Röportaj: Yeni Harman – Ağustos 2011

Yeni Harman’a verilmiş, yayımlanamayan röportaj

Bu röportaj, bu yılın Ağustos ayı başında yapıldı. Ancak Yeni Harman yaz aylarında yayımlanamayınca güncelliği biraz geçti ve yayımlanamadı. Burada yayımlıyoruz.

G.Z.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Genelkurmay Başkanı kuvvet komutanlarıyla birlikte istifa etti. Bu durum beklenenin aksine hiç de ciddi bir şaşkınlık yaratmışa benzemiyor. Siz ne dersiniz, ne derece önemsemeliyiz böyle bir gelişmeyi?

Günlük politikayla doğrudan ve çok yakından ilgilenen biri değilim. Dolayısıyla çok iyi izlemediğim konularda ayrıntılara inen bir şeyler söylemek de haddim değil. Ben olaylara daha çok yapısal açıdan bakarım. Yani biraz da uzaktan. Bunun bir avantaj sağladığını düşünürüm. Bir şeye çok yakından bakınca, evet en ufak ayrıntıları görürsünüz ama genel manzarayı kaçırırsınız bu arada. Örneğin bilim insanları kendi alanlarında çok başarılıdırlar da dünyaya genel bir bakıştan yoksundurlar. Tersinden söyleyecek olursak, olaylara biraz uzaktan ve genel bakanların arasında bilim insanları epey azınlıktadır.

Ne olmuş? Genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları istifa etmiş. Güzel. Her türlü istifayı desteklerim ben. Genel müdürler ve genel başkanların istifasını özellikle. Hele bu istifalar ordudan olursa, gerekçesi ne olursa olsun, iyi bir şeydir. Bana soracak olursanız, bütün ordu mensupları istifa etmelidir. Babam subaydı. General olamadı, albaylıktan emekli ettiler. Keşke onlar emekli etmeden kendisi istifa etmiş olsaydı. Ben de babam müstafi bir ordu mensubu diye övünürdüm.

Kuvvet komutanları bugüne kadar istifa etmeyip neden bugün istifa yolunu seçtiler? Çünkü hükümet ordunun teamüllerini yerine getirmemiş. Aferin hükümete. Teamülleri çiğneyenler hoşuma gider. Ne gerekçeyle olursa olsun. Ama teamülleri çiğneyenler kendi teamülleri çiğnendiği zaman şikayet etmemelidirler. Hükümetin teamülleri de çiğnenmelidir. Teamüller çiğnenmek içindir.

Ordunun “rencide” edilmesinden şikayetçi olanlar var. Geçen gün bir vatandaş yolumu kesip, “nedir bu generallerimize yapılanlar” diye sordu. Bu, “Atatürk ilke ve inkılaplarının çiğnenmesi” anlamına geliyormuş. Keşke öyle olsaydı ama öyle değil. “Atatürk ilke ve inkılapları” yerli yerinde duruyor. Yani devlet ve hükümet yerli yerinde. Aslında statükoda bir değişiklik yok. Yani halkın tepesinde boza pişirmeye devam ediyorlar. Söz konusu olan, kendi aralarındaki iktidar kavgası. Egemen bloktaki iktidar kavgaları emekçileri sadece bir açıdan ilgilendirir. Bu iktidar kavgaları sonucunda halk belki biraz rahat nefes alır. “Çelişkilerden yararlanma” kurnaz Marksist tahlillerinden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim şu ki, birbirlerinin gırtlağına sarılırken belki bizi biraz olsun rahat bırakırlar. Tabii ne kadar mümkün olabilirse bu.

Subayların ya da kuvvet kumandanlarının istifasından “sivilleşme” veya demokrasi adına memnun olanlara ise sadece gülüyorum. Askerler sivil hükümete boyun eğince ne olacak ki? Ordu yine aynı ordu. Sivil iktidarın denetimindeki ordu oyuncak silah mı kullanmaya başlayacak? Ya da emekçilerin, Kürtlerin üzerine pamuktan yapılmış mermiler mi sıkacak? Yoksa çok “Özel” paşalar artık sivil mi dolaşacak?

Kürt sorununun çözümünde asker geri plana alındıkça, medyada kimi yazarlar 90’lı yılların generalleri gibi konuşmaya başladı. Son olarak Nuray Mert ve Ece Temelkuran, biraz da hedef gösterilircesine PKK yandaşı ilan edildiler. Silahla çözülemeyeceği konusunda herkesin mutabık olduğu bir sorun özel harekâtçı yazarlarla mı çözülmeye çalışılıyor?

Geçmişte, 1990’lı yıllarda komando elbisesi giyip askeri uçakla harekât bölgelerini görmeye de gitmişti bu medya mensupları. Biri bir iyilik yapsa da bu mensupların adlarını yayımlayıp hafızalarımızı tazelese ne iyi olurdu.

KCK davası kapsamında tutuklu bulunan vekiller, Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi gibi nedenlerle BDP grubunun meclisi boykotu sürüyor. Hükümet kanadı bu durumdan pek de hoşnutsuz görünmüyor? Nereye varır sizce bu işin sonu, kitlelerin temsil mekanizmasına ve parlamenter demokrasiye olan inancının büsbütün ortadan kalkmasıyla sonuçlanır mı?

Nerde o günler, keşke öyle bir şey olsa. Ama bu “inanç” pek sarsılacakmış gibi görünmüyor şu sıralarda. Hatta hükümetin ihlalleri sürdükçe daha da güçleniyor gibi. Anarşistlerin içinden bile oya merak salanlar çıktığını düşünürsek… Ne CHP ne de BDP bu konuda ilkeli bir tutum içinde. CHP baştan yelkenleri indirdi zaten. Bundan 150 yıl önce Proudhon hapisten çıkıp parlamentoya girmişti. Yani seçilen milletvekilinin hapisten çıkması bir teamüldür, kimsenin itiraz edemeyeceği haklı bir uygulamadır. Hükümetin eline geçirdiği hukuk alanı bunu bile ihlal etmiş durumda. Hadi CHP böyle yaptı, kuzu kuzu meclise gidip yemin etti. Ya BDP’ye ne demeli? Yemin etmek için kapıda bekliyorlar. İçlerinde buna net bir şekilde karşı çıkanlar olabilir ama genelde tutum bu. Sonra pazarlığa oturmak ne demek? Çok ayıpladım. İktidar partisinin temsilcileriyle pazarlığa oturmak BDP’ye hiç yakışmadı. Değer mi? Onurlu, başı dik bir duruş var eder seni. Diğer bütün yollar çöküşe götürür.

BDP’nin içine sürüklendiği politik kısırdöngü sürerken geçtiğimiz aylarda DTK tarafından Demokratik Özerklik ilan edildi. Böyle bir süreçte size ne ifade ediyor Demokratik Özerklik? Politik bir manevra mı, yoksa sonuçları iyi hesaplanmış büyük bir kalkışma mı bu?

Demokratik özerklik çıkışını çok olumlu buluyorum. İşte budur yapılması gereken. Demokratik özerklik ilan edilince egemenlerin paçasının nasıl tutuştuğunu gördük. Sonra, liberal ve reformcu Kürt liderlerini devreye soktular. Hiç öyle şey olur muymuş? Tek taraflı özerklik ilan edilir miymiş? Devlet, hukuk sistem seni tanıyor muymuş bakalım? Bu konuda benim sitede (Aşk ve Devrim: www.gunzileli.com) Süleyman Arıoğlu’nun çok güzel, zihin açıcı bir yazısı var. Süleyman Arıoğlu’nun da dediği gibi, tam tersine, özerklik tek taraflı ilan edilir. Özerkliğin mantığı budur. Merkezi devletin seni tanımasını beklediğin sürece özerklik falan ilan edemezsin. Kaldı ki, artık özerklik fiili bir durum haline gelmiştir. Kürt hareketi parlamenter pazarlıkları bir yana bırakıp bu kanaldan ilerlerse çok büyük, devrimci bir yol açmış olacaktır.

Aylar önce, Arap coğrafyası ardı ardına patlayan halk ayaklanmalarıyla çalkalanırken sizinle bir söyleşi daha yapmıştık. Bölge halklarının özgürlük taleplerinin içeriği de yavaş yavaş şekillenirken, başlangıcından bugüne, bölgede olan biteni nasıl değerlendiriyorsunuz şimdi?

Ortadoğu, Güney Avrupa ve Batı Asya merkez üssü olmak üzere dünyanın devrimci bir sarsıntıya gittiğini düşünüyorum. Halk ayaklanmaları son derece etkilidir. Suriye’deki halk ayaklanmasını, ordunun tüm cinayetlerine rağmen durdurmaları mümkün olmadı. Suriye sistem karşıtı bir devrimin eşiğinde. Bu bir “burjuva demokratik devrimi” değil. Yok böyle bir şey. Bu, sistemi reddeden, temelinde büyük anti-kapitalist huzursuzluk yatan bir emekçi devrimi, demokratik bir emekçi devrimi. Batılı emperyalistler bunu gördükleri için, Libya’dan sonra şimdi de Suriye’ye müdahaleye hazırlanıyorlar. Onların karşı olduğu Esat değil, halk devrimi. Bu yüzden müdahale edip bu devrimi durdurmak, saptırmak ve yozlaştırmak istiyorlar. Öte yandan, emperyalistlerin bu müdahalesini gören bazı solcu arkadaşlar giderek daha fazla ulusalcı bir tutum alıyor. Emperyalist müdahaleye karşı çıkacağız derken giderek katil rejimlerin safında yer almak da ne demek oluyor? Çok yanlış. Katil rejimlere de, bugüne kadar onlara destek vermiş emperyalist müdahalecilere de karşıyız. Birinden birini seçmek zorunda değiliz. Devrim karmaşık bir süreç izleyecektir. Ölümü göze alarak sokaklara çıkmaya devam eden halka güvenmek gerekir.

Futbolla ilgili misiniz bilmem ama geniş kitlelere heyecan pompalayan bu büyük sektör şike operasyonlarıyla alt üst olmuş durumda. Güce tahvil edilmesi çok kolay olan bu büyük heyecanın taşıyıcı ayakları değiştirilirken Gün Zileli neler düşünüyor?

Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda (16 yaşıma kadar) futbolle çok ilgiliydim. Ben Vefa’lıyım. Vefa’nın o zaman az taraftarı olduğu için onu tutmaya karar vermiştim. Bir de yeşil-beyaz renkleri çok beğenirdim. O zamanlar daha amatör bir hava vardı. Şeref Stadındaki 2. Küme maçlarına da giderdik bazen. Bizim mahalledeki Güner ağabey Galata’nın kalecisiydi. O kadar yakından tanıdığımız birini sahada kalecilik yaparken görmek bize tuhaf duygular yaşatırdı. Futbolcuların birbirleriyle küfürleşmelerini bile duyardık. Sonra futbol büyüdü, megalaştı. Büyüyen her şey gibi de iyice yozlaştı. Eskiden rüşvet almanın bile bir samimiyeti vardı. Beşiktaş kalecisi Varol bacak arsından gol yemişti de seyirciler, “ulan Varol yine yedin değil mi” diye seslenmişlerdi ona. Şimdi bu tür şeyler görünmez ellerle, çok yukarlarda, halkın, seyircinin göremeyeceği yerlerde hallediliyor. Bugün futbol, mafia ve rüşvet demektir. Hatta artık tamamen bunlardan ibarettir. Çünkü bu alanda büyük kârlar, büyük paralar söz konusudur. Tutuklamaların da iktidar kavgasıyla ve görüntüyü kurtarmakla ilgili olduğu kanısındayım. Aynı Ergenekon davası gibi. Nasıl Susurluk çetesinin başları tutuklanmayacaksa, onların futbol alanında tekrarı niteliğindeki “saygın” yönetici ve direktörler de tutuklanmayacaktır.

Çok Teşekkür ederiz….

Gün Zileli

3 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI