“Sosyalizmin Sorunları” Tartışması Tarihinden Yapraklar…

 

Bundan 30 yıl önce, 1981 yılında (Türkiye İşçi Köylü Partisi) TİKP içinde açılan “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, tam otuz yıl sonra, Taraf gazetesinin yazarları, Halil Berktay, Murat Belge ve Roni Marqulies (ve Taraf  dışından Oya Baydar) arasında yeniden açıldığı gibi, Tarık Günersel’in, “Stalin’in cinayetleri… Havel” başlıklı (21 Aralık 2011) yazısıyla Birgün’e de sıçramış bulunuyor.

Otuz yıllık tarihin başlangıcına dönmeden önce bu tartışmanın yeniden hararetlenmesinin nedenleri üzerine birkaç şey söylemeliyim. Tutucu (Ortodoks)-Marksist kesimler, bu tartışmanın, burjuva-liberal bir rüzgârın sonucu olarak yeniden gündeme geldiğini ileri sürüyorlar ama gerçek böyle değil. 30 yıl önce de TİKP içindeki benzer kesimler aynı gerekçeyi ileri sürmüşlerdi. Bu, bir savunma refleksinden öteye bir anlam taşımıyor.

Bence tartışmanın bugün yeniden hararetlenmesinin nedeni, her şeyden önce, Marksizmin çeşitli türlerinin dincilerden bile daha tutucu bir refleks içine girip hem savunmacılıkta, hem de ajitasyonculukta iyice absürd bir noktaya varmaları ve hatta özellikle XX. Yüzyılda devasa boyutlara ulaşmış sorunlar yığınının üstünden atlayarak gerçek durumla hiç alâkası olmayan bir şekilde, “21. Yüzyıl sosyalizmi” falan gibi insanı gülümsetecek sloganlara atmaya girişmeleridir. Bu, içinde bulunduğu gerçek ve acınılacak durumu görmemekte ısrar eden bir ruh hastasının, örneğin kendini dünyanın en zengin, en yetenekli insanı görme gibi vehimlere kapılmasından farksız bir durumdur. Bu hastalığa kapılanlara birilerinin gerçeği açık açık söylemesi gerekiyordu. Sanırım bu görevi bugün, medyatik olanakların da yardımıyla esasen Halil Berktay yerine getirmektedir. Yeni tartışmaya bu yazıda gireceğim ama önce 30 yıllık tartışmanın tarihinden düşen bazı yapraklara bakmakta yarar var.

 

***

 

Birikim dergisinin 1970’lerdeki yazılarını saymazsak, “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, 1981 yılında, o zamanki sol fraksiyonlardan TİKP içinde açıldı öncelikle. Neden bir başka harekette değil de TİKP içinde? Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi, TİKP, sol fraksiyonlar içinde entelektüel birikiminin gücüyle temayüz etmiş bir hareketti. Her ne kadar 1970-80 arasında bu entelektüel birikim Maocu yönelimlerle belli ölçülerde tırpanlanıp bastırılmış olsa da, birikimin gücü kendini hâlâ belli edebilmekteydi; ikincisi, TİKP, Çin’i en sadık bir şekilde izleyen en koyu Maocu hareketti ve 1970’lerin sonlarına yaklaşılırken, Çin’e bağlı ideolojik temeller önemli bir sarsıntı geçirmekteydi. Çin Komünist Partisi (ÇKP), temel tezlerini, Sovyetler Birliği’nin “emperyalistlerle uzlaşması” üzerine kurmuşken, kendisi batılılarla ve ABD ile işbirliğine girişmiş, bununla da kalmayıp ülkenin kapılarını, “revizyonist” dediği Sovyetler Birliği’yle kıyaslanmayacak ölçüde kapitalizme açmıştı. Bu durum, TİKP önderliğinin ve üyelerinin bir kısmını, ÇKP’nin politikalarını sorgulamaya sevk etmiş; bu noktada pandoranın kutusu bir kere açılınca, konu ister istemez “1956 Kruşçevci karşıdevrim” tezinin sorgulanmasına, oradan da Stalin döneminin irdelenmesine gelmişti; üçüncüsü, 12 Eylül darbesinden sonra dar örgütlerin kapalı devre okumayı dayatan okuma siyasetleri çökmüş ve taraftarlar çok daha fazla okuma ve farklı kaynakları okuma evresine girmişlerdi; elbette bu serbest okuma, üye ve taraftarları, sosyalizm tarihine ilişkin o zamana kadar bilmedikleri birtakım gerçekleri öğrenmeye, özellikle de Stalin dönemini sorgulamaya yöneltmişti.

 

TİKP içindeki tartışmanın tarafları, önderlikteki şahıslar bağlamında şöyleydi: Gün Zileli, İlkay Demir ve Necmi Demir sorunların tartışmaya açılmasından yanaydık ve kendi aramızda, özellikle Stalin meselesini tartışmaya defacto (bir oldu bitti olarak) başlamıştık. Ben sorunların ve soruların geniş bir dökümünü yapan, “Sosyalizmin Sorunları Üzerine Sorular” başlıklı, 1981 tarihli bir metin hazırlamıştım. Bu metin, aynı yıl, avukatlar aracılığıyla, o sırada TİKP davasından tutuklu bulunan arkadaşlara ulaştırıldı. İçerdeki arkadaşlar uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet, “sorular metni” hakkındaki düşüncelerini dışarıya yansıttılar. Avukatların bize ulaştırdığına göre, içerdekiler tarafından “sorular hareketi” adı takılan metnin TİKP taraftarlarınca tartışılmasına karşı en sert tutumu alan arkadaşlar, Oral Çalışlar ve Mustafa Kemal Çamkıran idi. Doğu Perinçek ve Mehmet Bedri Gültekin, Halim Spatar, Oral ve Çamkıran’a göre daha ılımlı bir yaklaşım içinde olmakla birlikte bu “sorular yöntemini” yanlış buluyorlardı ve önderliğin sorunları “tabanla” tartışması yerine, doğru çözümleri “tabana” vazetmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Dışardaki arkadaşlardan Hasan Yalçın, Halil Berktay, Hüseyin Karanlık  ve Osman Gürhan Ertür sorunların tartışılmasından yanaydılar.

Soruların tartışılması, içerdekilerin ağırlığıyla resmen durdurulmasına rağmen, elbette tartışma durmadı ve 1984 yılında çıkmaya başlayan aylık Saçak dergisinin sayfalarına, özellikle benim farklı imzalar altında veya imzasız yazdığım yazılarla taşındı (Bu arada, Doğu Perinçek’in de, içerden iki önemli kitap çevirisiyle katkıda bulunduğunu belirtmeliyim: İtalyan Marksisti Bruno Rizzi’nin, Sovyetler Birliği’nde, 1930’larda bürokratik kolektivist bir sistemin kurulduğunu anlatan kitabı; ve Jasek Kuron-Modzelevski adlı radikal Marksistlerin kaleme aldığı, Stalinizmi esaslı bir şekilde sorgulayan ve devrimci öneriler getiren kitap).

Daha sonra kişilerde bazı değişiklikler oldu. Örneğin Hasan Yalçın ve Hüseyin Karanlık , tutucu kesime geçerken, Oral Çalışlar ve Halim Spatar, dışarı çıktıktan sonra tartışma yanlılarını desteklediler. Elbette, özellikle benimle Oral ve Halil arasında da sorunlara yaklaşımlarda önemli farklar vardı ama bu yazıda bunlara girmeyeceğim.

TİKP’nin dışındaki sol hareketlerde pek bir tartışma olmadı. Olduysa da, bunların “sosyalizmin sorunları” üzerine olduğu pek söylenemez. Örneğin Dev-Yol taraftarları arasında da bazı tartışmalar oldu, hatta bunlar metinlere döküldü ama bu tartışma daha çok Dev-Yol’un kendi iç sorunlarına ve taktiklerine ilişkindi ve bu tartışmalarda sosyalizmin gerçek sorunlarına ilişkin pek az şey bulunabilir. TKP için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Sosyalizm önemli bir bunalım yaşamasına rağmen bu iki önemli harekette neden önemli bir tartışma olmadı sosyalizmin sorunları üzerine? Bence bunun nedeni, her iki hareketin de temelinde Stalinizmin belirleyici bir yer tutmamasıydı. Dev-Yol, Stalinist gelenekten tamamen kopmuş olmamakla birlikte geleneksel sol paradigmalardan temel ideolojik noktalarda ve örgütlenme planında epeyce önemli farklılıklar taşıyordu. Dolayısıyla sosyalizmin bunalımının getirdiği sorunlar bu hareketin taraftarlarının zihin dünyasını doğrudan doğruya meşgul etmiyordu. TKP ise, Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak şekillenmiş bir hareket olduğundan, Sovyetler Birliği’nde 1956 yılından sonra başlatılmış deStalinizasyon hareketinin öğelerini olduğu gibi kabul edip ideolojik temellerine zaten taşımıştı ve dolayısıyla artık sosyalizmin tarihinde yaşanmış önemli yıkımların Sovyetler Birliği tarafından yıllar önce aşıldığı gibi bir yanılsama içindeydi; dolayısıyla Stalin’i ve diğer tarihi olayları pek fazla sorun etmiyordu.

Öte yandan, sosyalizmin sorunlarına bağlı olarak özellikle Stalin konusunun tartışma gündemine gelmesi, 1980’den önce tamamen Stalinist gelenek tarafından şekillendirilmiş solda kendine yer bulamayan küçük Troçkist yuvarcıkların belli bir haklılık kazanmasına ve kendilerini daha açıktan ifade etmesine yol açmıştı. Öte yandan, 1986 yılında küçük bir anarşist çevrenin çıkartmaya başladığı Kara dergisi bile bir anlamda sosyalizm tartışmasına dahil edilebilecek, anarşist perspektiften kaleme alınmış yazılar yayımlamaya başlamıştı. Türkiye “68’inin önemli isimlerinden olup, Kıvılcımlıcı gelenekten Troçkizme gelen Demir Küçükaydın, Ersen Olgaç, Ergun Aydınoğlu gibi arkadaşların Avrupa’da çıkarttığı Devrimci Marksizm dergisi de keza hem Stalinizmi irdeleyen yazılar yayımlıyor, hem de Türkiye solundaki ve TİKP içindeki tartışmaları dikkatle izliyordu. (Mehmet Salâh, “Çin Komünizmi ve 1980’ler Türkiye’sinde Aydınlık’çılığın Evrimi”, Devrimci Marksist, sayı: 3, Haziran 1986). Öte yandan, Yavuz Alogan, F.Claudin ve Kapetanyos çevirileriyle ve Saçak’taki yazılarıyla tartışmaya önemli katkılarda bulunuyor; Fikret Başkaya, tamamen bağımsız bir kanaldan tartışmaya dahil olup Stalinist paradigmaya önemli darbeler indiren yazılar kaleme alıyordu.

 

***

 

Sosyalizmin bunalımı, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın, 1991 yılında ise Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla; öte yandan, devlet olarak yıkılmasalar da, Çin başta olmak üzere “sosyalist” ülkelerin kapitalizme tamamen teslim olmalarıyla; komünist partilerin çoğunun dağılması ya da sosyal demokrat partilere dönüşmesiyle sonuçlandı.

Ne var ki, bu yıkımın ilk şok dalgalarının atlatılmasıyla birlikte sosyalizmin sorunları tartışmasının yeniden başlaması ve derinleşmesi kaçınılmazdı. Çünkü birincisi, tarihin sonunu ilan eden kapitalizm hiç de toplumlara ve insanlara umut verecek gibi görünmüyordu; ikincisi, radikalleşen genç insanlar yeni bir toplumsal devrim için mücadeleden yanaydılar ve dolayısıyla kapitalizme karşı alternatif arayışı devam etmekteydi.

İşte bu noktada, tam da sosyalizmin tarihinin esaslı bir şekilde gözden geçirilmesi ve dersler çıkartılması gerekiyordu. Ne var ki, liberal solcusundan Stalinistine, anarşistinden Troçkistine kadar konformist bir mirasyedi tutumunu takınan her türden “önderlik” ve “kanaat önderi”, köhnemiş paradigmalarına sarılarak bu yeni gelişen potansiyeli kısa yoldan etkileri altına alıp örgütleme hevesine kapıldılar. Bu tutumun, şiddetli bir depremden sonra, bir artçı depremle yıkılacağı kesin olan, içinde oturulması tehlikeli evlerde oturmaya devam etmekten, hatta bu evleri kiraya vermeye kalkmaktan hiçbir farkı yoktu.

 

***

 

Bugünkü tartışmaya gelelim şimdi. Murat Belge, “ama bizim güzel bir projemiz vardı” demekten başka bir şey demiyor ve bu konuyla o kadar ilgilendiğim halde, itiraf edeyim ki, “sosyalizm tartışması”na ilişkin yazıları üzerimde afyon etkisi yapıp beni daha yazıyı bitirmeden uyutuyor. Roni Margulies ise, bildiğimiz Troçkist teraneyi tekrarlayarak yalnızca taraftarlarını uyutuyor: “O tarih bize ait değil; bu Stalinist uygulamalar bizi hiç ilgilendirmez.” Evet ama daha Lenin ve Troçki zamanında başlayan, Stalin diktatörlüğünün taşlarını döşeyen uygulamalar ne oluyor? Tek parti dönemi ne zaman başladı? Basın ve söz özgürlüğü daha Lenin ve Troçki zamanında ortadan kaldırılmadı mı? Kronstadt 1921’de bastırılmadı mı vb. vb.?

Kısaca söyleyecek olursam, geçmişin sorunlarından kimse kendini tam olarak aklayamaz. Bu konuda en temiz olan anarşistler bile.

Oya Baydar’ın yazısını okuyamadım ama Halil Berktay güzelce özetlemiş. Bu tür yazılar, sosyalizmi ve toplumsal devrimi romantizm düzleminde kavrayan gençlerin yüreğine su serpip onlara bir ferahlık duygusu verebilir ve morallerini düzeltebilir ama o ölçüde de boş teneke gibi tıngır tıngır ötmenin yolunu açar. Bugünkü radikal gençlerin rahatlamaya değil, tersine sorunların üzerine cesaretle gitmeye ihtiyacı var. Bu cesareti gösteren, örneğin Fikret Başkaya gibi insanların sayısı ne yazık ki çok az bugün.

Taraf’taki tartışmaya ilişkin net fikrimi söyleyecek olursam, en içi dolu değerlendirmeleri yapan, Halil Berktay’ın yazılarıdır. Halil Berktay, bu yazıları insanları kolayca kapitalizme razı edebilmek için yazıyormuş, öyle iddia ediliyor. Bu sitede görüleceği gibi, Halil Berktay’ın siyasi tutumuna ve kendi geçmişini değerlendirmelerine karşı belki de haddinden fazla sert eleştiriler yöneltmiş biriyim. Ama yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Net bir şekilde söyleyeyim: Halil Berktay doğru söylüyor. Artık insanlık “sosyalizm” adlı bir pratiği bir daha denemeyecektir.

İnsanlık, adı “sosyalizm” olan bir şeyi denemeyecekse bu iyi bir şeydir aslında. İnsanların tekrar tekrar aldanmaya hiç de yatkın olmadıkları sonucunu çıkarıyorum ben bundan.

Evet ama bu, devrimci deneylerin sonu mudur? Hiç de değil. İnsanlar o kötü, monolitik, baskıcı-devletçi düzenleri denemek istemedikleri kadar kapitalizmin sömürüsüne de razı olmak istemeyeceklerdir. Ufukta parlayan, kapitalizme kölelik değil, geçmişten esaslı dersler çıkartan yeni bir toplumsal devrim, yeni bir emansipasyon ve yeni, sömürüsüz, özgürlükçü toplumlar inşa etme deneyimleridir. Bilmiyorum, belki de bu noktada Halil Berktay’la ayrılıyoruz. Ayrılmıyorsak, kendisi söylesin.

Tabii tenezzül buyururlarsa. Sesini duyurması oldukça zor olan birisi olarak bu da benim Berktay’a tarizim olsun.

 

Gün Zileli

1 Ocak 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI