Modernite ve Marksizm

Bu yazı, BirGün Gazetesi’nde (4 Eylül 2011) yayınlanmıştır (Link).

Eleştirmen Semih Gümüş, 2 Eylül 2011 tarihli Radikal Kitap’ta, “Marksizm ve Modernizm” başlıklı bir yazı kaleme almış. Sondaki paragraf, yazının temel fikrini şöyle özetliyor:

Modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarabilirdi Marksizm, ama bu amaçtan uzaklaşmıştı…

Bir süredir izleyebildiğim kadarıyla Semih Gümüş, Marksizmin içinde bulunduğu bunalıma çözüm arayan yazarlardan biri. Dogmalara takılıp kalmayarak yeni çözümler üzerinde düşünmek ve fikir geliştirmek elbette olumlu bir şey ama geliştirilen “yeni” fikirler gerçekten yeni mi bakalım? Ya da hastanın hastalığını doğru mu teşhis ediyor, yoksa onu daha da hızlı ölüme götürecek öneriler mi bunlar? Ben ikincisi olduğu kanısını edindim bu son yazıda. Yazıyı yazmamın bir nedeni bu; diğer nedeni de modernite konusunda bildiğimce biraz kalem oynatmak.

Marksizmden modernitenin yaralarını sarmasını istemek, ondan kapitalizmin yaralarını sarmasını istemekten farksız bir şeydir. Çünkü modernite özünde kapitalizmdir ve ondan başka da bir şey değildir. Modernite kapitalizmin adıdır, onunla var olmaktadır. Modernitenin ölüme gitmesi kapitalizmin ölüme gitmesiyle eşdeğerdir. Zaten Marksizmi de ölüme götüren, moderniteye kendini adapte etmiş olmasıdır.

Semih Gümüş ise, Marksizmin somut uygulamalarının, moderniteye gereğince ayak uyduramadığı, fazla yerel kalıp evrenselleşemediği, modernitenin herhangi bir aşamasında takılıp kalarak “nitelikle bir moderniteye” yönelemediği kanısında.

Oysa Marksizmin teorisinin de, bu teorinin yönlendirdiği somut uygulamalarının da temel hatası, moderniteyi iyi uygulayamamak değil, modernitenin açtığı yola kanalize olmak ve dolayısıyla kapitalizmle birleşip radikal bir akım olmaktan çıkmaktır.

Marx, üretici güçler teorisini ortaya atarak daha baştan teorisini modernitenin arabasına bağlamıştı. Marksistlerin görevi her şeyden önce sosyalizm için gerekli üretici güçleri geliştirmekti. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin teorisyenleri, Bernstein’lar vb. bu teoriyi son noktasına kadar geliştirip kapitalizmi desteklediler. Bernstein’a göre, Marksistler burjuvaziye her türlü desteği verip üretici güçlerin geliştirilmesine hizmet etmeliydiler. Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg gibi zamanın genç Marksistleri, Marksist hareketin böylesine burjuvazinin yedeğine koşulmasına karşı çıktılar ve üretici güçleri geliştirme görevinin burjuvaziden alınıp proletaryaya aktarılması gerektiğini ileri sürdüler. 1917’de iktidara gelen Lenin ve Troçki, Marksizmin bu “devrimci” yorumunu uygulamaya koydular. Üretici güçleri geliştirecek olan proletarya olduğuna göre, bu proletarya, “proletarya iktidarı”nın yönlendirmesiyle olağanüstü bir çaba gösterip görevini yerine getirmeliydi. Proletaryanın önüne konan bu acil görevi Stalin proletaryaya ve köylülere aşırı zor uygulayarak yerine getirdi ve SBKP’nin iktidarda olduğu Rusya’yı (o zamanki adıyla Sovyetler Birliği) birkaç on yılda modern bir sanayi ülkesi haline getirdi.

Böylece modernitenin emrettiği ve Marksizmin vazettiği modernleşme görevi Sovyetler Birliği denen büyük bir coğrafyada yerine getirilmiş oluyordu. Buna kimileri sosyalizm dedi, kimileri ise devlet kapitalizmi. Ne ad verirseniz verin, sonuçta bu görevi yerine getiren güdümlü devletçi ekonomik düzen dünya coğrafyasının Rusya gibi çok büyük bir bölümünde kapitalizmin modernleşme ve ilerleme talebini gerçekleştirmiş, Rusya’yı dünya kapitalist sistemiyle uyumlu bir parça haline getirmişti.

Ne var ki, modernitenin aşamaları vardı. Yoğun emeğe ve büyük ağır sanayi tesislerine (özellikle büyük demir ve çelik tröstlerine) dayalı modernleşmenin bu aşaması bir süre sonra, diğer kapitalist ülkelerde de görüldüğü gibi, demode olmaya başlamıştı. Şimdi modernleşmenin ve kapitalizmin yeni talepleri vardı: Yoğun emeğe ve ağır sanayie dayalı üretimden teknolojinin daha ileri aşamalarına (bilgi çağı) dayalı entansif üretime geçiş.

İşte Sovyetler Birliği bunu başaramadı. Başarma yolunda bir takım hamleler ya da reformlar yapmadı değil. Ekonomiyi aşırı merkeziyetçilikten kurtarmaya yönelik Kruşçev reformları, menajerlere daha fazla inisiyatif tanıyan Kosigin uygulamaları ve en nihayet, baskıcı siyasi yapıyı gevşetip topluma daha fazla inisiyatif tanımaya yönelik Gorbaçov politikaları bu uygulamalardan en önemlileri olarak kayda geçebilir. Ne var ki, Sovyet sistemi, modernleşmenin ağır sanayileşme aşamasına göre belirlenmiş bir yapı olduğundan, yani kalkınmacı ve ağır sanayici bir devlet kapitalizmi olarak şekillendiğinden ve bu yönelimi değiştirecek esnek bir siyasi ve kurumsal yapıya sahip olmadığından, bizzat reformların açtığı kanaldan yıkıma gitti.

Çin’de Mao Zedung, 1956 Macar Devrimi’nin de sonuçlarını görerek Stalinist bir hızlı sanayileşme politikasından ürktü. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, sanayileşme uğruna köylülüğü yok etmeye girişmenin doğrudan kendi iktidar dayanağını ortadan kaldırmak anlamına geleceğini düşündü ve hızlı sanayileşmeden vazgeçti. Mao’nun hızlı sanayileşmeden vazgeçmesi, özel mülkiyetçi kapitalizme fidelik edecek küçük mülkiyetin ortadan kalkmasını önledi. Çin, Sovyetler Birliği gibi bir “sanayi devrimi” yaşamadı ama bu sayede kapitalizmin ve modernizmin sonraki aşaması olan entansif üretime küçük mülkiyet kanalından çok rahat bir geçiş yaptı. İşte bugün Çin’in, modern kapitalizmin en modern aşamalarına Amerika’dan bile daha fazla uyum sağlamasının nedeni budur. Bu anlamda, bugün Çin’in, Semih Gümüş’ün özlediği, “modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarma” işini yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Elbette bunu toplum üzerinde korkunç bir monolitik komünist parti diktatörlüğü ile yerine getirebilirdi. Çin, Sovyetler Birliği’nin geçemediği, modernizmin ikinci aşamasına geçerek bir anlamda Marksizmin modernite yolundan ilerleme çizgisini sürdürmektedir.

Bence Semih Gümüş, sorunu yanlış yerde arıyor. Önerisi, örneğin, kanserden ölmekte olan hastaya “daha nitelikli kanser hücreleri üretecek besinler” tavsiye etmekten farksızdır. Marksizmi ölüme götüren, üretici güçler teorisiyle ve uygulamasıyla modernitenin ve dolayısıyla kapitalizmin arabasına bağlanmış olmasıyken, ona “daha nitelikli modernite” önermenin başka bir anlamı olamaz.

XIX. yüzyılda insanlık da, Marksizm de yanlış bir yol tuttu. Hatta, modernizme karşı en eleştirel akım olan anarşizmin bile bundan bir ölçüde nasibini aldığını söyleyebiliriz.

Bugün kesin bir sapma gerekiyor. Evet evet bir sol sapma. İnsanlık, ya modernizmin ve dolayısıyla kapitalizmin rayından çıkıp başka mecralara yönelecek ya da kapitalizmin yol açtığı felaketle yok olup gidecektir. Devrimci bir akım bu başka mecraların arayıcısıysa devrimci adını hak eder.

Görmüyor musunuz? Avrupa, hatta dünya yanıyor.

Gün Zileli

2 Eylül 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI