Hama-Londra Hattı

Baskıcı rejimlerin en büyük çıkmazı, baskının da, baskıya karşı direnişi yumuşatacak reformların da onları kurtaramayacak oluşudur. Öyle ki, direnişi bastırmak için baskıyı arttırmak, artık ölümden korkma çizgisini aşmış halkın direnişini daha da pekiştirir, yenilmez kılar. Öte yandan, baskıyı yumuşatan reformlara girişmek halkı daha da cesaretlendirir ve baskıcı rejimin yıkılışını kaçınılmaz kılar.

Birinci duruma örnek, İran ve Romanya’dır. Şah Rıza Pehlevi ve Çavuşesko, halk direnişine silahla karşılık vererek kendi yıkılışlarının yolunu açmışlardır. İkinci duruma ise örnek Sovyetler Birliği’dir. Gorbaçov reformları rejimi kurtaramamış, halkın daha da cesaret kazanıp rejimi toptan yıkmasına yol açmıştır.

İşte bu yüzden Suriye’deki baskıcı Baas rejiminin durumu umutsuzdur. Tanklar bütün ülkeyi boydan boya kat edip insanları katlettikçe direniş daha da güçlenmektedir, bu direniş eninde sonunda polis devletine son verir. Türkiye Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun, reform telkinleri eğer etkili olur da Baas rejimi reform yoluna giderse cesaretlenen halk polis devletine yine son verir. Bu bakımdan, Suriye’deki rejimin ölüm çanlarının çaldığını söyleyebiliriz. Avrupa (İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk, Yunanistan), Afrika (Tunus, Cezayir, Fas, Libya, Mısır, Kıbrıs), Asya (Bahreyn, Küveyt, Lübnan, Yemen, İsrail, İran, Suriye, Irak, Kürdistan, Çin) devrimi, Şili’nin öncülüğünde Latin Amerika’nın da katılmasıyla bir dünya devrimine dönüşerek ilerlemektedir.

Durum böyleyken, bazı solcu arkadaşların, emperyalistlerin Suriye’ye müdahale hazırlıklarına bakarak, Suriye’deki halk hareketine karşı olumsuz bir bakış açısı geliştirmeleri anlaşılır gibi değildir. Sanki Suriye ya da Libya rejimleri emperyalist işbirlikçisi değil miydi? Emperyalistlerin, dünya jandarması rolleri dolayısıyla tavır almak zorunda kaldıkları (aslında amaçları bu rejimler devrildikten sonra gelişmelerin kendi kontrollerinden çıkmasını önlemek üzere bugünden duruma müdahale ederek önlem almaktır) her rejimi “dost” olarak görmeye başlamak ya da bu rejimlerin baskısı altında ayaklanan insanları emperyalizmin kuklası gibi görmek ulusalcı mantığın ulusalcılarla kısıtlı kalmadığını göstermiyor mu?

SoL adlı TKP organında çıkan bir yazı ise daha da vahimdir. Bu yazıya göre, “öncü parti”nin olmadığı yerlerdeki hareketlere karşı uyanık olunmalıymış. Örneğin Londra’daki ayaklanmaya, “öncü parti” olmadığı için ihtiyatla yaklaşılmalıymış. Dahası, aynı yazı, “öncü parti”ye ve onun “olumlu” rolüne örnek olarak Yunanistan Komünist Partisi’ni vermektedir. Aslında bu “öncü parti” meselesi tartışılmaya bile değmeyecek kadar saçmadır. Böyle bir saçmalığı, “öncü parti”nin teorisyeni Lenin de ileri sürmemiştir üstelik. Lenin, kitle hareketiyle birleşmeyen “öncü parti” iddialarını küçümserdi. Yani kerameti kendinden menkül iddia sahiplerine yüz vermezdi. Kendi partisinin elemanlarını bile başlangıçta, 1905 devriminin ortaya çıkarttığı Sovyetlere katılmadıkları için fena halde haşlamıştı. “Biz öncü partiyiz, bizim olmadığımız kitle hareketlerinin bir değeri yoktur” saçmalığına insanlar gülüp geçer sadece. Bunların, kendi kendilerini “gökyüzü kırallığı”na seçmiş Yehova Şahitlerinden ne farkı vardır allah aşkına. Hiç değilse onların iddiaları sadece kendileriyle kısıtlıdır. Ya bunlar. Bu “öncü” iddiasının sahiplerine verilecek en iyi cevap, “ ‘öncü parti’ysen bizimle birlikte mücadele et, yoksa sen de ayaklarımızın altında tepelenir gidersin” olmalıdır. Yunanistan Komünist Partisi mi? Acaba Yunanistan’da daha reaksiyoner bir parti var mıdır? Bu partinin, Yunan polisini, sokaklarda mücadele eden gençleri sert önlemlerle bastırmadığı için eleştirdiğini ve genç insanları “sokak serserileri” diye suçladığını bilmeyen mi kaldı? Neyse ki, Red dergisi bu saçmalıklara cevap vermiş.

Solun yeni dünya devrimindeki yalpalamaları konusuna girmişken Londra’daki Day-Mer’in, Londra olayları üzerine yayımladığı bildiriye de değineyim. Dükkânlarını elde sopa bekleyen Türkiyelilerle arayı açmamak için bin dereden su getiren bildiri sahipleri, sonunda baklayı ağızlarından çıkartıyorlar. “Dükkân sahiplerinin kendi dükkânlarını korumaları en doğal haklarıymış.” Bu Hakkı Devrimsel zekâ ürünü niteleme insanı sadece güldürmeye yarıyor. Hakkı Devrim de geçenlerde buna benzer laflar ediyordu Radikal’deki sütununda. Küçük dükkân sahiplerinin dükkânları sigortalı olmadığı için bu eyleme giriştiklerini düşünenler de var. Oysa bu büyük bir yanılgı. İngiltere’de sigortasız hiçbir dükkân yoktur, sigortalanmak dükkân açmanın baş koşuludur. Öyle ki, bazen dükkân sahipleri sigortadan para alabilmek için dükkânlarını kasıtlı olarak yakarlar. Onların ellerine sopa ya da kebap bıçağı alıp yollara düşmelerinin tek nedeni ırkçılıkları ve İngiliz polisine yaranma güdüleridir. Geçenlerde İngiliz televizyonlarını izleyen, Londralı bir arkadaş anlatıyordu. Bu “kahraman” dönercilerden biri, övünerek TV muhabirine, “ben Türkiye’de de korucuydum” diyormuş. Buyrun işte… Day-Mer’in bu eli sopalılara yağcılık etmesinin ise iki nedeni var: Birincisi, onların bir kısmı da dükkâncı. Onlar da işçilerini en düşük ücretle çalıştırıyorlar. Bunların, matbaalarında “parça başı işe” karşı bildirilerini parça başı çalıştırdıkları işçilerine bastıran, İngiltere’deki TKP-İşçinin Sesi örgütünden hiçbir farkları yoktur. İşçi hakkından söz eder, sonra da işçilerine Londra iş piyasasındaki en düşük ücreti öderler: Saat başı 2 pound. Öte yandan, bütün sol örgütler bu kebapçılardan bağış ya da haraç aldıklarından, “şu sidikli araplar” yüzünden dükkâncı ve altın arayıcılarla arayı açmaya hiç mi hiç niyetli değildirler.

Bu konularda söyleyeceğim şimdilik son bir nokta kaldı. Çağın değişimini iyi anlamak lazım. Artık devrimler işçi sınıfının öncülüğünde falan yürümüyor. Bu, sosyolojik ve olgusal bir gerçek. İşçi sınıfı, 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın ortalarına kadar kapitalizm için ehlileştirilmesi gereken bir sınıftı. Rusya’da, Almanya’da, İspanya’da, İtalya’da ve başka birçok yerde işçiler can pahasına büyük ve kahramanca mücadeleler verdiler ve bu sınıf sonunda sistemin içine alındı. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yıkıcı işçi sınıfı mücadelelerini sadece bürokratik rejimlere karşı direnen Doğu Avrupa ülkelerinde görüyoruz. En son örneği de Polonya’daki Solidarnoş hareketidir ki, bu hareket de Polonya’nın kapitalizmin cenderesine alınmasıyla sönüp gitmiş, burada da işçi sınıfı kapitalist sistemin bir bileşeni haline getirilmiştir, Avrupa’nın diğer yerlerinde olduğu gibi.

Bugünkü dünya devriminin itici ve öncü gücü işsiz gençlik kitleleridir. Bizde gençlik denince otomatikman öğrenciler anlaşılmaktadır. Oysa bugün gençlik dendiğinde bu kavram kısmen öğrencileri de imlemekle birlikte ondan çok daha geniş bir kitleyi kapsamaktadır. Kapitalizmin bu işsiz gençlik kitleleriyle (öğrenci veya değil) başı derttedir. Onları istihdam edememektedir. Hama’dan Londra’ya kadar ayaklanan kitlenin esas özelliği budur. Bu kitlenin önemli bir kısmı eğitimlidir, eğitimli olduğu halde işsizdir ve geleceğe ilişkin hiçbir umudu kalmamıştır. Bir kesimi ise baştan itibaren dışlandığı için eğitimsizdir ve bunlar daha da yıkıcı bir güç oluşturmaktadırlar. Bundan beş yıl önce Fransa’yı kasıp kavuran kitle budur; bugünkü Londra’yı da öyle.

Yıkma güdüsü aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür.

Gün Zileli

14 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI