İki Perdelik Komedi!

Eski bir Stalinistim. 1960’lı yıllarda, yirmili yaşlarımda solcu bir radikaldim. Stalin’in, devrimin büyük lideri ve sosyalizmin kurucusu olduğuna inanmıştım. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde gerçekte ne olup bittiğine ilişkin bilgim son derece kısıtlıydı. 1970 yılında Maocu olunca Stalin’e olan inancım daha da pekişti. Çünkü Mao da Stalin’e sahip çıkıyordu.

1977 yılında, yani otuzlu yaşlarımın başlarında, TİİKP’yi temsilen, Arnavutluk’taki AEP kongresine katılmak üzere bulunduğum Almanya’dayken televizyonda seyrettiğim, Troçki’nin öldürülmesini konu alan, Josef Losey’in yönettiği, baş rollerini Richard Burton (Troçki), Alain Delon (Troçki’nin katili Mercader) ve Romy Schneider’in (Mercader’in sevgilisi Gita Samuels) oynadığı, 1972 yapımı, Troçki filmi kafamda Stalin konusundaki ilk soru işaretlerinin ve kuşku tohumlarının yeşermesine yol açtı. GPU ajanı Mercader, Troçkizme sempati duyan bir yazar pozunda ve bir Troçkist olan Gita Samuels’in sevgilisi görünümüne bürünerek, sürgündeki Troçki’nin, Meksika’daki, çok iyi korunan çiftlik evine sızıyor ve ucu sivri bir buz baltasını Troçki’nin kafasına indirerek öldürüyordu. Gerçekten şok olmuştum; “devrimin ve sosyalizmin büyük önderi Stalin” gerçekten böyle bir cinayeti işletmiş olabilir miydi? O şokla Arnavutluk’taki AEP kongresine gittim ve orada Stalinizmin pratikte ne olduğunu canlı olarak gördüm. Tüm kongre bir mizansen, traji-komik bir tiyatro oyunuydu. Ne gerçek bir tartışma vardı, ne de samimiyet. Tabii ki, en bol olan, Enver Hoca tapıncıydı. Delegelerin elleri patlarcasına, dakikalarca “parti-Enver, Enver-parti” diye tempo tuttuklarını gördükçe, devrim ve sosyalizm adına utançtan yerin dibine geçmiştim. Bunları Havariler (İletişim, 2002) adlı kitabımda ayrıntısıyla anlatıyorum.

1980’li yılların başlarında, 12 Eylül darbecileri tarafından arandığımdan, Sovyetler Birliği’nde, özellikle Stalin döneminde olup bitenler hakkında okumak için bol zamanım oldu. O zamana kadar dönüp yüzüne bile bakmadığımız, İsaac Deutscher’in üç ciltlik Troçki’lerini okuyunca kafamda her şey netleşti. Stalin devrimci falan değildi. Büyük Rus şovenisti bir zorbaydı. Yanılgıları ne olursa olsun, Bolşevik Partisi içindeki, 1930’lu yıllarda Stalin tarafından ölüme gönderilen muhalifler haklıydı. Kırk yaşlarıma doğru yol aldığım bu yıllarda, okumalarım derinleştikçe Stalin’in amansız bir devrimci ve komünist düşmanı olduğunu daha iyi kavradım.

Bu hayatta her şey zıddıyla birlikte var oluyor. Stalin meselesiyle uğraşmak, düşünsel gelişmem açısından büyük bir atılım yaratmıştı. Bu anlamda Stalin’e çok şey borçlu olduğumu belirtmeliyim.

Stalin’i irdelemek beni Leninizme, hatta Marksizme de eleştirel yaklaşmaya sevk etti. 1980’li yıllardaki sert tartışmalarımız sırasında, o zaman dahil olduğum partinin lideri Doğu Perinçek’in söylediği doğru bir şey vardı. “Stalin’i hedef tahtasına koyarsanız, ardından Lenin’i, onun ardından da Marx’ı reddedersiniz” demişti. Gerçi Lenin’le Marx’ı hiçbir zaman Stalin’le aynı şey olarak görmedim ama Stalin diktatörlüğünün taşlarının Lenin zamanında döşenmeye başladığını saptadım. Lenin’in diktatörce yönelimlerinin köklerinin de Marx’ta olduğunu. Ve böylece, 1990’lı yılların başlarında, 50’li yaşlarıma doğru ilerlerken anarşizme vardım.

Başta Doğu Perinçek olmak üzere, Stalinistlerle birçok tartışmalarım oldu, bu tartışmalar bugün de devam ediyor. Stalinistleri bilmem ama bu tartışmanın kendim açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, sol içi teorik ve tarihi tartışmaların bende bir düşünsel canlılık yarattığı kanısındayım. Bu konuları fazla dert etmeyen, fazlasıyla yerel solcuların ya da bu tür konulara burun kıvıran anarşistlerin, devrim ve gelecekteki yeni toplum üzerine de fazla fikir geliştiremediklerini, solcu nostaljiyle ya da ütopik fantezilerle zaman öldürmeyi tercih ettiklerini bilmem fark ettiniz mi? Siyasi alanda fazlasıyla sağa kaymış ve sosyalizm tartışmalarında liberalizme doğru dümen kırmış olmasına rağmen, Halil Berktay’ın bu konulara teorik olarak kafa yoran ve önemli saptamalarda bulunan yazılarını işte bu yüzden önemsiyorum.

Bugün Stalinist ideolojik temellerinin bir hayli yıprandığının kendileri de farkında olan ve bu yüzden, biraz da telaşlı (ve hatta beceriksiz) bir şekilde bu temelleri tahkim etmeye çalışan Stalinistleri yakından izlemeye devam ediyor ve itiraf edeyim ki, onlara biraz da acıyorum. Çok çaresizler, ideolojik bakımdan gittikçe sığlaşıyorlar; izahatları inandırıcı olmaktan gittikçe uzaklaşıyor ve büyük, çok büyük çelişkiler barındırıyor. Neredeyse kendime hakim olamayıp, raund arasında yüzü gözü şişmiş boksörüne havlu sallarken aceleyle kulağına yeni taktikler fısıldayan bir boksör koçu gibi, onlara, “bak, bu şekilde temellerini güçlendirmen mümkün değil, gittikçe daha fazla açık veriyorsun, sol tarafını kolla, akıl yürütmelerin iyice çelişkili bir hal alıyor, ayak oyunlarınla rakibinin sana çok yaklaşmasına neden oluyorsun, öyle yapma, böyle söyleme, şöyle söylersen daha mantıklı olur, son raunda kadar rakibini yormaya çalış” diyecek noktaya geliyorum. Açıkçası, onların iyice kötü duruma düşmesinden hiç memnun değilim. Tamamen yere serilirlerse ben ne yaparım; bir boksör, rakibini yenmek ister ama ağır bir yumruk darbesiyle yere serilip ölmesini, artık bir rakip olmaktan bile çıkmasını asla istemez.

Bu son söylediklerimi bana düşündüren, Stalin’i savunmaya çalışan iki kitap oldu: Doğu Perinçek, Bilimsel Sosyalizm ve Bilim (Kaynak Yayınları, 2011); Hasan Ozan, SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu-Sosyalizmin Sorunları-Tarihi Dersler, (Akademi Yayın, 2011)

Bu yazıda bu iki kitap üzerinde çok etraflı duracak değilim; zaten ikincisini daha bitirmedim de. Sadece bu iki kitabın ortak Stalinist tezinden (1956, Kruşçevci karşıdevrim tezi) hareketle vardıkları sonuçlara değineceğim. Önce Doğu Perinçek’in bu konuya ilişkin görüşlerini ele alayım.

“1956 sonrası süreçte bir devlet sınıfı oluştu ve Sovyetler Birliği dağıldı.” (s.129)

“Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov türünden kapitalizm yolcusu liderler, parti ve devlet yöneticileri arasında bir devlet burjuvazisinin başını çektiler ve bu sınıf, Sovyetler Birliği’ni kapitalizme sürükledi.” (s. 142)

“Bugün Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geri dönüş sürecinin 1960’ların eşiğinde Kruşçev döneminde başladığı genel kabul görmektedir. Yönetimi ele geçiren devlet burjuvazisi, ülkeyi adım adım 1990 yılına taşıdı. Bu olayın teorisi, ne Marx’ta, ne Lenin’de, ne de Stalin’de bulunabilirdi.” (s. 142-143)

Buraya kadar çok net. Stalin döneminde Sovyetler Birliği sosyalistti, ancak onun ölümünden sonra Kruşçev, ardından Brejnev ve onun ardından da Gorbaçov kapitalist yola girdiler ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına neden oldular.

Peki bugün? Doğu Perinçek, 1992 yılından itibaren açıkça kapitalizme geçen Rusya hakkında şöyle düşünüyor:

“Rusya, vatan savunmasına yan çizen, ülkeyi ABD emperyalizmine açan Gorbaçov-Yeltsin döneminde iki kez parçalanmıştır; ancak daha sonra Putin’in vatan savunması siyasetiyle toparlanmaya başlamıştır. (abç. G.Z) (s. 127)

Demek ki neymiş? Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov, kapitalist yolcuymuş ve bu yol ülkeyi ABD emperyalizmine açmış ama kapitalizm döneminde işbaşına gelen Putin durumu toparlayıp “vatan savunmasına” girişmiş. Yani bu durumda, Rus kapitalizminin zirvesindeki Putin, “kapitalist yolcu”ların zıddı yönde ilerleyen bir lider! Hatta biraz daha zorlarsak, yeniden sosyalizme dönüşü sağladığı bile söylenebilir.

Buradan, Doğu Perinçek’in bugünkü Çin’i değerlendirmesine geçelim.

“Ancak Çin’in yükselişi, bu geri çekilme döneminde, sosyalizmin insanlığa önderlik yeteneğini yansıtır.” (s. 98)

“Hatta sosyalizm, Çin örneğinde tek ülkede yaşamanın ötesinde 21. Yüzyılda dünya uygarlığına önderlik edecek bir başarı kazanıyor.” (s. 113)

“Eğer Çin kapitalizme yönelseydi veya yönelecek olursa, bölünmeyi seçmiş olur.” (s. 132)

Bu arada, Kore için de ilginç bir saptama var:

“O kadar ki, Kuzeyde sosyalizmin kazanımları ile Güneydeki kapitalizmin kazanımları arasında bir uyum arayışına girilmiştir.” (s. 133)

“Rusya, parçalanma ve Gorbaçov ile Yeltsin dönemindeki teslimiyetten sonra bağımsızlığını koruma çizgisine girince, Çin Halk Cumhuriyeti ile stratejik bir ittifak kurmuştur.” (s. 137)

“ABD de, Çin’e hazine bonosu satarak ve Çin’e borçlanarak ayakta kalmaktadır.” (s.140)

“Dünya ekonomisini kapitalizm değil, sosyalizm büyütüyor.” (s. 261)

Görüleceği gibi çelişkiler, hatta gaflar çok büyük. İnsanın bazen rakibinin büyük gafları karşısında da nutku tutulabilir. Şu anda ben de böyle bir ruh hali içindeyim. Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şöyle özetleyebilir miyiz: Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov kapitalist yolcuydular ve sonunda Sovyetler Birliği’ni yıkıp Rusya’yı tamamen kapitalizm yoluna soktular. Fakat kapitalist Rusya’nın lideri Putin durumu toparlayıp Rusya’yı yeniden ABD emperyalizminin karşısına dikti ve sosyalist Çin’le stratejik (anti-emperyalist) bir ittifaka girdi. Kuzey Kore sosyalizmde ve anti-emperyalizmde o kadar sebatkârdı ki, emperyalizmin güdümündeki Güney Kore kapitalizminin kazanımlarından bile yararlandı. Mao’nun Kültür devrimi çizgisini reddeden ve Mao’nun kapitalist yolculukla suçladığı Kruşçev’in çizgisini benimsemekle kalmayıp kapitalizm yolunda yüz misli daha dizginsiz bir şekilde ilerleyen ve hatta ABD emperyalizminin ayakta durmasını sağlayan Çin ise  bugün sosyalizm yolunda sebat eden bir ülkedir. Anlayacağınız, kendi kendisiyle tutarlı olmak gibi bir çaba bile yok. Stalinizme dönüşün temsilcisi ve devletçi sosyalizmden mümkün olduğu kadar taviz vermemek için en tutucu önlemlerin mimarı Brejnev kapitalist yolcu; öte yandan, “piyasa sosyalizmi” diyerek ülkenin sınırlarını kapitalizme sınırsızca açan ve Mao’nun girişimlerini neredeyse bütünüyle tasfiye eden bugünkü Çin yönetimi sosyalizmin sebatkâr savunucusu. Bırakın genelde solcu olmayı, eğer İP’li olsaydım kafam allak bullak olup gitmişti. Allah İP üye ve taraftarlarına yardımcı olsun!

Evet, böylece komedi oyununun birinci perdenin kapanışına gelmiş bulunuyoruz. Çıkartacağım ise sadece iki sonuç var: 1. İdeolojinin korku ve sefaleti; 2. Teoriyle taktik ittifak arayışlarının beceriksiz bir bulamacı.

Şimdi ikinci perdeye geçebiliriz.

Yüksekten ve talmutik bir dille konuşmaktan pek hoşlanan Hasan Ozan, Doğu Perinçek’e göre, teorik bakımdan tutarlı olmaya daha çok özen göstermiş. En azından kısa vadeli taktiklerle teorik temelleri birbirine karıştırma hatasına düşmemiş. Ama onun da teorik izahlarında büyük çelişkiler ve ikna etmekten uzak tutarsızlıklar var.

Hasan Ozan, Stalinizmin yıpranan teorik temellerini yamamaya çalışmış. Yani şu: Tamam, 1956’da kapitalist yolcu bir sınıf ortaya çıkmıştır ama bu sınıf aniden, gökten zembille inivermemiştir ya. Sanıyorum ki, kendi saflarına gelmiş en toy genç bile artık Hasan Ozan’a ve diğer talmutik şeflere bu soruyu sormaktadır. İşte Hasan Ozan da bu tür gençleri ikna etmek için yeni bir “kapitalizme geri dönüş” teorisi inşa etmeye çalışmaktadır. “Evet” demektedir, “elbette bu sınıf birdenbire oluşmadı, bunun eskilere giden kökleri var ama ah şu tarihi zorunluluklar, hep bu zorunluluklar yol açtı buna.” Okuyalım:

“NEP döneminde, eski tip bürokrasi ve kadroları, çalışma yöntemleri belirgin olarak öne çıkar. Bu dönemde Lenin ve Bolşevikler, proleter devleti, “bürokratik deformasyona uğramış bir işçi devleti’ olarak tanımlarlar.” (s. 53)

(Peki o zaman Troçki’nin günahı neydi, diye soracağım izninizle.)

“Hızlı sanayileşmenin de temel bir neden olarak, aynı yönde, bürokratik merkeziyetçiliğin güçlenmesi yönünde etki yarattığını saptamamız gerekiyor.” (s. 54)

(Bu saptamanın çok daha hafifini ifade etmeye cüret eden muhaliflerin, hatta Stalinistlerin ölüme gönderildiğinden ise söz etmemeyi yeğlemiş Hasan Ozan.)

“Hızlı kolektifleştirmenin aşırı merkezileşmeyi de besleyip güçlendirdiğini saptamalıyız.” (s. 54)

“Stalin, uzak bir görüşlülükle, kapitalist ülkelerin 50-100 yılda başardıkları sanayileşmeyi ya 5-10 yılda başarırız ya da oluruz açıklama ve vurgusunu yapar. Nitekim bu eksen ve temelde yüksek tempolu muazzam bir kitle seferberliği aşırı merkezileşmenin eşliğinde örgütlenir.” (s. 54)

(İki zıt şeyi birleştirme becerisi bu. Muazzam kitle “seferberliği” –ya da histerisi-  ile aşırı merkeziyetçilik sadece Hitler faşizmi altında görülen bir şeydir.)

Bir başka saptamayı, alıntı yapmadan kısaca özetleyeyim: Hasan Ozan’a göre savaş için askeri seferberlik de bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluğun sonucudur. (s.54)

Savaştan sonra yıkıma uğrayan ülkenin yeniden toparlanması çabası da bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluktu. (s.54)

“Bürokratikleşme süreci ve bu süreci tamamlayan faktörler, yeni tip bürokrasinin sırtını yasladığı, ardına gizlendiği  ve palazlanmak için kullandığı bir silah oldu.” (s. 55)

Ve sonuç:

“Evet, yeni tip ayrıcalıklı küçük burjuva tabakanın gelişimi asıl olarak 30’lu yılların gelişen bir olgusudur.” (s. 56)

(Stalinist Hasan Ozan’ın bu saptamayı 1930’lu yıllarda, Stalin rejimi altında yaptığını bir düşünün, GPU anında kapısına dayanırdı, bunun farkında mı acaba?)

Hayır, Hasan Ozan’ın şimdi söylediğinin onda birini söylemeye cesaret edenlerin akıbeti ortadadır ve Hasan Ozan bunu kutsamaktadır üstelik:

“Her bir kesitte anti-Marksist-Leninist karaktere sahip olan parti içi muhalefet, proleter demokrasi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü temelinde açık bir başarıyla yenilgiye uğratılarak tasfiye edilmiştir.” (s. 57)

(“Eleştiri ve tartışma özgürlüğü” ve sonunda tasfiye!)

Ve sonuç:

“1953-56 geçiş sürecinin ardından 56’da politik iktidar tekelini gasp ederek zaferini ilan eden (tarihin tanık olduğu en sinsi) modern revizyonist karşı-devrim, SSCB’yi, Sosyalist Kamp’ı bir başka yola, kapitalist restorasyon yoluna sokmayı başarmıştır.” (s. 59)

Neden öyle olsun ki? Yani tepedeki üç adet Stalinist tasfiye edildi diye karşıdevrim mi olurmuş? Üstelik, Kruşçev de içlerinde olmak üzere, diğerlerinin hepsi, 1930’lardaki Büyük Temizlik dönemi de dahil Stalin’in yakın çalışma arkadaşlarıydı, onun yükselttiği kişilerdi.

Hem sonra, Hasan Ozan’ın baştan beri sürdürdüğü mantığı sürdürüp durumu yine zorunluluklarla açıklayamaz mıyız?

Örneğin, Hasan Ozan’ın ağzıyla, “1950’lerdeki soğuk savaş döneminin yarattığı gerilim bürokratik merkeziyetçiliğin bir adım daha ilerlemesine yol açmış (aslında tam tersi, 1956’da, Sovyetler Birliği’nde, bürokratik merkeziyetçilik ilk kez kısmi bir çözülmeye uğramış ve insanlar biraz olsun rahat nefes  alabilmişlerdir) ve bürokrat sınıf kırk yıldır bir türlü ele geçiremediği merkeze biraz daha yerleşmiştir” diyerek kapitalist restorasyonu biraz daha ileri bir tarihe atamaz mıyız? Nasıl olsa “teori” bizim, çocukların heykelcikler yaptığı hamurla oynadıkları gibi onunla istediğimiz gibi oynayabilir, istediğimiz şekli verebiliriz.

Daha fazla ıslık yemeden komedinin ikinci perdesini de burada kapatalım isterseniz.

 

Gün Zileli

20 Aralık 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI