Cumhuriyet Yasaları Uygulamada!

28 Şubat sürecinde İşçi Partisi’nin (İP) sık sık tekrarladığı bir slogan vardı: “Cumhuriyet yasaları uygulansın”. Şu tarihin cilvesine bakın ki, bugün cumhuriyet yasaları AKP tarafından uygulanmaktadır. Hem de bu yasaların uygulanmasını isteyenlere ve eskiden olduğu gibi, bugün de Kürtlere karşı. Gerçi bugün, Şeyh Sait’leri, İskilipli Atıf  Hoca’ları, Seyit Rıza’ları ipe yollayan İstiklal Mahkemeleri, Kılıç Ali gibi cellatlar ve Avrupa standartlarının zoruyla ölüm cezaları yok ama, aynı yasaları bugünün koşullarında uygulayan, tutukluluğu ceza haline getiren Özel Yetkili Mahkemeler var. Ha Kılıç Ali, ha Ali Kılıç. Kılıç adaletsiz cezanın değişmez sembolüdür.

Adaletsizlik insan vicdanını yaralar. Örneğin, Kılıç ali adlı celladın, İskilipli Atıf Hocayı, kıyafet kanununa karşı çıktığı için önce üç ay cezaya çarptırıp, sonra da, herhalde yüksek makamlardan gelen bir emirle ipe göndermesi ve şahitlerin, adamcağız asıldıktan sonra dinlenmesi garabetini yeni öğrendim. Bu uygulamayı İslamcı kesim dile getirdi de öğrenmiş olduk. Belki yıllardır dile getiriyorlardı da seslerini duyuramıyorlardı. Çok genç yaşlarımda, hiçbir şey bilmeden Atatürk devrini kutsamış olmaktan utanç duyuyorum.

Adaletsizliğin insan vicdanını yaraladığı doğru olmakla birlikte, siyasi mücadelenin ne yazık ki vicdan kaldırmadığını da zaman içinde öğrendim. Zaman değişir, zalimler mazlum, mazlumlar zalim haline gelir ve bir zamanların mazlumları aynı vicdansızlıkla cumhuriyet yasalarını bu sefer kendi siyasi rakiplerine karşı uygularlar. Hayat en büyük eğitici. Bunu da son dört yılda olup bitenler öğretti bana.

Şimdi ılımlı İslamcılar cumhuriyeti ve dolayısıyla yasalarını ele geçirmiş bulunuyorlar ve geçmişte kendilerine baskı uygulamış rakiplerini aynı yasalarla bir güzel eziyorlar.

“Savcılar, Troçkist-Buharinist-Terörist Ergenekon Örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip” yazımda belirttiğim gibi, önce “Ergenekon” adlı hayali bir örgüt yarattılar ve kendilerine karşı muhalefet eden herkesi bu örgütün içine doldurmaya başladılar.

Alalım Doğu Perinçek’i. Yirmi yıl boyunca aynı örgütte mücadele ettik. Bu yirmi yılın yaklaşık on yılında bir örgüt içi muhaliftim. Kendisiyle çok sert tartışmalarım da oldu. Perinçek’in Stalinist ve Nasyonal Sosyalist fikirlerini en çok eleştiren biriyim ve partisinin 1990’ların ortalarından itibaren nasyonal sosyalist bir çizgi izlemeye başladığını 1998 yılında Birikim dergisine yolladığım, yayımlanmamış bir yazıda ilk açıklayan benim. Doğu Perinçek’in askeri darbe taraftarı olduğu da bilinmektedir ve zaten kendisi de bunu çeşitli biçimlerde açıklamıştır.

Bununla birlikte, Doğu Perinçek’in “Ergenekon” türü bir silahlı çete örgütlenmesine giriştiğine hiç kimse inandıramaz beni. Perinçek, her ne kadar, hep birlikte bir toplumsal devrimi savunduğumuz dönemde bir silahlı halk devriminin taraftarı olmuşsa da, bu örgüt içinde, silahlı maceralara karşı en uyanık kişilerden biriydi. Daha sonraki dönemde, partiyi legalizme sürükleyen ve halk devrimine değil, egemen kesimlerden birine güvenerek iktidara gelmenin yollarını arayıp devrimcilikten uzaklaşan da odur. Kısacası, ister devrimi savunduğu dönemde olsun, ister daha sonraki legalist ve işbirlikçi döneminde olsun, hiçbir zaman fiili silahlı kalkışmalara ve örgütlenmelere girişmemiş, bundan uzak durmuştur. Perinçek’in askeri darbe yanlısı olması, silahlı bir örgütlenmeye bilfiil girişeceği anlamına gelmez. Ve zaten bugüne kadar bu yönde herhangi bir delil de bulunamamıştır.

Bir noktayı daha belirteyim. Solda, sol içi şiddet, hatta örgüt içi şiddet yönünde güçlü eğilimler olmasına rağmen, ne benim içinde olduğum yirmi yıl içinde, ne de daha sonra, Doğu Perinçek’in tek bir örgüt içi cinayeti söz konusudur. Havariler’de sözünü ettiğim iki kuşkulu olay vardır ki, bunlarda da en ufak bir delil ortaya çıkmamıştır. Biri, yazdığı bir şiirden dolayı hakkında aranma kararı olan ve o zamanki TİKP’nin temin ettiği bir evde saklanan şair Gazi Bozarslan’ın ölümü olayıdır. Gani Bozarslan’ın cesedi Üsküdar açıklarında, denizde bulunmuştur. Babası Mehmet Emin Bozarslan, oğlunun örgüt tarafından öldürülmüş olabileceğini ima eden açıklamalar yapmıştır ama bu konuda hiçbir somut kanıt ileri sürülememiş ve olayın intihar olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer olay, Almanya’dan parti tarafından getirtilen ve partinin illegal kesiminde görevlendirilen Mustafa Tutkun’un kaybolması olayıdır. Mustafa Tutkun o günden bugüne kayıptır, kendisinden en ufak bir haber alınamamıştır. Mustafa Tutkun’un örgüt tarafından ortadan kaldırılmış olabileceğine dair bir kuşku olsa bile, bunu kanıtlayacak hiçbir delil yoktur ortada.

Bu iki olay bir yana, Doğu Perinçek’in başkanlığını yaptığı örgütün hiçbir zaman böyle bir yönelimi olmamıştır. Tüm Stalinist ve nasyonal sosyalist yönelimlerine rağmen. Bu da net bir şekilde saptanmalıdır.

Doğu Perinçek dört yıldır tutuklu. Peki nedir onun “Ergenekon” adlı bir silahlı komplo örgütü kurduğuna ilişkin deliller? İddianameyi çok ayrıntılı incelemedim ama Doğu Perinçek’in ideolojik yönelimlerinin dışında pek bir şey yok ortada.

Veli Küçük’le ortaklığı mı? Evet, Susurluk faili meçhulcülerinden biri olan Veli Küçük’le Doğu Perinçek’in, Kıbrıs’a bakışta, Ermeni katliamının gerçekliğini inkâr etmede aşırı reaksiyoner ortak bir tutumu paylaştıkları bir gerçek. Ama bu sadece ideolojik bir yakınlıktır ve elbette Doğu Perinçek’in bu yönelimi dolayısıyla esaslı bir şekilde eleştirilmesi gerekmektedir. Buna rağmen, ideolojik yakınlık içinde olan bu iki şahsın bir masanın başına oturup silahlı bir örgüt kurmaya karar verdiklerine ilişkin hiçbir somut veri yok ortada.

Bu, savcıların eski yöntemidir. Bu tür davalarda ben de yargılandım 12 Mart döneminde. Savcı Baki Tuğ, öğretmenlerin kendi aralarındaki romantik-devrimci mektuplaşmalarından bir örgüt imal etmeyi becermişti. “Örgütümün” yöneticilerinden Fakir Baykurt’la, Oya Baydar’la vb. hayatımda ilk kez duruşmalarda yüz yüze gelmiştim. Yani anlayacağınız, “örgütümüz”ün kurucusu bizzat Baki Tuğ’du. Beni de iki öğretmenin mektuplaşmasında adım geçtiği için katmıştı örgüte. Bugünkü “Ergenekon” da aynı şekilde savcıların ve polisin yaratımıdır.

Yalçın Küçük’ün de üzerinde biraz durmak istiyorum. Yalçın Küçük’ün dışardayken katıldığı bir televizyon programını izledim. Küçük’ün bu tür programlarını mizah ihtiyacımı gidermek için izliyordum o zamanlar. Beni çok güldürüyordu. Çok da sevimliydi üstelik. Mehmet Ali Birand ve Rıdvan Akar’ın sorular sorduğu bu programda Yalçın Küçük, açık açık, “Biz Türk sosyalistleri orducuyuzdur” dedi. Şimdi, bu fikre ne kadar karşı olursam olayım, bir kere bu fikri netliği ve dürüstlüğü sadece saygıyla karşılamak düşer bana. Yalçın Küçük’le oturur saatlerce tartışırım ama onu bu fikrinden dolayı suçlamak ve yargılanmasını istemek aklımın köşesinden geçmez. Daha açıkçasını söyleyeyim. Fikri planda darbe savunucusu olmak suç değildir. Ceza kanununda da darbe savunuculuğu yapılamaz diye bir suç yoktur, bildiğim kadarıyla. Olsa bile bu sadece yasanın kusurudur. Nasıl ki, bir insan birisini öldüreceğini söylediği için katil sayılamazsa, birisi de darbe yapılması gerekir dediği için darbe yapmış sayılamaz.

Keza Mustafa Balbay için de aynı şey söz konusu. Balbay darbe günlükleri tutmuş, emekli generallerle darbe planları yapmış. Bunu ne kadar yapmış bilmiyorum ama bu kadarıyla bu da suç değildir. Yani cinayet planı yapan bir insana karşı alınacak tek tedbir, cinayetin hedefi olan insanı korumak ve cinayet işleyeceğini söyleyen insanı kontrol altında tutmaktır, üstünde silah falan taşıyorsa o silahlardan arındırmaktır. Ama cinayeti işlemeye fiilen kalkışmadığı sürece bundan başka bir şey yapamazsınız. Medyamız ve bilumum intikamcımız, Norveç hukukunun, Norveç’te yetmiş genci öldüren Anders Behring Breivik’in psikolojik olarak cezai yargılamadan masun olabileceği yönündeki yönelimine veryansın edeceğine, bu insani ve hukuki yaklaşımdan bir şeyler öğrenseler iyi ederler.

Esas Susurlukçular, Mehmet Ağar’lar, Mehmet Eymür’ler, Korkut Eken’ler, Tansu Çiller’ler dışarda normal hayatlarını sürdürürken bu insanların hapislerde süründürülmesi gerçekten büyük bir hukuksuzluktur.

Bugünün sloganı, “cumhuriyet yasaları uygulansın” değil, “insan haklarına uygun hukuk uygulansın” olmalıdır.

İşte o zaman Kılıç Ali’lerin korkunç hayaleti, Taksim Meydanı’nda yıllar yılı kıçımıza batar gibi yükselen (ve neyse ki bir hayır sahibi tarafından kaldırılan) süngü  silinir gider, yerine adaletin terazisi gelir.

Gün Zileli

3 Aralık 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI