Kelle Avcıları!

Tolstoy, hayatının seyrini değiştiren ve büyük dönüşüm yaşamasına yol açan iki olayı anlatır. Biri, avcılık yaptığı gençlik döneminde, bir kurtla göz göze gelmesidir. Tolstoy’un elinde tüfek vardır ve karşısındaki kurt yerinde çakılıp kalmıştır. Kurt, çaresizce gözlerinin içine bakmaktadır. Tolstoy tüfeğini ateşlemekte tereddüt eder. Ateşleyip ateşlemediğini hatırlamıyorum ama bu olay avcılığı kökten bırakmasına yol açar.

İkinci olay, orta yaşlarında gittiği Paris’te geçer. Bir mahkûmun giyotinle idam edilmesine tanık olur. Bu olay, Tolstoy’un yaşamında büyük bir dönüm noktasıdır. O günden sonra insanın insan eliyle öldürülmesine, idam cezasına karşı kesin bir tavır alır.

Tolstoy, bir başka yerde, insanların hep yere bakarak yürüdüğünü, başlarını kaldırıp gökyüzüne bakmadıklarını söyler. Oysa yukarlarda çok engin bir gökyüzü vardır. İnsanı ferahlatan, ufkunu genişleten bir gökyüzü.

Bu yılın 26 Şubat tarihinde, “Kaddafi’yi Öldürmeyin” diye bir yazı yazmış ve şöyle demiştim:

“Libya’da Kaddafi sıkıştırılmış durumda. Diktatör sonuna kadar dövüşeceğini söylüyor. Muhtemelen dövüşürken ölecek. Buna bir şey diyemeyiz. Ama yakalanır da o an kurşuna dizilir ya da linç edilir veya Çavuşesko, Menderes veya Saddam gibi uyduruk bir şekilde  yargılanıp idam edilirse, işte bu, devrime yapılmış en büyük kötülük olur. Bırakın yaşasın.

Onu iktidarından ve mülkiyetinden özgür kılın, kurtarın, o da sıradan halk gibi halkın içinde yaşasın. Çok mu idealist, fazla mı erdemli.

Evet ama devrim denen şey zaten erdemdir, erdemle yaşar. İntikam, kuşku, korku, dehşet, devrimin en büyük düşmanıdır. Kaddafi’nin bile canını almayan bir devrim insanlığın yüreğine öyle büyük bir ateş saçar ki, işte esas bu titretir dünyanın bütün diktatörlerini ve kapitalist asalaklarını.”

Tabii bugün, bu satırları yazdığım noktadan çok uzaktayız. Hayır, Kaddafi’nin içinde bulunduğu durum açısından değil, “devrim durumu” tahminim açısından. Burada açıkça belirtmeliyim ki, “devrim” dediğim ayaklanmanın devrimle falan bir ilgisi yokmuş. Bu konuya yazının sonlarına doğru daha etraflı değineceğim ama önce belirtmem gereken bir iki nokta var: Şu kelle avcılığı meselesi.

İngilis SAS komandoları İngiliz Başbakanının emriyle ve isyancılarla işbirliği halinde Kaddafi’nin peşine düşmüş, kelle avcılığı yapıyorlar. Ellerinde ağır makineliler taşıyan isyancıların gazetelerde yayımlanan fotoğraflarının da güneydoğunun dağlarında kelle avcılığı yapan Türk komandolarının görünümünden pek farkı yok. Aynı, kana susamış, acımasız suratlar; aynı, zaferle başı dönmüş, ruhunu kaybetmiş insanların dudaklarının köşesindeki pis gülümseme. İngiliz hükümeti, sosyal yardımları kısarak Totenham’daki “şanssız çocukları” iyice sefalete ve işsizliğe mahkûm ederken, kendi kelle avcılarına büyük yatırım yapmakta çok cömert. Milyonlar ve milyonlar akıyor oraya. Avcıları sevmem, kelle avcılarından ise nefret ederim. Eğer dindar olsaydım Kaddafi’nin yakalanmaması için dua ederdim. Tüm gönlümle bunu diliyorum.

Bir başka haber ise, yeni Libya yönetiminin polis gücünün Türkiye tarafından organize edileceği. Aman ne iyi! Uluslararası “demokrasi” güçlerinin reorganizasyon faaliyetlerinde Türkiye’ye de bu rol düşmüş demek. Bunu çok iyi yapacaklarından hiç kuşkum yok. Polislikte Türkiye’nin eline kimse su dökemez. Hele sorgulama ve işkence yöntemlerinde rakipsizdirler. Selahattin Bulut’un, Muhsin Kızılkaya tarafından Kürtçeden çevrilen Hadım adlı, şu kötü ünlü Diyarbakır cezaevinden çıkan bir mahkûmu anlattığı (İthaki Yayınları) kısa romanı bunun son tanıklıklarından. Yeni Libya polisini eğitirken Türk polis uzmanlarının, “cop sokma” yöntemi de dahil hiçbir yöntemi öğretmekten geri kalmayacağından emin olabiliriz. Gerçi, yakın zamana kadar eski diktatörün emrinde olup şimdi yeni efendilerin emrine girerek reorganize olacak Libyalı işkencecilerin o kadar da eğitimsiz olduğunu sanmıyorum ya.

Bu tür aktüel konulardan, biraz daha teorik bir konuya geçebilirim. Bu, kısım aynı zamanda benim de özeleştirimi kapsayacaktır. Bir kere, yukarda aldığım alıntıda da görüleceği gibi, Libya’da bir devrim olduğunu düşünmem hataydı. Evet bu, diktatöre bir isyandı ama bilinç unsurundan yoksun olduğundan batılı kapitalistler tarafından kolayca manüpile edilebildi. Dolayısıyla, gördüğümüz her ayaklanmaya devrim deme yanılgısına bir son vermek gerekiyor artık. Bir ayaklanmanın gerçekten devrim olabilmesi için, ayaklananların emperyalizm, kapitalizm, özgürlük vb. konusunda asgari bir bilince sahip olmaları şart görünüyor. Yoksa sonuç ortada: “God bless you.” Yani Türkçesi “Allah sizden razı olsun” gibi bir şey. Emperyalizme yaslananlar ve yalakalık yapanlar devrimin uzağından bile geçemezler.

Geçmişte, “öncü parti”nin kitleleri hiçe sayan ve her şeyi kendi teorisini bağlayan dayatmalarına karşı çıkarken, bu sefer kendiliğinden halk ayaklanmalarına fazla bel bağladığımı görüyor ve kendimi eleştiriyorum. Tamam, devrim doktrinlerle olmaz, kitlelerin yaratıcı güdüleri devrimin sürükleyici gücüdür ama tersine savrulmanın da bir âlemi yoktur. Kitlelerin kendiliğinden inisiyatifi, dışarıdan taşınarak değil, yaşamın süreçleriyle gelişen bir bilinçle birleşmediği zaman olacak olan budur işte. Baskıdan yılmış insanlar böyle bir bilinçten yoksun olduklarında kolayca emperyalistlerin himayesine girip onların silahlı güçleri haline gelebiliyorlar.

Libya deneyinden sonra Suriye üzerine de yeniden düşünmek gerekiyor galiba. Hatta “Arap baharı”nın bütünü üzerinde.

Devrim, kitlelerin inisiyatifi ve bilinci ile gelişir.

Devrimci bilinç ise her an durup düşünmeyi, hatanın görüldüğü noktada düzeltilmesini zorunlu kılar. Aksi takdirde bilinç de katılaşır ki, bu da devrimin bir başka çıkmaza sürüklenmesine yol açar.

Hatayı görüp düzeltmeyen, hatanın esiri olur.

Gün Zileli

26 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI