yıl sonra, avukatların çabasıyla aydınlanmaya doğru giderken, cinayetin arkasındaki devlet güçlerinin üstündeki örtü yeni yeni açılmaya yüz tutarken mahkemenin alelacele davayı bitirmeye yönelmesi bir hayli ilgi çekicidir. Cengiz Çandar, haklı olarak şöyle soruyor dünkü yazısında: “Cinayet aydınlanmış olacak mı? Devlet aygıtı ve görevlilerinin cinayetle ilgili sorumluluğu ceza görmüş olacak mı?” (Radikal, 13 Ocak 2012) Sakın bu acele, aydınlanmaya yüz tutan delilleri yeniden karartma çabası olmasın?

Çok karanlık ama aynı zamanda toplumsal muhalefetin canlanıp toplumsal ve siyasal mücadele siperlerinde mevzilenmeye başladığı şenlikli bir döneme girmiş bulunuyoruz. Çok ilginç gelişmeler oluyor bugünlerde. Örneğin CHP muhalefette iyi bir performans göstermeye başladı. Medyadaki bir kısım libero-sağcımız fezleke olayından sonra CHP’nin gürlemesini “show” olarak değerlendirdi ama ben hiç de öyle düşünmüyorum. Bu çıkış, CHP’nin üzerindeki ölü toprağını atıp esaslı bir muhalefet gücü olarak ayağa kalktığının göstergesidir. Bunun böyle olduğunu şu olumlu gelişme de gösteriyor: Dün CHP sözcüsü, KCK tutuklamalarını “kanunsuzluk” olarak nitelendirdi. Bu, “ulusalcı” duvar ve bentlerin kaçınılmaz olarak yıkılacağının, yıkılmakta olduğunun göstergesidir. CHP ile BDP arasında bir muhalefet ittifakı kurulması hayırlı olacaktır.

Belki beni biraz iyimser bulacaksınız ama liberaller kesiminde de bazı olumlu kıpırtılar var. Bu kıpırtıların en belirgin temsilcisi Cengiz Çandar bence. Cengiz’in yukarda sözünü ettiğim yazısının son satırlarını buraya alırsam ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğim sanırım: “ ‘Devlet’ yöneten AK Parti’ye evet; ‘devlet’leşen AK Parti’ye değil.” (Agy)

Cengiz’in, devlet yönetmekle devletleşmenin aslında aynı şeyler olduğunu göremeyen bakışaçısının yanlışlığı bir yana, bu saptaması olumludur. Çünkü bu, devletleşen AKP ile aynı safta yer almayacağının ilanıdır ki, AKP zaten devletleşmiştir, bir parti-devlet rejimi kurmuştur. Bu anlamda Cengiz, liberal kesimin muhalefete yaklaşan öncülerinden kabul edilebilir. AKP’yi, en azından “demokrasi getireceği” ya da “vesayet rejimine son vereceği” umuduyla destekleyen aydınlardan, bu umudu ilk terk eden ve muhalefete geçen sanırım Ahmet İnsel olmuştu.

Toplumsal ve siyasal mücadele ciddi bir iştir. Keskin laflarla yürütülemez. Dolayısıyla mücadelede her gücü, tek bir bireye varıncaya kadar ince ince hesap etmek zorundasınızdır. Bu yüzden bizim toplum ve siyaset dışı (ve dolayısıyla konformist) anarşistlerimiz bana burun kıvırırlar ama ben anarşizmi onlar gibi, birkaç yıl keskin laflar ettikten sonra Taraf’ın ya da medyadaki bir takım ağabeylerin kuyruğuna takılmak olarak anlamıyorum. Anarşizm ve toplumsal devrim davası toplumun duyarlılıklarından ve ruh halinden kopuk bir şekilde yürütülemeyeceği gibi, toplumsal ve politik güçlerin dikkatle izlenmesini gerektirir. Her ne hal ise, ben kimseye reçete yazmak ya da akıl vermek durumunda değilim. Sadece şunu söyleyeyim: Yıllar sonra tarihi yazanlar, toplumsal muhalefetin güçlerini inceden inceye hesap eden anarşistlerin de var olduğunu gördüklerinde belki hem biraz şaşıracaklar, hem de sevineceklerdir.

Tabii noktayı koymadan önce söylenmesi gereken en önemli nokta şudur: AKP-devlet kendi muhalefetini yaratıyor, bu muhalefet yakında çok önemli bir toplumsal güce dönüşecektir. Evet ama bu muhalefeti toplumsal bir devrime dönüştürecek dördüncü unsur (bkz. “Önemli Bir Dönüm Noktası…” başlıklı yazım) neden bu kadar dağınık?

 

Gün Zileli

14 Ocak 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI