İki Tür Kapitalist Mülkiyet (1)

Sanıldığının tersine, kapitalizmin tek mülkiyet biçimi özel mülkiyet değildir; devlet mülkiyeti de bir kapitalist mülkiyet biçimidir.

Engels, devleti “kolektif kapitalist” olarak nitelendirmiştir ki, bu, çağları aşan çok önemli bir nitelemedir ve bize bugün de yol göstermektedir. Evet, devlet hem siyasi, hem de ekonomik anlamda kolektif kapitalizmi temsil eder; tek tek kapitalistlerin çıkarlarının kolektif düzlemde düzenleyicisidir ve aynı zamanda kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yatırım ve üretim yapar; özellikle kapitalizmin kriz dönemlerinde burjuvazinin ortak çıkarları adına müdahalede bulunur, tek tek kapitalistlerin tabi olduğu piyasa kurallarına onlar kadar tabi olmadığı için genel çıkar adına batan bankaları satın alır örneğin.

Kolektif  kapitalizmin temsilcisi devlet ve onun mülkiyeti, esasen özel mülkiyetin sahibi burjuvaziye tabi olmakla birlikte, görece bir bağımsızlığı da vardır ve bu görece bağımsızlık, özellikle özel burjuvazinin görece zayıf olduğu ülkelerde devlet mülkiyetinden nemalanan bir devlet kapitalisti sınıfın ortaya çıkmasına, hatta zaman zaman özel mülkiyetçi burjuvaziyi de kendisine tabi kılmasına yol açabilir. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, özel mülkiyetçi burjuvazinin bir devrimle büyük ölçüde tasfiye edildiği ülkelerde bu kolektif kapitalist sınıf,  ülkenin tek hakimi haline de gelebilir bir dönem için. Kolektif kapitalist sınıfın, dünya kapitalist sisteminin piyasa ilişkilerinin dışına tamamen çıkması elbette mümkün değildir ve kapitalizmin yasalarına tabidir ama içerde bu piyasa ilişkilerine kolektif  mülkiyet adına müdahil olabilir, hatta bir dönem için tamamen kendine tabi kılabilir (örneğin Stalin’in Sovyetler Birliği, Mao’nun Çin’i, bugün Kuzey Kore; hatta ekonominin esas düzenleyici gücü olarak kısmen bugünkü Çin).

Marx ve Engels’in sosyalizm tahayyüllerinde devlet mülkiyeti öngörülmemiştir. Onlar “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” öngörürken toplumun kolektif mülkiyeti ele geçireceğini tahayyül etmişlerdir. Yani, ne özel mülkiyet ne de devlet mülkiyeti: Toplumsal mülkiyet.

Ancak bunun gerçekleştirilmesi için toplumun (sosyalist düzenin) güçlü bir kaldıraca ihtiyacı olacağını, bunun da, işçi sınıfı tarafından ele geçirilmiş ya da yeniden kurulmuş bir siyasi iktidar, yani görevini hızla tamamlayarak sönüşe gidecek bir devlet iktidarı olacağını hesap etmişlerdir. İşte I. Enternasyonal’de Marxistlerle Bakuninistler arasındaki en büyük çatışma bu noktada ortaya çıkmıştır. Bakunin, yeni ve sömürüsüz bir toplum kurmakta devletin veya devlet iktidarının hiç de elverişli bir araç olmadığını ileri sürmüş; ister istemez zorba bir güç olan devletin ekonomiyi düzenleyen bir kaldıraç rolü oynamasının kaçınılmaz olarak topluma yabancı bir devlet mülkiyeti yaratacağına işaret etmiştir ve bu dahice öngörü, XX. Yüzyılda yaşanan tüm deneylerle doğrulanmıştır.

Kanımca, Lenin bile başlangıçta bir devlet mülkiyeti düzeni öngörmemişti. Devlet ve İhtilal’i yazarken “devlet olmayan bir devlet” düzeni kurulabileceği, devletin kısa sürede sönüşe gidebileceği ve gerçek bir toplumsal mülkiyetin hayata geçebileceği gibi iyimser görüşleri vardı. Ne var ki, “proletarya diktatörlüğü” adı altında bir devlet kurduğunuz koşullarda özel mülkiyetçi burjuvazi mülksüzleştirildiğinde, mülkiyetin otomatikman halihazır devletin mülkiyetine dönüşmesi ve toplumsal mülkiyetin koşullarının gerçekleşmesinin bilinmeyen bir geleceğe ertelenmesi kaçınılmazdı. Yine de Bolşevikler, devlet mülkiyetini, “işte sosyalizm budur” diye kutsamış değillerdi 1920’lerde. İçlerinde, “İşçi muhalefeti”, “demokratik merkeziyetçiler” gibi, devlet mülkiyetinin sendikalar aracılığıyla derhal işçi mülkiyetine  tahvil edilmesini savunan güçlü eğilimler de vardı.

Ancak, defacto gerçekleşmiş devlet mülkiyetine dayanan bürokratik sınıfın temsilcisi Stalin’in devlet mülkiyetini, toplumsal mülkiyetin bizzat kendisi olarak ilan etmesiyle devletçi sosyalizm denen, orijinal Marksizme pek de benzemeyen anlayış giderek XX. Yüzyıldaki sosyalizm deneylerinde belirleyici olmuş ve sosyalizmle devlet mülkiyetçiliği, yani aslında devlet kapitalizmi aynı anlama gelir olmuştur.

“Sosyalizm”, devlet mülkiyeti ile özdeşleştirilmekle birlikte devlet mülkiyeti her zaman “sosyalizm” anlamına gelmemiştir.  Örneğin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de ekonomi, özel mülkiyetçi burjuvazinin zayıflığı dolayısıyla esasen devlet mülkiyeti yoluyla yönetilmiştir ama devlet sınıfı buna hiçbir zaman “sosyalizm” adını takmamıştır. Buna rağmen, devlet mülkiyetçi sınıflar ve kesimler arasında, devlet mülkiyeti gibi ortak bir temele dayanmaktan gelen ortak bir ruh olduğundan söz edilebilir.

Bu yazıyı burada keselim şimdilik. Bu konuya, devlet mülkiyetinin özellikleriyle özel mülkiyetin özelliklerini, ağırlıklı olarak çalışan sınıflara ifade ettikleri anlam açısından irdelemeye, bundan sonraki yazıda veya belki de yazılarda devam edeceğim.

 

Gün Zileli

14 Aralık 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI