20. Yüzyıl Bugün Gitti… (Bir Mihri Belli değerlendirmesi)

Mihri Belli’yi bugün uğurladık. Yeşil dinsel örtünün üstüne kızıl bir bayrak örtülüydü. Eller üzerinde Şişli Camii’nin kapısından çıkartılırken “20. Yüzyıl şimdi gidiyor işte” dedim kendi kendime. 95 yıllık ömrünün yaklaşık 80 yılı mücadele ile geçmiş bir devrimci. 20. Yüzyılın 1930’larından itibaren her on yılına imzasını atmış, eylemleriyle, girişimleriyle, görüşleriyle yer almış önder bir figür. En kötü koşullarda bile bir şekilde kendini duyurmuş, var etmiş bir insan. Saygıyla ayağa kalkmak gerekir.

1930’larda genç bir komünist olarak, Amerika’daki siyah emekçilerin içinde çalışma yapmış. Nedense bu bana hep, John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga romanında, tarım işçileri içinde grev örgütleyen genç komünisti hatırlatır. 1940’larda illegal TKP saflarında mücadele etmiş. Sonra Yunan iç savaşına katılmış. 1951’deki TKP tevkifatında tutuklanmış. 1950’lerin sonuna kadar hapis yatmış. 1960’larda MDD hareketinin önderi. 12 Mart döneminde Filistin’de bir kaçak. Birkaç kez Türkiye’ye illegal girip çıkmış. Burada da bana nedense İgnazio Silone’nin Ekmek ve Şarap romanında, yüzüne tendürdiyot sürerek kendini ihtiyarlatıp faşizmin ökçesi altındaki İtalya’ya giren roman kahramanını hatırlatır. 1970’lerde Türkiye Emekçi Partisi’nin kurucusu ve lideri. Faşistlerin suikast girişiminden kendi çevikliği ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuş. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yine gizlenme ve kaçış. 1980’lerde Avrupa’da sığınmacı. 1990’larda yeniden Türkiye’ye dönmüş. Yeni kurulan ÖDP’nin kurucularından. Kürt hareketine omuz vermiş. 2000’li yıllarda Hadep’ten milletvekili adayı. Yazmayı, çizmeyi hiçbir zaman bırakmamış. Son iki yılda doğaya yenilinceye kadar. 1930’lardan günümüze kadar bütün on yıllarda var. 20. Yüzyılın büyük komünizm serüveninin önde gelen figürlerinden. Komintern’le yoğrulmuş, büyük altüst oluşların tam ortasında yer almış. 20. Yüzyılın bütün devrimci serüvenlerinin ideolojik izlerini üzerinde taşıyan bir tarih.

Bu tarihin, görmezden gelinerek de, anılara boğularak da, abartılarak da, güzellemelere başvurularak da geçiştirilmesi çok yazık olur. Yerli yerince değerlendirilmesi en doğrusu. Gerçekten geleceğe bakanlar geçmişi örtbas edemezler.

Dolayısıyla her tarih gibi, Mihri Belli’nin de olumlu ve olumsuz yönlere sahip olduğunu bilerek dikkatli bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. Tabii ki, her analiz, onu yapanın bakış açısı tarafından şekillenir. Yani birinin olumsuz gördüğü bir şeyi bir diğer olumlu görecektir. Bu gayet doğaldır. Bu yüzden, burada yapacağım analizin, tamamen benim bakış açımla belirlendiğini belirtmeme bilmem gerek var mı?

Mihri Belli’yi üç olumlu, üç olumsuz noktada analiz etmeye çalışacağım.

Önce olumsuzlardan başlayalım:

  1. Mihri Belli, doğal olarak Komintern geleneği içinde yetişmiş bir komünist olarak, ne yazık ki, diğer çağdaşı komünistlerle birlikte, Stalinizmin esaslarını bizim kuşağa ve dolayısıyla Türkiye soluna taşımaktan birinci derecede sorumludur. Türkiye sol hareketi 1960’dan sonra, YÖN ve TİP’le, Stalinizmden görece uzak bir noktadan yola çıkmıştı. Evet, bir Stalin ve Stalinizm sorgulaması söz konusu değildi ama Türkiye solu Stalinist de değildi ve bu olumlu bir şeydi. Erken ‘68’liler çok iyi hatırlar. 1965-66 yıllarına kadar sol, varoluşçuluktan tutun da, Bertrant Russell’cılığa kadar o zamanki birçok geleneksel sol dışı sol ideolojiye açıktı ve bu karmaşıklık solun zenginliğiydi. Mihri Belli’nin önderliğindeki, Komintern geleneğiyle ve Stalinizmle yetişmiş eski solcular, özellikle Sol Yayınları (1965) ve Türk Solu (1967) döneminden itibaren Türkiye sol hareketine, biz genç devrimcilere Stalinizmi taşıdılar. Bugün Türkiye solu esasen hâlâ Stalinist bir sol ise bunun sorumlusu en başta Mihri Belli ve diğer eski solculardır. Zaten sol mücadelenin bir şenlik olmaktan çıkarak 1968’den itibaren katılaşıp militaristleşmesiyle bu ideolojik yönelim tam olarak örtüşür.
  2. Mihri Belli’nin (ve eski solcuların) ikinci olumsuz yönü, Türkiye sol hareketinde zaten var olan Kemalist ve ulusalcı yönü daha da pekiştirmeleri ve bunu Milli Demokratik Devrim (MDD) adıyla teorize etmeleridir. Aslında bu da Stalinist gelenekle bağlantılı bir durumdur. Stalin, ne kadar esip üfürürse üfürsün esaslı bir Menşevikti ve “üretici güçler teorisi”nin en sağ ve Menşevik yorumcusuydu. Çin devrimine 1920’lerde ağır kayıplar verdiren onun bu Menşevik-ulusal burjuvacı çizgisidir. Stalin, “Milli burjuvazi”nin temsilcisi olarak gördüğü Çan Kay-şek’le ÇKP’yi çeşitli dönemlerde uzlaştırmak için elinden geleni ardına koymamıştır. Mao’nun da belirttiği gibi, Çin devrimi, Stalin’e rağmen zafere ulaşmıştır. Keza, 2. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İtalyan ve Fransız partizanlarının “burjuvaziyle ittifak” adına silah bırakımına gitmelerinin, Yunan partizanlarının “burjuva parlamentarist sisteme katılım” adına zorla yenilgiye sürüklenmelerinin, Filipinler’deki Huk-Balahap gerillarının yenilgisinin ardında hep Stalin’in gölgesi ve onun Menşevik “milli burjuvazi” teorisi bulunmaktadır. Mihri Belli ve eski komünistler, bu Menşevik teoriyi Türkiye’ye uygulayarak MDD denen ucubeyi Türkiye solunun önüne koymuşlardır ve Türkiye solu bu nedenle bugün ulusalcı ve ulusalcı olmayan (kaldı ki ulusalcı olmayanların da bu tür teorilerden tamamen azade olduklarını söylemek hata olur) iki kanada bölünmüş bulunmaktadır.
  3. Mihri Belli’nin önemli bir diğer hatası da Türkiye İşçi Partisi (TİP) içindeki mücadelede MDD’ci kanadın TİP’e bir örgüt olarak fazlasıyla hoyrat ve yıkıcı davranmasını önlememiş, hatta yer yer teşvik etmiş olmasıdır. Bunu söylerken, o günkü koşullarda Mihri Belli’nin biz delişmen gençlere tamamen kumanda ettiğini söylemek istemiyorum elbette. Mihri Belli bizlere itidal tavsiye etseydi belki onunla da çatışırdık ama böyle bir tutum en azından başlangıçta bizleri bir nebze olsun frenlerdi. Çünkü TİP yönetimi, özellikle 1965 yılında parlamentoya girdikten sonra ne kadar tutuk ve tutucu bir yönelim içine girmiş olursa olsun, bir örgüt olarak TİP değerliydi. O zamana kadar bütün sol TİP’in çatısı altındaydı. Bu kadar kıran kırana bir mücadeleye gerek yoktu, elbette eleştiriler gerekliydi ama daha yapıcı olunabilirdi. TİP yönetiminin idari tedbirlerine, partiden atma tehdit ve uygulamalarına rağmen. Çünkü TİP, TİP yönetimiyle özdeşleştirilemezdi. Ona can veren emekçiler vardı fabrikalarda ve köylerde. Hiç unutmam, 1969 seçimlerinde Hüseyin Güzel’in bağımsız adaylığını desteklemek için Söke’ye gittiğimizde TİP’li tarım emekçileriyle karşılaşmıştık. Bizim bağımsız aday çıkarıp TİP’i zayıflatmamıza bir türlü akıl erdiremiyorlardı. Erdiremiyorlardı, çünkü akıllarını yitirmemişlerdi. Bizim ise aklımızı tamamen yitirdiğimiz kesindi.

Şimdi gelelim Mihri Belli’nin olumlu yanlarına.

  1. Bence Mihri Belli’nin en önemli yanı, Stalinist ideolojiyi Türkiye’ye taşırken bu taşıma işlemini, Stalinizmin bazı dallarını budayarak yapmasıdır. Bu budama işlemenin en önemlisi, Mihri Belli’nin Stalinist ya da Leninist parti modelini bizlere dayatmak ne kelime, önümüze bile getirmemiş olmasıdır. Öyle ki, MDD hareketinin artık kendi içinde bölünmeye doğru evrildiği 1969 yılında biz genç Marksist-Leninistler, Mihri’yi Leninist Partiyi inşa etmemekle, böyle bir girişime önderlik etmemekle eleştirmeye başlamıştık (Bkz. Yarılma). Mihri Belli, Stalinizmi bütün yönleriyle önümüze getirirken Stalinist parti modelini uygulamakta neden ayak sürümüştür? Belki de bunun nedeni, önceliği Kemalist bir cunta iktidarına vermesi olabilir. Belki de “sol” bir askeri cuntanın başarılı bir darbe yapmasından sonra böyle bir parti kurmayı ve bu parti aracılığıyla iktidara ortak olmayı planlıyordu. Türkiye’nin hızla bir askeri darbeye doğru sürüklendiği 12 Mart öncesi günlerde böyle bir parti kurmanın “asker-sivil aydın zümre”yi ürküteceğini düşünmüş olabilir. Sebep her ne olursa olsun Mihri Belli’nin böyle bir parti modelini uygulamaya sokmaması iyi olmuş, böyle bir örgütlenme modelinin dayatılmaması Türkiye solunun her şeye rağmen daha rahat soluk alıp vermesini sağlamıştır. İlginçtir ki, daha sonraki yıllarda (1970’lerde) bu tür parti modelini solun önüne getirip dayatanlar Pekinci ve Moskovacı (düşman kardeşler TİİKP ve TKP) unsurlar olmuştur. Stalinist parti modeli küçük çapta bir devleti henüz devlet olmadan inşa etmek demek olduğundan bu parti modeli, Sovyet ya da Çin devletlerini kendilerine model alan kesimlerce daha kolay benimsenmiştir. Mihri Belli ideolojik olarak ne kadar devletçi olursa olsun, bu iki devletle de “eşit mesafeyi” koruduğundan, onların modellerini benimsemekte de mesafeli davranmıştır.
  2. Mihri Belli’nin bir diğer olumlu özelliği, Türkiye solunun en önemli liderlerinden biri olduğu halde bir partinin başına tüneyip orada borusunu ölünceye kadar öttürmeye kalkışmamış olmasıdır. Yani, özet olarak söyleyecek olursak, Mihri Belli, solun diğer liderlerinden farklı olarak iktidarcı değildi ve dolayısıyla iktidar koltuğuna yapışıp kalmamıştır. İsteseydi, o da tanıdığımız, bildiğimiz liderler gibi bir sol örgütün liderlik koltuğunda ölünceye kadar otururdu. Galiba onun Amerika, Yunanistan, Filistin vb. maceraları da, bir anlamda Che Guevara benzeri “maceracı” bir karakterin koltuğa sarılma hırsından uzak olmasının bir ürünüdür. Bugün uğurladığımız Mihri Belli, herhangi bir örgütün değişmez ve değiştirilemez lideri değil de, cenazesine her türden sol görüşlü insanın geldiği bir insan olarak kalıcı liderliklere zıt bir örnek vermiş, böyle de önder olunabileceğini kanıtlamıştır.
  3. Mihri belli’nin bir diğer olumlu yönü, tüm yurtseverci, “milli burjuvazi”ci, ulusalcı ve Kemalist görüşlerine rağmen ulusal devletle asla uzlaşmamış olmasıdır. Böylesi bir dengeyi tutturmak, daha doğrusu bu kadar ulusalcı olunduktan sonra bu ideolojinin sahibi olan devletle uzlaşmamak, ona teslim olmamak oldukça zor bir iştir, olumsuz örneklerde gördüğümüz gibi. Mihri Belli hiçbir şekilde bu yöne gitmediği gibi, Kürt hareketine omuz vererek nev-i şahsına mahsus bir MDD’ci olduğunu kanıtlamıştır. Bugün cenazesine BDP milletvekillerinin de yoğun bir şekilde katılması bunun göstergesidir.

20. Yüzyıl gitti.

Gelen 21. Yüzyılı hakkıyla karşılamak için, “o dünya yok artık” diye biraz da sevinerek, yitip giden o dünyaya veda öpücüğü yollamak yerine, 20. Yüzyılı her yönüyle, tam anlamıyla tanıyıp değerlendirmek gerekiyor.

Gün Zileli

18 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI