Bakana Bakın!

 

Toplumsal mücadele, mirasyediliği ve keskin konformizmi sırtında taşıyamayacak kadar hassas, duyarlı bir alandır. Ancak polise düşenler, polis işkencesi ile karşı karşıya kalanlar, dışarıda kendileri için gösterilecek bir gramlık bir çabanın bile ne kadar değerli olduğunu bilirler.

Bu yüzden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, protestoda bulunan bir genci korumalarının elinden kurtarıp ona konuşma olanağı vermesi karşısında hiç de küçümseyerek burun kıvıracak değilim. Taner Yıldız hangi güdüyle hareket ederse etsin ya da isterse medya önünde “show” yapıyor olsun, bu o kadar önemli değildir. Önemli olan, protesto özgürlüğünün bu noktada kazandığı mevzidir. Bu sözlerime çok sayıda mirasyedi solcudan ve anarşistten büyük itiraz geleceğini biliyorum ama sözümü söylemekten sakınmam.

Meselenin diğer yanına gelecek olursak, Enerji Bakanı’nın müdahalesinin sadece bir “show”dan öteye gitme ihtimalini çok zayıf gördüğümü belirtmeliyim. Neden? Eğer koruma varsa, korumanın zorbalığı da vardır da ondan. Ata binip “deh” dememek olmaz. Atın gitmesini istemiyorsan ona binmeyeceksin de. Eğer TV’de izlemişseniz, korumaların davranışları dikkatinizi çekmiştir. Bakan, Nesimi Eryılmaz adlı protestocu genci yanına oturtmuş; gencin en ufak bir saldırgan tutumu yok ve mikrofondan konuşmaya çalışıyor; korumalar hâlâ bakanı korumak üzere Nesimi’den iskemlesini biraz daha beriye çekmesini istiyorlar çaktırmadan. Aslında korudukları, bakan değil, kendi meslekleridir. Yani, bakanın müdahalesine bozuldukları halde ses çıkaramıyorlar ama müdahaleye rağmen mesleklerini icra etmeye çalışıyorlar. Bu noktada bile bizim bir işlevimiz var demek istiyorlar. Eğer bakan müdahale etmeseydi, kapıdan çıkıldığı anda Nesimi’yi gözaltına alacaklardı zaten. Bu bir mekanizma, refleksleri ve fonksiyonları belli bir mekanizma; eğer bu mekanizmadan hoşlanmıyorsanız kullanmayacaksınız; kullanıyorsanız müdahaleleriniz bir gösteriden öteye gidemeyecektir.

 

“Tutukla(ştır)mak” başlıklı yazımda, bir yerde parantez açarak işkenceyi ortadan kaldırmanın hem çok kolay, hem de çok zor olduğunu belirtmiş, bunun başka bir yazı konusu olduğunu yazmıştım. Şimdi sırası geldi işte.

Cumhuriyet öncesinden, yani Osmanlı imparatorluğu döneminden bu yana, Cumhuriyet döneminde daha da şiddetlenerek, işkence hiçbir zaman durmaksızın, sistemli bir şekilde devam edegelmiştir ve bugün de Türkiye’nin bütün polis ve jandarma karakollarında, emniyet müdürlüğü mahzenlerinde ve jandarma merkezlerinde işkence sistematik bir şekilde, devlet görevlilerinin ve hükümetlerin izniyle devam etmektedir. Emre Kongar’ın “ulvi bir meslek” olarak gördüğü (Cumhuriyet, 15 Aralık 2011) polislik mesleğini icra edenler, tüm “ulvilikleriyle”, erkek kadın, yaşlı çocuk demeden vatandaşlarımızın üzerine çullanmakta, dövmekte, hakaret etmekte, işkence yapmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda işkencenin yasak olduğu söylenmesine rağmen, anayasa bizzat devletin kendisi tarafından sürekli ihlal edilmektedir.

Elbette bu durum, devletin ve hükümetin zimni onayıyla devam etmektedir, bundan hiç kuşkumuz olmasın. Ayyuka çıkan bazı olayların soruşturulması, sorumluların yargılanması falan elbette zevahiri kurtarma çabasının ürünüdür. Eğer hükümet işkencenin gerçekten durdurulmasını istese bunu bir günde gerçekleştirir. Nasıl mı? İşkence suçlarına ağır cezalar getirir; işkence yapanların meslekten derhal men edileceğine ilişkin bir genelge yayımlar; ve ülkenin tüm karakol, emniyet müdürlüğü ve jandarma merkezlerini sıkı denetim altında tutacak bir müfettişler ağı kurar ve en önemlisi, bunu göstermelik olarak yapmaz, gerçekten hayata geçirir. Bakın görün, müfettişlere bile gerek kalmadan işkence şıp diye kesiliyor mu, kesilmiyor mu. Hiçbir devlet görevlisi, “vatan millet uğruna”, işini kaybetmeyi ve hatta yargılanıp ağır cezalar yemeyi göze alacak kadar aptal da,  kahraman da değildir.

Evet ama hiçbir hükümet bunu yapmaz, yapamayacaktır; o yüzden işkenceyi durdurmak zor, hatta imkânsızdır. Hiçbir hükümet kendi bindiği dalı kesmeyi, “insanlık uğruna”, en büyük vurucu gücünü felce uğratmayı ve işlevsiz hale getirmeyi göze alacak kadar aptal da, kahraman da değildir.

 

Gün Zileli

16 Aralık 2011

(bu yazı, ilk olarak Jiyan sietesinde, 20 aralık 2011 tarihinde yayımlanmıştır)

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI