Parti-Devlet Rejimi

Modern çağda birçok parti-devlet rejimi türü ortaya çıkmıştır. Parti-devlet rejiminin en önemli özelliği, parti ile devletin giderek kaynaşması, parti politikalarının doğrudan devlet politikaları olarak yürürlüğe girmesidir.

1917 Devriminden sonra Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte parti-devlet rejimi yolunda ilerlendi. Başlangıçta Sol-Sosyalist Devrimci Parti legaldi ve hatta ilk devrim hükümetinin ortağıydı. Menşevik Parti’nin de kısmi bir legalitesi vardı. Süreç içinde bunların legalitesi de ortadan kalktı ve 1930’lu yıllara doğru tam bir parti-devlet rejimi kuruldu. Gerçi birazdan değineceğim gibi, parti-devlet rejiminin illâ tek partili olması gerekmez.

Faşist İtalya, Nazi Almanya’sı ve 1946 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti de parti-devlet rejimleriydi. Üstelik Mussolini ve Hitler’in başını çektiği parti-devlet rejimleri, aşağıdan, parlamento yoluyla kurulmuş, faşistler ve Naziler bu yolla devlete hakim olmuş ve rakip partilerin legalitesini de ortadan kaldırmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti ise yukardan kurulan parti-devlet rejimlerinin ilk örneklerindendir.

20. Yüzyılda, üçüncü dünyada kurulan parti-devlet rejimlerinin neredeyse hepsi kendilerine Sovyet modelini örnek almış ve tek partili parti-devlet rejimleri olarak şekillenmişlerdir. Bunların dünyada gittikçe azalan örneklerinden biri, bugün halen büyük kargaşalıklar içinde bocalayan, Suriye’deki Esat rejimidir.

Sovyet örneğini izleyerek kurulmuş “sosyalist” devletlerden bugün ayakta kalan, Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Küba gibi ülkelerdeki rejimler de tek partili parti-devlet rejimleridir.

Çoğunlukla tek partinin askeri darbesiyle ya da bir partinin “ulusal kurtuluş” mücadelesiyle veya “devrim”le kurulan bu tür tek partili parti-devlet rejimlerinin dışında, bir de, örnekleri ağırlıklı olarak, 1950-1970’ler periyodunda, daha çok Latin Amerika ülkelerinde görülen tek partili olmayan, hatta parlamento seçimlerine dayanan parti-devlet rejimleri vardır. Bunların en tipik olanı, Ulusal Devrimci Parti’nin başında olduğu, Meksika’daki parti-devlet rejimiydi. Bu parti, CHP gibi devlet kurucusu parti konumunda olduğundan tam bir devlet partisiydi ve meclise 70 yıl boyunca büyük çoğunlukla onun adayları seçildi. Bununla birlikte, bu parti-devlet rejiminin, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lere kadarki döneminden ayrıldığı nokta, muhalefet partilerine de izin verilmesiydi. 2000 yılına kadar iktidara gelme konusunda hiçbir şansları olmasa da.

Parti-devlet rejimleri, Meksika ve Türkiye’de olduğu gibi kurucu bir irade; bir kısım Arap (örneğin Mısır’da Nasır) ve Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi askeri darbe; Almanya’da olduğu gibi seçimle kurulabileceği gibi; örneğin Latin Amerika’da ülkelerinden Nikaragua’da, Somoza “aile-devlet” döneminde olduğu gibi, seçimle kurulup, belli ekonomik kaynakları ve siyasi doruk noktalarını ele geçirdikten sonra sınırlı bir muhalefete izin verebilir ve hatta seçimlere de gidebilir. Yani parti-devlet rejiminin her durumda tek partili olması şart değildir.

Tek partili olmayan parti-devlet rejimleri, parti-devlet’in (ya da Somoza örneğinde olduğu gibi “aile-devlet”in) ülkenin neredeyse tek ekonomik hakimi haline geldiği ve böylece siyasi iktidarı da tekeline aldığı koşullarda, polis ve orduyu kendi kalkanı haline getirir; basına ve muhalefete kısıtlı ölçüde izin verse de bunları gerek illegal yollardan (cinayetler vb), gerekse yargı gücüyle hapishanelere tıkarak kendi gücünü korumaya çalışır. Bu tür rejimlerde seçimler sadece parti-devletin meşruiyet aracıdır.

Tek partili olmayan parti-rejim devletlerinin tek partili rejimlere göre daha esnek ve bu anlamda da bertaraf edilmesi daha zor rejimler olduğunu söyleyebiliriz. Evet, tek partili parti-devlet rejimleri, muhalifleri mutlak bir şekilde susturarak ve iktidar tekelini açıkça ilan ederek kendilerine bir anlamda rakipsiz bir iktidar kalesi inşa ederler ama toplumun gözeneklerini kapattıklarından büyük bir sosyal patlamayla devrilmenin yollarını da kendi elleriyle açmış olurlar.

Öte yandan, tek partili olmayan ve hatta seçimlere ve parlamentoya, kısmi ve görüntüsel bir “basın ve ifade özgürlüğü”ne izin veren parti-devlet rejimlerinin handikapı da kısmi “özgürlükler”den güç olan muhalefetin kendisini sürekli sıkıştırmasına izin vermesinin sonuçta devrilmesinin de yolunu açabileceği ihtimalidir. Kısmi “özgürlükler” bir yandan rejime esneklik sağlar ve belki ömrünü uzatabilir ama bir yandan da onun gittikçe büyüyen muhalefet dalgalarıyla boğuşmak zorunda kalmasına yol açar.

Bu tarihi örnekler faslından bugünkü Türkiye’ye gelebiliriz. Bir önceki “Önemli Bir Dönüm Noktası…”  yazımda AKP’nin on yıllık bir süreçte aşağıdan yukarı ilerleyerek devleti nihayet bütünüyle ele geçirdiğini belirtmiştim. Şimdi artık bunun adını da koyabiliriz: Baskısı altında olduğumuz rejim, çok partili bir parti-devlet rejimidir. İçinde yaşadığımız parti-devlet rejimi, “çok parti”ye izin verse de, seçimleri kaybetmeyecek şekilde kendini garanti altına almıştır. Parlamento ve seçimler, bu rejimin meşruiyet aracı ve kalkanıdır. Güç kalkanı ise devletin kendisi, yani polis, ordu ve yargıdır.

12 Eylül darbesiyle yolu açılan ve daha önce çeşitli girişimlerle denenmesine rağmen kurulamayan bu rejim, sonunda AKP’nin devlete bütünüyle hakim olmasıyla kurulmuş bulunmaktadır. Bugün, “12 Eylül’ü yargılama” adına iki titrek ihtiyarın yargılanmasına “tav olmak” ve bunun, kurulmuş bulunan parti-devlet rejimini perdelemenin bir başka yolu olduğunu anlamamak tam bir gaflet halidir.

Kürt halkına karşı topyekûn bir savaşa giren; uyduruk davalarla tüm muhaliflerini içeri tıkan; solu ve devrimcileri hedef tahtasına koyan, kendini eleştiren liberallere bile tahammül edemeyen; karanlık bir diktaya doğru ilerleyen bir parti-devlet rejimiyle karşı karşıyayız.

Tarih bunu böyle yazacaktır.

 

Gün Zileli

12 Ocak 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI