İki Tür Nasyonal Sosyalizm…

XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında nasyonal sosyalist bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan diğer halk ve uluslara Rus egemenliği dayatılıyor, Rus dili ve kültürü hakim kültür ilan ediliyor, Ukrayna, Baltık ve Kafkas halkları Rus kolonyalizminin baskısı altına alınıyor, bu bölgelere, Çarlık döneminde olduğu gibi kolonyalist Rus nüfusu yerleştiriliyordu. Sovyet devleti, dünya çapında da Rus devlet çıkarlarını kolluyor, Komintern’i bu devletin ulusal çıkarlarının aleti haline getiriyor, dünya devletleriyle Rus-Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda ittifaklara, pazarlıklara veya çatışmalara giriyordu. Kısacası, bu devleti yönlendiren, doğal olarak Rus ulusal çıkarlarından başka bir şey değildi.

Öte yandan, bu devlet sosyalist olduğunu iddia ediyordu. Sosyalizm adına yaptığı ise, kendi topraklarında yaşayan halkları, köylüleri ve işçileri bir iç kolonyal emek gücü haline getirerek, Rus kalkınması çıkarları doğrultusunda, korkunç bir sömürüye tabi tutarak Rusya’nın ulusal kalkınmasını sağlamaktı. Hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme denen şeyin anlamı budur. Keza, milyonlarca insanın tutuklanıp zek (köle) olarak en uzak, en soğuk ve ölümcül bölgelere zorunlu emek gücü görevi yerine getirmek üzere sürülmelerinin anlamı da budur.

Yani Sovyetler Birliği devletinin dış politikası da, milliyetlere yönelik uygulamaları da, içerdeki ekonomik politikası da tek bir ilke tarafından yönetilmekteydi: Nasyonalizm. Bu nasyonalizm zorba bir devletin tekeli tarafından uygulandığı zaman adı nasyonal sosyalizmden başka bir şey değildir.

Bu bakımdan, Hitler’in nasyonal sosyalizmi ile Stalin’in nasyonal sosyalizmi büyük benzerlikler gösterir. Nazi Almanyası’nın da dış politikası nasyonal çıkarlara göre tanzim edilmişti. İçerdeki halklara karşı nasyonal baskı siyaseti uygulanıyordu (ancak, Sovyetler Birliği’nden farklı olarak bu baskı siyaseti ırkçılık boyutlarında uygulanıyor, Yahudi ve Çingenelerin topluca imha edilmesi boyutlarına vardırılıyordu) ; ulusal kalkınma için tekelci bir emek sömürüsü siyaseti uygulanıyordu (Sovyetler Birliği’nden farklı olarak, Almanya’da bu siyasete, Rusya’dakinin tersine, yok edilmemiş burjuvazi de ortak oluyordu) ve gerek Yahudiler, gerekse diğer tutuklular, aynı Sovyetler Birliği’ndeki gibi bedava emek gücü olarak çalışma alanlarına ölümüne sürülüyorlardı. Kısacası, bazı farklılıklarına rağmen, her iki rejimin de temelinde nasyonalizm ve tekelci-devletçilik (buna her ikisi de sosyalizm adını veriyordu) yatar, yönelimleri birbirine son derece benzemektedir.

Her iki rejimin tek parti ve parti-devlet olması noktasında da büyük bir benzerlik söz konusudur. Zaten böylesine tekelci-devletçi-nasyonalist bir siyaset ancak demir bir elle (Hitler ve Stalin) ve parti-devlet rejimiyle uygulanabilirdi.

Her iki rejimin de birer polis rejimi olması da önemli bir benzerlik noktasıdır. Almanya’da Gestapo, Rusya’da GPU-NKVD, tekelci-baskıcı devlet rejimlerinin olmazsa olmaz en önemli parçası, vazgeçilmez vurucu aygıtıdır. Öyle ki, her ikisi de toplumun kılcal damarlarına kadar inen bir ihbar ağı oluşturmuş ve insanları ölüm korkusuyla susturmuştur. Polis, bu devletlerin en etkili savunma ve saldırı aygıtıdır ve topluma yaydığı korkuyla rejimin ayakta kalmasını sağlar.

Her iki nasyonal sosyalizmin birbirine çok benzediği bir nokta da toplumun bütün özgürlüklerinin devlet tarafından gaspedilmiş olmasıdır. Her iki rejim de seçimleri göstermelik hale getirmiş, tek parti diktatörlüğü ilan etmiş, tüm muhalifleri içeri atmış ya da öldürmüş, basın özgürlüğünü yok etmiş ve basını tekeline almış, ifade özgürlüğünü gasp etmiş, her türlü gösteriyi yasak ve suç ilan etmiş, işçilerin grev hakkını ortadan kaldırmış, sendikaları devletin kuklası haline getirmiş, düşünceyi suç haline getirmiş, yargıyı tamamen devlet tekeline almıştır.

Her iki rejim de (ki, bu noktada nasyonal sosyalist rejimlerle diğer burjuva diktatörlükleri arasında çok da önemli bir fark yoktur) orduyu içerde halkların bastırılmasında, dışarda da istilacı bir güç olarak kullanmıştır.

Her iki nasyonal devlet arasında, burada saydığımız bu temel benzerliklerin yanı sıra bazı farklılıklar da söz konusudur. Biraz da bunlara değinelim.

Bu iki rejim arasındaki en önemli farklılık, Alman nasyonal sosyalist rejiminin, nasyonalizmi ırkçılığa vardırıp ırksal temizliği en yüksek boyutlarda uygulamış olmasıdır. Burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Alman nasyonal sosyalizminin Yahudilere ve Çingenelere karşı nasıl bir ırksal temizlik uyguladığı bilinmektedir. Öte yandan, Sovyet nasyonal sosyalist devleti, nasyonalizmini hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına vardırmamış, özel olarak Yahudileri ele alacak olursak, en azından II. Dünya Savaşı sonuna kadar devlet kademelerinde Yahudilerin varlığı devam edebilmiştir. Gerçi savaştan sonra, özellikle 1950’li yılların başlarında, Rusya’da, Stalin’in önderliğinde büyük bir anti-semitist kampanya başlatılmış ve örneğin Lozovsky gibi, Sovyet devletinin üst mevkilerinde yer alan Yahudiler öldürülerek temizlenmiştir ama bu dönem kısa sürmüş ve Stalin’in ölümünden sonra Yahudi aleyhtarı kampanya esasen sona ermiştir.

Sovyetler Birliği’ndeki nasyonal sosyalist rejim hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına varmamakla birlikte, bu ülkenin sınırları içinde ya da çeperlerinde yaşayan kimi halklara karşı yürütülen kampanyalar neredeyse ırkçılığın sınırlarına gelip dayanmıştır. Örneğin, II. dünya savaşından önce Polonya Komünist Partisi’nin üye ve yöneticilerinden ele geçirilebilenlerin neredeyse tamamı Stalin tarafından yok edilmiştir. Hadi bunun sadece komünist partisiyle sınırlı kaldığını düşünelim. Peki ya Kırım Tatarları. Bu halk, II. Dünya Savaşından  sonra, Alman Nazileriyle işbirliği yaptığı iddiasıyla, çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar topraklarından sürülmüştür Stalin tarafından. Sürülenlerin topraklarına Rus kolonyalist nüfusunun yerleştirilmesi ise, Almanlarla işbirliğinin bir bahane, asıl amacın Kırım’ı Rus kolonyalist nüfusunun tam kontrolü altına olmak olduğunu açıkça göstermektedir.

Gestapo ile GPU-NKVD arasındaki benzerlikler büyük olmakla birlikte GPU-NKVD “lehine” bazı farkları da tespit etmek gerekir. Jan Valtin’in çok güzel anlattığı gibi (Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, Kibele, 2008), 1933’de henüz iktidara yerleşen Gestapo, kendisinden çok daha tecrübeli olan GPU’yu kendine örnek almakta, onun çalışma yöntemlerini öğrenip benimsemeye çalışmaktadır. Elbette kısa sürede öğrendiğini görüyoruz ama arada yine de bir açıklık kalmıştır. O açıklık şudur: GPU, Gestapo’ya göre daha baskıcı bir aygıttır. Ve Gestapo’ya göre, Sovyet toplumunun kılcal damarlarına kadar çok daha fazlasıyla sızmıştır. Dolayısıyla, 1930’lardaki Sovyetler Birliği ile Almanya’yı karşılaştıracak olursak, GPU’nun Sovyetler Birliği toplumunun içine çok daha fazla sızdığını söyleyebiliriz. Bunun en iyi kanıtı, GPU’nun ağzını tıkadığı ve her anını kontrol ettiği Sovyet toplumundan en ufak bir muhalif ses bile çıkamaz, hiçbir gerçek muhalif örgütlenme ortaya çıkamazken, Alman toplumunda hatırı sayılır bir gizli muhalefetin ve örgütlenmenin varlığıdır. Almanya’daki Yahudi kaçırma şebekelerinin ve bir “Kızıl Orkestranın” varlığı bile yeterlidir.

Ayrıca Gestapo’nun yöntemleri ile GPU’nun yöntemleri arasında yine GPU’nun “lehine” farklar vardır. Örneğin Gestapo büyük ölçüde gerçek muhaliflerin peşinden koştururken, GPU’nun yöntemi, gerçekte olmayan muhalifleri imal etmektir. Bu yüzden, GPU’nun sorgulama yöntemleri daha traji-komiktir. Örneğin, Gestapo, tutukluyu konuşturmak için önüne “inkâr edemeyeceği” kanıtlar koymayı ve böylece onu çözmeyi hedeflerken, GPU, tutukludan “suçunu anlatmasını” istemektedir. Yani Gestapo için önemli olan, tutuklunun, “suçunu” itiraf etmesidir. GPU için önemli olan ise, tutuklunun, suçunu kendi kendine imal etmesidir. Görüleceği gibi, tutuklu açısından Gestapo’ya direnmek bir anlamda daha mümkündür. Daha doğrusu, orada direnmek, bilincinizin ve işkenceye dayanma gücünüzün sağlamlığıyla doğru orantılıdır. GPU’da direnmek ise çok daha güçtür. Dayanma gücünüz daha başından kırılır, çünkü saklayabileceğiniz bir şey yoktur, zaten suçlusunuzdur ve üstelik bu suçu sizin imal etmeniz beklenmektedir. Peki suçunuzu imal etmezseniz ne olur? Suçunuz birkaç misli artar. Kabul etmemek en büyük suçtur. Oysa Gestapo’da, eğer başarabilirseniz, küçük bir ihtimal de olsa suçsuz olduğunuzu kanıtlama olanağınız vardır. Yani kısacası, eğer Gestapo’da işkenceye rağmen susmayı başarabilirseniz belki (yüzde bir de olsa) kendinizi kurtarma şansınız bulunmaktadır. Ama GPU’da ne kadar susarsanız o kadar suçlu olduğunuzu kanıtlamış olursunuz.

Bu durum mahkemelerde de böyledir. Her iki nasyonal sosyalist rejimde de yargı bağımsızlığı diye bir şey olmadığını biliyoruz. Yani mahkemeler rejimin dediğini yapar, onun istediği cezaları yağdırır. Buna rağmen, Alman Nazi rejiminde hâlâ eski burjuva hukukunun bazı kırıntılarının varlığı dikkat çekmektedir. Örneğin Jan Valtin’in anlattığı bir olay vardır. Jan Valtin’e ve diğer denizci arkadaşlarına Gestapo’da işkenceyle ağır bir suç kabul ettirilir. Ancak mahkemeye çıktıklarında arkadaşları Jan Valtin hakkındaki suçlamayı işkence altında verdiklerini ifade ederler. Ayrıca Jan Valtin’in tutuklu olan şefi de, Valtin’in talebi üzerine mahkemeye tanık olarak getirilip dinlenir. Bu kişi, Nazilere tamamen teslim olan biri olduğu halde mahkemede Valtin’in lehine ifade verir ve sözü geçen toplantıda Valtin’in olmadığını söyler. Bunun üzerine, Nazi mahkemesi, arkadaşlarının boynunun baltayla kesilmesine hüküm verirken Valtin’e bu cezayı vermez. Sovyetler Birliği’nde, büyük temizliklerdeki yargılamalarda böyle bir şey hayal bile edilemez. Bir kere, o zamanki Sovyet mahkemelerine sadece suçlarını kabul etmeyi ve itirafta bulunmayı kabul edenler çıkartılıyordu. Yani suçlarını kabul etmeyenler, hatta mahkemede reddetme ihtimali olanlar çıkartılmıyordu. Bu yüzden, Büyük temizliklerde, tutukluların çok küçük bir kısmı mahkemeye çıkartılmış, neredeyse yüzde doksan dokuzu yargılanmadan, GPU’nun veya GPU hapishanelerinin bodrumlarında infaz edilmiştir. Sovyet mahkemelerinde polis ifadesinin reddedilmesi diye bir şey olamazdı. Buna teşebbüs edildiği an mahkeme erteleniyor ve sanık GPU tarafından bir kere daha “seanstan geçirildikten” sonra yeniden duruşmaya getirildiğinde çaresiz suçunu kabul ediyordu. Hele sanığın lehinde tanıklık diye bir şey söz konusu bile değildi.

Keza Alman Nazi hukuk sistemiyle Sovyet nasyonal hukuk sistemi karşılaştırıldığında, Sovyet hukuk sisteminin daha insafsız olduğunu görebiliyoruz. Örneğin, Sovyet hukuk sisteminde suçun şahsiliği ilkesi tamamen ortadan kaldırılmıştı. Yani suçlanan bir kişinin karısı, kocası, çocukları ve akrabaları da otomatikman suçlu görülüyor ve tutuklanıyordu. Öyle ki, tutuklananların çocuklarının da toplama kamplarına gönderilebilmesi için Sovyetler Birliği’nde cezai sorumluluk yaşı 12’ye indirilmişti. Tutuklananların henüz 12 yaşında olmayan çocukları yetimhanelere kapatılıyor ve 12 yaşını doldurdukları anda toplama kampına yollanıyordu. Nazi Almanya’sında böyle bir uygulama yoktu.

Her iki rejimin de tek parti diktatörlüğüne dayandığını belirtmiştik. Tek parti diktatörlüklerinin ayrılmaz bir parçası da iktidardaki tek partinin kaçınılmaz olarak parti içi muhalefeti tanımayan monolitik bir yapıda olmasıdır. Ne var ki, monolitiklik açısından iki partiyi kıyasladığımızda SBKP’nin NAZİ partisinden daha da monolitik olduğunu söyleyebiliriz. Parti içi tasfiyeler açısından baktığımızda, SBKP içindeki tasfiyeler ve idamlar milyonlara varırken, Hitler’in partisindeki tasfiye ve ölümler oldukça geride kalmaktadır. Hitler’in kendi muhalifleri olan SA’lara karşı giriştiği “Uzun Bıçaklar Gecesi” adlı tasfiye harekâtında öldürülenlerin sayısı 150 kadardır.

Sanırım, insanlık en karanlık günlerini, bu iki nasyonal sosyalist rejimin ittifak kurup II. Dünya savaşını başlattığı yıllarda yaşamıştır.

Bütün bunlar, Türkiye’deki bir kısım nasyonal sosyalistin neden aynı zamanda Stalinist olduğunu da çok iyi açıklar.

Gün Zileli

25 Kasım 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI