Tartışma Özgürlüğü! Özgür Tartışma!

(Yeni Harman’ın Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır)

Dersim tartışmasının açıldığı çok iyi oldu. “Nikita Tayyip” yazımda belirttiğim gibi, nasıl Kruşçev’in Stalin’in suçlarını 1956 yılında açıklaması, onun isteğinin ve iradesinin de ötesinde pandoranın kutusunu açtıysa, TC devletinin suçları da ortaya dökülmeye başladı. Bundan sonra, Ermeni katliamı başta olmak üzere, İstiklal Mahkemelerinin suçları dahil, devletin ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki tüm iktidarların suçları tek tek ortaya serilecektir. Koçgiri ayaklanmasında, Şeyh Sait ayaklanmasında devletin işlediği cinayetlerden, İskilipli Atıf Hoca’nın sırf şapka kanununa karşı çıktı diye İstiklal Mahkemesi tarafından asılmasına; Dersim katliamından, Sabahattin Ali cinayetine; Varlık vergisinden 6-7 olaylarına; 27 Mayıs darbesinin astığı DP yöneticilerinden, Deniz Gezmişlerin idamına; 1970’lerdeki Malatya, Çorum, Maraş alevi katliamlarından, Sivas’taki Madımak oteli katliamına; 12 Eylül darbecilerinin astığı Erdal Eren’den, 19 aralık “Hayata Dönüş” operasyonundan, 1990’ların faili meçhullerine; Diyarbakır Cezaevi zulmünden polis işkencesindeki ölümlere kadar her şey ama her şey ortaya dökülecek, devletin ve iktidarların suçları ayrım yapılmadan ve siyasi taktiklerden arındırılarak teker teker ortaya çıkarılacak, tüm kurbanların hesabı sorulacaktır.

Bu başlangıç, özgürlük mücadelesi açısından hayırlı olmuştur ve geçmişin hayaletlerini yeniden pandoranın kutusuna tıkmak artık mümkün değildir. Tartışma özgürlüğü, devletin ya da iktidarların hediye ettiği bir şey değildir. Toplum öyle bir kaynama noktasına gelir ki, en baskıcı bir rejim altında bile birdenbire insanlar konuşmaya başlar ve tartışma özgürlüğü defacto hayata geçer. Türkiye bugün bu noktadadır. Bir yandan baskı artar, KCK tutuklamaları avukatlara kadar yayılırken, bir yandan da toplum her şeyi tartışmaya başlamıştır. Gerçekten ilginç bir moment. Ne var ki, toplumun tartışma özgürlüğünü bilfiil gerçekleştirmiş ve her şeyin tartışmaya açılmış olması tam anlamıyla özgür bir tartışma yapılabildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bir kere, özgür tartışma olabilmesi için herkesin sesini aynı ölçüde duyurma şansına sahip olması gerekir. Oysa böyle bir durum yok. Tartışmada en çok sesini duyuranlar yazılı ve görüntülü medyadaki olanakları kullanabilenlerdir. Öte yandan, tartışan tarafların eşit konumda olmaları gerekir. Oysa bugün, Nuray Mert ve Nabi Yağcı’nın belirttikleri gibi, örneğin Kürt sorununda, Kürt tarafı baskı altında bulunmaktadır. Mecliste temsilcileri bulunmakla ve bazı yayın olanaklarına sahip olmakla birlikte, devletin ve AKP iktidarının tutuklama furyası ve Kürt tarafını savunmayı bizatihi bir suç haline getirmesi sonucunda özgür tartışma ortamı aşağı yukarı ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Böyle olunca da, tabii ki, dürüst insanlar, eğer varsa, örneğin PKK’ya ilişkin eleştirilerini yapmaktan imtina ediyorlar. Çünkü bu eşitsiz tartışmada yapacakları eleştirinin, baskın taraf tarafından kullanılacağından, sanki bu baskın tarafın yaygarasına katılıyormuş gibi bir izlenim yaratacağından çekiniyorlar. Çok da haklılar. Sanırım Nuray Mert Ergenekon davası dolayısıyla ilgili olarak da böyle bir tutum aldı ki ben de bu tutumu destekliyorum. Örneğin ben de, “ulusalcılık” hakkında ilk ideolojik eleştirileri yapan ve bu konuda ulusalcılık (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007) diye bir kitap yazan birisi olduğum halde, Ergenekon davası dolayısıyla epey bir süredir bu kesime olan eleştirilerimi önemli ölçüde ikinci plana almak zorunda kaldım. Düşene vurmamak ya da baskı altında olana saldırmamak etik bir seçimdir.

Bununla birlikte, bu söylediğim, özgür tartışma olanaklarından aynı ölçüde yararlanma şansı olmayanların hiçbir şekilde eleştirilmeyecekleri anlamına gelmemelidir. Her şey, öznelerin bulunduğu yere göre değişebilir. Örnek verecek olursam, ovada baskı altında olan PKK, dağda baskıcı güçtür. Tabii burada ova ve dağı sembolik olarak kullanıyorum. PKK ya da Kürt hareketi devletin baskısı altındayken onu savunuruz ve devletin saldırdığı noktada onu bir de biz eleştirilerimizle yıpratmamaya dikkat ederiz. Evet ama Kürt hareketi içindeki tartışmada roller değişir. Orada PKK yönetiminin monolitik baskıcılığı söz konusudur. Devlet karşısında mağdur olan PKK, böyle bir durumda devletten farksız, hatta daha da kötü bir biçimde baskıcı olabilir. Aytekin Yılmaz’ın Labirentin Sonu (İletişim Yayınları) kitabında anlattığı gibi, kendi hakim olduğu koğuşlarda muhalif üyelerini uygulamaya alır örneğin. İşte böyle koşullarda PKK’nın baskıcılığını eleştirmek devrimci bir görevdir. Aynı şeyleri ulusalcı hareket için de söyleyebiliriz. AKP onlara saldırır ve tutuklarken Fetullahçı koroya katılmam, hatta Türkan Saylan veya ODATV tutuklamalarında olduğu gibi, polisin faüllerini eleştiririm. Ama örneğin, Aydınlık gazetesinin vicdani red karşısındaki ulusalcı zırvalamalarını da bütün gücümle eleştiririm. Nuray Mert, tutumunu öteden beri doğru bulduğum bir köşe yazarı. Bilmem, bu son söylediğim noktada da anlaşıyor muyuz? 

25 Kasım 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI