Tutukla(ştır)mak!

Türkçe de, Zazaca ve Kürtçe gibi güzel bir dildir, en çok hoşuma giden yanı da hece yapısıyla insana bol bol kelime oyunu yapma olanağı tanımasıdır. Daha lise yıllarımdan oluşturduğum bir “Ali Fıkraları” repartuvarım vardır. Bir tanesini kısaca aktarayım: Sinema sahibi patronu, Ali’ye, “her gelene biletini soracaksın” demiş. Ali, kimseye bilet sormayıp bir tek patronuna sormuş. Patronu nedenini sorunca da, “senden âlâ hergele mi olur, patron” demiş. Bu tür soğuk “Ali esprileri” yapmadığım gün kendimi iyi hissetmem. Bu yüzden Ceren’i de deli ederim. Mesela Ceren, “dondum” der, ben pis pis sırıtıp, “ben de fanilaydım” derim. Soğuk Amerikan esprileri bile halt etmiş bunun yanında!

Bu yazıyı da, başlıkta gördüğünüz gibi bir kelime oyunu üzerine kuracağım ama emin olun bunun içeriği çok kuvvetli. Konumuz, tutuklanma, tutuklama, tutukluluk…

Tutukluluğun bir ceza haline getirildiği gibi bilinen şeyleri tekrar edecek değilim. Bu yazıda esas üzerinde durmak istediğim, toplumu sindirmenin yollarından biri olarak tutuklama.

Toplumu sindirmenin, bastırmanın çeşitli yolları vardır. En önemli sindirici, polis terörü, işkencesi ve öldürülme korkusudur.

Stalin ölüm korkusunu, koca Sovyet toplumunu sindirmekte en başat araç olarak kullandı. Hitler de öyle. Latin Amerika’daki bir takım askeri ve sivil diktatörlükler de Stalin ve Hitler’in yolundan giderek bir dönem için diktatörlüklerini onlara yakın bir çizgiye kadar getirdiler. Türkiye’nin 1990’lı faili meçhuller dönemi de ölüm ve yok edilme korkusunun devlet tarafından bilinçli olarak uygulandığı bir dönem oldu. Ancak bu dönemin Stalin ve Hitler diktatörlüklerinden tek farkı, ölüm ve ortadan kaldırılma korkusunun bütün toplumu kapsamamasıydı. Devlet, “bölücülükle mücadele” adı altında çok bilinçli bir siyaset yürüterek toplumu son derece titiz bir şekilde ikiye böldü, özellikle Kürt ve Dersim bölgelerine (tabii büyük kentler de dışında değildi) yoğunlaşmış bir faili meçhuller siyasetiyle o bölgelerin halkını sindirmeye yöneldi. Yani bir anlamda, bölgesel bir Stalin ve Hitler siyasetiydi bu.

Bugün esasen bu siyaset bırakılmış bulunuyor. Elbette bu, faili meçhullerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türk polisi, olmazsa olmazı işkenceden arındırılmadıkça (ki bu, hem çok kolay, hem de çok zor bir şeydir ama başka bir yazı konusu olduğundan burada girmiyorum) bazı faili meçhullerin olması da kaçınılmazdır. Çünkü insanın ağır işkenceden ölmesi her zaman mümkündür. 1990’lardaki gibi bile bile öldürmezler de “kazara” öldürürler. O zaman da ister istemez kayıtlarla oynayıp “öyle biri buraya hiç gelmedi” derler, olur biter.

Diyeceğim şu ki, bugün doğu bölgelerinde bile artık bilinçli faili meçhullere, yani doğrudan ölüm korkusuna dayanan bir siyaset izlenmemektedir.

Bugünkü AKP iktidarı, bunun yerine, tüm toplumu saracak başka bir korku siyasetini yürürlüğe koymuş bulunmaktadır: Tutuklanma korkusu.

Nasıl 1990’larda, diyelim ki Diyarbakır’da yaşayan bir insan her an faili meçhule uğrayabileceği korkusu içindeyse, bugün de aşağı yukarı bütün toplum, şu ya da bu nedenle tutuklanıp hapse atılabileceği ve en masum bir “suç”tan da girse en az 6 ay içerde kalabileceği korkusu içinde tutulmaya çalışılıyor. Elbette biraz olsun direnmeyi ya da kanunların tanıdığı sınırlar içinde bile olsa muhalefet etmeyi, bunun doğal ve yasal bir hak olması gerektiğini düşünen insanlardan söz ediyorum.

Mesela bir gösteride içeri alınıp “gizli” bir örgütlenmeye dahil edilebilirsiniz. Ondan sonra uğraşın da ispatlayın böyle bir örgüt olmadığını ya da sizin bu örgütün üyesi olmadığınızı. Puşu takmak falan artık en absürd örnekler tabii ki ama bunlar da var, biliyorsunuz.

Yani bir gece yarısı polis evinizi basıp sizi içeri alsa, “devrimci karargâh” üyesi olmaktan sorgulasa ne yapabilirsiniz ki? En az bir yıl yatarsınız. Kaçacak bir durum yoktur, ortada yok edilecek delil de yoktur ama yatarsınız işte. Zaten iktidarın topluma vermek istediği mesaj da budur: “Ben insanı içeri atarım, bir de suç yüklerim, hadi ondan sonra ayıkla pirincin taşını. İyisi mi etliye sütlüye karışma, otur oturduğun yerde, sakın muhalefet etmeye falan kalkma.” Zaten, aynı Stalin dönemi gibi, ortada suç yok, polis merkezlerinde suç imalatı var.

Şu KCK tutuklamaları rezaletine bakın. Artık Kürt siyasal hareketine sempati duymak otomatikman “suç” kategorisine sokulmuş bulunuyor. Kürtlerin haklarından söz eden biri potansiyel KCK’lıdır ve her an içeri alınabilir. Ne zaman çıkacağı ise bilinmez. Devletin denetiminde yapılan mesaj alış verişlerini bile sonradan suç haline getirdiler. Zaten bunlara güvenip gözetimleri altında bu tür işler yapanda kabahat. Önce yaptırırlar, sonra yaptırdıkları şeyi suç haline getirirler. Zaten başbakan da bu konuda iyice fütursuzlaştı. Daha önce, Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklamalarında, “biz bağımsız yargıya karışamayız” diye sureti haktan görünmeye çalışıyordu, KCK tutuklamalarında artık buna bile gerek görmeyip bir başsavcı edasıyla konuşmaya başladı.

Generalinden Cübbeli Hocasına (televizyonda duydum, bir TV muhabiri Cübbeli Hoca’ya “neden tutuklandınız” diye soruyordu. Muhabirler de iyice şirazeden çıkmış demek ki. Tutuklanan insana “neden tutuklandın” diye sormak kadar büyük bir saçmalık var mıdır? Polise ya da savcıya sor eğer biraz yürek varsa sende); öğrencisinden Kürt hakları savunucusuna; belediyecisinden gazetecisine; işçisinden futbolcusuna kadar bütün tutuklamaların bir tek amacı var aslında: Toplumun bütün katmanlarına ve kesimlerine “birgün siz de tutuklanabilirsiniz” mesajını vermek. Bizde “hukuk devleti”nin anlamı bu artık. Tutuklamalar yoluyla bütün toplumu korkudan tutuklaştırmak. Başı önünde, tutuk insanlardan oluşan bir toplum yaratmak.

Son zamanlarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ikircikli tutumları dolayısıyla epey eleştirmiştim. Hakimler ve savcılarla ilgili söylediği sözlerden dolayı şimdi kendisini tebrik etmek istiyorum. Birkaç yıl önce, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Çin’in Sincian bölgesindeki zulme karşı çıktığı için “helal olsun” demiştim de ulusalcıların eleştirisine maruz kalmıştım. Şimdi de Türkiye’deki yargının iktidar yanlısı uygulamalarına karşı çıktığı ve yargıdan özür dilemesi çağrısına da aynı toklukla yanıt verdiği için Kemal Kılıçdaroğlu’na “helal olsun” diyorum. Yüreğimize su serpti vallahi.

Yaygın tutuklamalar bazen toplumsal bir tutuklaşmaya yol açabilir, bazen de korku duvarını aşan toplumsal bir dirence ve başkaldırıya. Şu anda içinde yaşadığımız toplum tam da böyle bir yol ayrımındadır. Kılıçdaroğlu’nun son karşı çıkışını, bu yol ayrımında direniş ruhuna güç kattığı için çok beğendim. Tekrar helal olsun!

 

Gün Zileli

13 Aralık 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI