“İktidara hak veren bir özgürlükçülük olamaz!” (Süleyman Arıoğlu)

Halil Berktay geçen hafta iki gün boyunca yazarı olduğu Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda*, Türkiye ve dünya solunu tartıştı ve solun ölümünü ilan etti. Bunda ne yeni ve özgün ne de büyük ölçüde de yanlış bir yan var. Ancak Berktay’ın asıl yaptığı bir ölünün yerine bir başka ölüyü önermesi. Yani: Liberalizm. Üstelik solun milliyetçileşen kanadı ile aynı teorik kurgudan hareketle… Sorun şu ki, Halil Berktay, her şeye tek gözünü kapatarak ve sadece bir yönünü anlatarak bunu yapıyor. AKP’yi sol, kendilerini de özgürlük havarisi ilan etmenin yolunu bu olarak görüyor olmalı.

Tarih her daim manipülasyona açık ve sorunlu bir alan olmuştur. Hesaplaşmalarda da yeni olanı ikame etmekte de dönüp başvurulan ve her zaman herkesin aradığını bulabildiği bir alan olmuştur. Halil Berktay da bir tarihçi olarak bunu tekrar ediyor ve yeterince de becerikli bir şekilde kullanıyor.

Berktay’ın röportajında özetle ileri sürdüğü görüşler, solun demokrasi karşıtlığı, Türkiye’de Kemalizm ile sürdürdüğü “mutsuz evliliği”, Marksizmin ilk referanslarından itibaren de milliyetçiliğe karşı her zaman açık bir kapı bulunduruyor olması… Halil Berktay, bugünün örgütlü solunun antiemperyalizm köprüsü üzerinden milliyetçiliğe bağlandığını söylüyor ve bunu da Türkiyeli solcuların aslına rücu etmesi olarak değerlendiriyor. Solun mirasının üçe bölündüğünü söyleyen Berktay, bir kısmının Kemalizmin, bir kısmının Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takıldığını röportajında anlatıyor. Kendisini, Murat Belge’yi de aralarına koyduğu üçüncü mirasçıyı ise “özgürlükçü” olarak tanımlıyor.

Bu mirasçılık meselesinde tarihe gitmeden bugünü iyi irdelemek gerekiyor. Daha Ahmet Şık ve Nedim Şener hakkında, bugün hapishanelerin görece “özgür” havasından söz ederek polisliğe ve gardiyanlığa soyunduğu yazısı* hafızalarımızda bu kadar taze iken, çıkıp da böyle iddialarda bulunması tam bir oportünizm örneği! Keza Murat Belge’nin Hopa’daki bir protestoda öldürülen Metin Lokumcu ve polis şiddetine maruz kalan öğrenciler için söyledikleri de ortadayken. Berktay’ın “özgürlükçülüğü”, muhalifler karşısında özel yetkili savcıların, polisin, gardiyanların yanında saf tutan bir özgürlükçülük. Zaten ihtiyatlılık gösterip  “CHP’ye göre” dese de AKP’yi solda ilan ederek çarpıtmalarını sürdürüyor. İktidar ile özgürlüğün bir arada var olamayacağını bilmelisiniz!

Berktay’ın, solun önemli bir çoğunluğunun Kemalist, milliyetçi, PKK kuyruğuna takılmış olduğuna ilişkin tespitlerinde bence itiraz edecek pek bir yan yok. Buradaki tek eksik, solun, kendisinin de dâhil olduğu bir kısmının da AKP’nin kuyruğuna takılmış olduğundan söz etmemesi… Kaldı ki, AKP’nin milliyetçi bir parti olmadığını ileri sürmek de bir hayli güç olsa gerek.

Berktay’a göre, solun milliyetçilikle değil liberalizmle bütünleşmesi gerekiyor. Ya da onun tabiriyle, “kuyruğuna takılması”… Ama şuna bakın ki, sol, liberalizme düşman ve milliyetçiliğe batmış durumda. Liberalizmin/liberallerin ise milliyetçilikle ilişkisini hiç mi hiç sorgulamıyor Berktay. Oysa solun milliyetçilik ile ilişkisi, 19. yüzyıla kadar dayanıyor. Berktay diyor ki: “19. ve 20. yüzyıl tarihi, üç büyük ideoloji arasındaki mücadeleler, bu ideolojilerden türeyen politik partiler arasındaki çatışmalarla şekillendi. Bu üç büyük ideoloji, liberalizm, nasyonalizm ve sosyalizm. Marksizm, bu üçü arasından öncelikle liberalizme düşman. Yani Marksizmin varoluş nedeni, onu doğuran sancı, milliyetçiliğe değil, liberalizme düşmanlıktır.

Ben burada başka türlü bir tarih okumasının daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Immanuel Wallerstein, bu üç büyük ideolojiyi, “muhafazakârlık, liberalizm ve radikalizm” olarak adlandırır. Bu ideolojileri de Fransız Devrimi sonrasında egemenliğin kaynağı ve meşruiyeti haline gelen halka karşı tutumları üzerinden değerlendirir. Muhafazakârlığın, popülist değerleri sapkınlık olarak görüp reddetmeye çalıştığını, liberalizmin bunu dengelemek için çıktığını söyler. Radikalizm/sosyalizmin ise üçüncü bir ideoloji olarak liberalizmden kopuşla ortaya çıktığı görüşündedir. İdeolojiyi, “değişimi idare etme programı” olarak tanımlayan Wallerstein, bu üç ideoloji arasındaki ayrımın, halk egemenliğini kontrol altında tutmaya ilişkin stratejilerinde olduğunu anlatır. Halk egemenliğini teoride kabul edip pratikte bunu yavaşlatan ve bu değerleri hayata geçirmede uzmanların aracılığını şart koşan liberalizmden sosyalistlerin kopuşunun 1848’de olduğunu belirtir.

Berktay, tarih okumasında demokrasiyle liberalizm arasındaki akrabalığı vurguluyor, ancak milliyetçiliği tamamen yok sayıyor. Oysa milliyetçilik, tehlikeli sınıfların sistem karşıtı taleplerinin kontrol altında tutulması için liberalizmin, ödünler programına (genel oy hakkı, refah devleti) ilaveten icat ettiği bir düşüncedir. Türkiye’deki liberallerin son dönemde “tehlikeli sınıflar” karşısındaki tavırlarına bakınca, burada da bir aslına rücu gayet net biçimde görülür. Özellikle Berktay’ın yazdığı Taraf’ın son dönemdeki haberlerine bir göz atmak, bunu anlamak için yeter.

Meselelere bir gözünü kapatarak bakmak Berktay’ın tarihçiliğini güncel ihtiyaçları temel alarak kullanmasının eseri gibi görünüyor. Bu tavrı, bütün bir röportaj boyunca görüşlerinin içine sinmiş. Türkiye’de solun Kemalizm ile ilişkisi üzerine onca kelâm ediyor ama İbrahim Kaypakkaya’dan tek satır söz etmiyor. Türkiye solu ve Kemalizm ilişkisinin anlatımında bu büyük bir eksiklik değil midir? Kaypakkaya, Berktay’ın da militanı olduğu örgütten Kemalizm eleştirisi yaparak ayrılmıştı. Kaypakkaya’nın Türkiye solunda Kemalizmi açıktan eleştiren ve yargılayan ilk isim olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Berktay, “beyninin bir lobuyla” birlikte bu eski yoldaşına ilişkin hafızasını da yitirdi mi yoksa! Yoksa bunlar pek hatırlamak istemediği anılar mı? Kaypakkaya, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (TİİKP) merkezine, darbecilik, Kemalistlik ve silahlı mücadeleden yan çizmek türü eleştiriler yöneltip ayrılmak istediğinde Söke’nin Beşparmak dağlarında, örgütün merkez yöneticileriyle bir araya gelir. Bundan sonrasını Gün Zileli’nin aktarımından dinleyelim:

Merkez elemanları arasında, Kaypakkaya’ya karşı tutum konusunda bir tartışma cereyan etti. Berktay, sertlik yanlısı eğilimi savundu ve ‘hain’ İbrahim Kaypakkaya’nın infaz edilmesini öneren birkaç kişiyle aynı tutumu takındı. Bildiğim kadarıyla Doğu Perinçek’in bu öneriye yanaşmamasıyla ‘hain’ İbrahim Kaypakkaya’yı öldürmek, TİİKP’ye değil, Türk devletine nasip oldu.” **

Halil Berktay, solun milliyetçi kanadının, sol iddiasından vazgeçmemesini, solun hâlâ prestij sağlayan bir kavram olmasına bağlıyor. Berktay’ı okudukça bu prestijden yararlanmak konusunda kendisinin de benzer bir tavra sahip olduğu görülüyor. Tek satırlık olsun bir özeleştiri vermek yerine, geçmişi yok sayarak, çarpıtarak bir politik konumun inşasına girişiyor. İktidarın yanında, yöresinde bir “özgürlükçülüğün” teorisine girişiyor. Geçmişte Kemalizme isyan eden “hainlerin” infazını önerirken, bugün de bir anlamda Kemalistlerin “infazını” öneriyor. Dolayısıyla Berktay, gerçekte ne modernizmi, ne kalkınmacılığı, ne darbeciliği, ne de milliyetçiliği mahkûm ediyor. Bu konularda eleştirdiği soldan fersah fersah ileriye gitmiş olan AKP’yi ama gerçekte de cezbesinden hiç kurtulamadığı iktidar mevkiini övüyor.

Süleyman ARIOĞLU

25.08.2011

* Neşe Düzel, “Solun mirası üçe ayrıldı”, “Şiddete hak veren sol olamaz” (Halil Berktay ile röportaj), Taraf, 22-23 Ağustos 2011

** Halil Berktay, “Ergenekon Yaşıyor Hâlâ”, Taraf, 16 Nisan 2011

*** Gün Zileli, “Halil Berktay’ın İdeolojik Yol Haritası”, www.gunzileli.com , 12 Ocak 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI