Dikkat algısı!

Kendimden söz etmek pek hoşlandığım bir şey değildir. Bir otobiyografi yazarının, hem de beş ciltlik, 2000 sayfalık otobiyografi yazmış birisinin bunu söylemesi tuhaf karşılanabilir ama aslında sözünü ettiğim kendinden söz etmenin bir başka türü. Yani aslında dert yanmayı sevmem, bir de kendimle böbürlenmeyi (sakın bu da bir böbürlenme olmasın!). Başkaları bunu yaptığı zaman da pek hoşlanmam, işin doğrusu.

Facebook sayfama dün “redaksiyon alanında iş aradığımı” yazmakta da zorlanmam bundandı sanırım. Bir yandan dert yanmak gibi olacaktı, öte yandan niteliklerimden söz etsem böbürlenmek gibi anlaşılabilecekti. Bu yüzden, her ikisinden de kaçınmaya çalışan kuru bir mesaj yazdım. Bu mesaj kurusu bile facebook’taki arkadaşlarımdan bir kısmının dikkatini çekebilmiş demek ki.

Ta PDA hareketi zamanından (1970-1971) tanıdığım Emre Dilli arkadaşım sormuş: “Şaka mı?” Demek böyle algılanmış. Yazar olarak bildiğimiz, onca yıl yurtdışında yaşamış Gün Zileli, kalkmış bu saatten sonra redaksiyon işi arıyor? Gerçekten şaka mı acaba? Emre’ye şaka yapmadığımı yazdım. İhtiyacım vardı. Dert yanmak gibi olmasın diye bundan ötesini yazmıyorum.

Ama ötesi var. Bir arkadaş bir yayınevine başvurmamı istemiş. Üzülerek, o yayıneviyle aramın pek iyi olmadığını yazmak zorunda kaldım. İşin ucunda bir de “geçimsiz adam” izlenimi vermek var.

Bir başka arkadaş, başka bir yayınevinin redaktör aradığını yazmış, yayınevinin de adını vermiş. Adını sanını ilk kez duyuyorum. Yerde midir, gökte midir? Canım, o arkadaş sana ismini vermiş. Artık arayıp sorması da sana kalıyor. Elinden tutup götürecek hali yok ya. “Efendim, şu arkadaşı getirdim redaktör olarak. Kaydediverin.” Tembel ve işbilmezin (aslında tembel değilimdir ama bu tür yerlerde birdenbire tembelliğim tutar, aslında tam bir işbilmez ve bürokrasi korkağıyımdır) biri olduğumu gizlemeye bile gerek görmeden, “Rana, sen benim adıma onlara bir söyler misin” diye yazmak utanmazlığını gösterdim. Gerçekten ihtiyacı olan insan böyle mi yapar? Yoksa Emre Dilli’nin dediği gibi şaka mı yapıyordum? Keşke şaka olsaydı. Oysa geçim belasının hiç şakası yok.

Hayatım boyunca, verili sosyal statüleri küçümsedim, iyi de ettim, hiç pişman değilim. Herkes ölüp gidecek, geriye ne kalacak ki. Torunlarınız belki resminizi, eğer onlara miras bıraktıysanız eski köşklerinin duvarlarına asarlar. Ve iftiharla, “büyük dedem Kâmil paşa” derler ama bunun da pek bir önemi yoktur. Çünkü siz orada gerçek bir “Kâmil paşa” olarak değil, sararmış bir kâğıt parçası olarak bulunmaktasınızdır. Hiç görünmemeyi tercih ederdim doğrusu.

Ne var ki hayatın içinde sosyal statüler kazanılıyor, kullanılıyor, tatmin ediyor. Mesela televizyona şu ya da bu nedenle çıkmış herkes kendisinin seksen milyon tarafından izlendiğini sanıp ve bu arada iki yüz bilmem kaç TV kanalının gün 24 saat yayın yaptığını unutup, elde ettiği statüsüyle gururlanabilir. Ya da bir gazetede hasbelkader bir köşe yazarlığı edinmiş ya da romanları yayımlanmış birisi, okuma yazma oranını, köşe yazarı enflasyonunu ve tirajları unutup kendisinin çok ünlü biri olduğu zehabına kapılabilir. Bence bu kadarının insanın kendisine de çevresine de çok fazla zararı olmayabilir. Ne var ki, bu yanılsama insanın dikkat algısına da yansımaya başlarsa o zaman ortaya kronik bir durum çıkmış demektir.

Ne demektir dikkat algısı? Belki de bunu ilk kez kullanma şerefine ben nail oluyorum ya da galiba saçma ilüzyonlar içindeyim. Eğer gerçekten ilk kez kullanıyorsam bununla övünebilirim. Freud’un buluşları kadar önemli olmasa da ilerde literatüre geçeceğine kalıbımı basabilirim.

Dikkat algısı, sınıfsal konumlarla ve sosyal statülerle ilgili bir şeydir. Nasıl mı? Anlatayım.

Çocukluk arkadaşım Cemil Aytulun her ne kadar Sadıkzadelerin oğluyla (bakın yine adını unuttum, hani Atatürk’ün yatını işlettiği için gazetelerde adı geçtiydi) yakın arkadaş olduğumuzu, bizi Beykozlu miniklerle yapacağımız futbol maçına kriskrafıyla onun götürdüğünü söylüyorsa da benim buna inanmam neredeyse imkânsız gibi bir şey. Çünkü sınıfsal statü farkından dolayı Asilzadelerin mahdumlarının bizim karşımızda dikkat algıları eksikti. Yani bu kadar “bilimsel” bir terim kullanmadan söyleyecek olursak, bu mahdumlar bırakın arkadaşlık etmeyi, bizi görmezlerdi bile. Bu ve buna benzer olayları Yarılma 1954-1972 adlı kitabımda (buraya kitabın adını yazayım ki, biraz satılır da bekli, yayınevi yeni baskı yapar, bu da benim geçim sıkıntımı bir nebze olsun azaltır) epeyce anlatmıştım. Mesela sonradan Haldun Dormen’in ablası olduğunu öğrendiğim bir Güler Erenyol vardı. Nebahat teyzelerin ev sahibiydi. Aman tanrım, o ne burnu büyüklüktü. Nebahat teyzelerde ağabeyim Can’la bana rastladığında görmezdi bile. Gerçekten söylüyorum, bizi görmezdi. Biz onun gözünde görünmez insanlardık. Her ne kadar filmlerde olduğu gibi duvarlardan geçemesek de statümüz buydu. İşte, dikkat algısının, daha doğrusu algısızlığının en uç örneği size. Sınıflar ve statüler arasında bir geçişsizlik vardır aslında. Alt sınıflar üst sınıflar için görünmezdir. Alt sınıflar ise ne kadar parmak uçlarında yükselip görmeye çalışsalar da üsttekileri göremezler. Evet, artık, sergileri falan şereflendiren yüksek sanat duyumuna sahip jet sosyeteyi görebiliyorlar ama sadece ekrandan. Alttakilerde üste karşı müthiş bir dikkat algısı vardır. Üstekilerde ise alttakilere karşı dikkat algısı sıfırdır.

Bu dikkat algısı olayı hayat içinde değişen statülere göre de değişkenlik gösterir. Örneğin eskiden altlarda dolanan birisi, üstte gördüğü birine karşı dikkat algısı ile donanmışken ve onu müthiş önemserken, durumlar değişir ve o üstteki kişi aşağılara düşer, alttaki de basamaklardan adım adım yükselir. İşte o zaman eski alttaki yeni alttakini tanımaz, hatırlamaz bile, ona karşı dikkat algısı dağılmıştır çünkü. Onun yaşadığı şehri vb. unutmuştur. Aslında ismini unutmamışsa bin şükürdür. Geçenlerde başıma geldi de oradan biliyorum.

İşte en gıcık olduklarım böyleleridir. Bir acımasızlık damarım vardır. Böylelerine acımam. Elime fırsat geçerse tokatlarım bile. İnanın, yaparım bunu. Hani bayılanları tokatlarlar ya, işte öyle bir role girip tokatlarım. Aslında hiç de yalan değildir, bir sosyal baygınlık halidir bu.

Böylelerine gıcık olduğum için benim beynim de kendiliğinden ters bir dikkat algısı oluşturmuştur. Yukardakilere karşı dikkat algım kendiliğinden alabildiğine kapanmıştır. Sokaktaki insana karşı ise sonsuz bir dikkat algım vardır. Sokaktaki insanın yüzünü asla unutmam. Eğer öğrenmişsem ismini de. Ama buna karşılık bir seferinde başbakanın ismini unuttum. Aslında daha da ayıptı yaptığım. Tayyip Erdoğan’ın adı geçtiğinde “kimdi yahu o” dedim yanıbaşımdakilere. Yani inanın, birdenbire unutmuştum başbakan olduğunu. Adını bir yerlerden hatırlıyordum da.

Ceren’e ikide bir sorarım televizyonda gördüğüm ünlü kişileri, bu kimdi, bu kimdi diye. Ne yaparsam adlarını öğrenemiyorum. Karşılıklı dikkat algılarımız kapalı birbirine. İyi bir şey mi bu bilmiyorum ama intikam duygumu tatmin ettiği kesin.

Haydaaaaa…. Nerden nereye geldik şimdi. Ne yapalım, bu da böyle bir yazı oldu işte. Bertolt Brecht’i hatırlayarak ve anıştırarak bitireyim: “İnsan statü kazanmaya görsün. Dikkat algısını bile yer.”

Gün Zileli

26 Eylül 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI