Žižek’e rağmen Žižek’le Beraber Düşünmek: Devrimci bir İmkana Dair (Ali Rıza Taşkale)

Ali Rıza Taşkale*


Gün Zileli’yi uzun süredir okumaya ve anlamaya çalışan biri olarak, düşüncelerindeki ‘isyankâr neşe’yi ve buna paralel gelişen radikal eleştiriyi görmek beni her daim mutlu etmiştir. Radikal eleştiri kavramına değer veren biri olarak, bunun önemli bir mevzu ve mevzi olduğunu düşünüyorum. Sürekli eleştirel kalabilmek, ortada dönen zaytung haberlerini sürekli bir eleştiriye tabi tutup biraz yol almak çok önemli. Hele gerçekle simulakrin birbirine yeterince geçtiği bu çağda.

Zileli’nin Žižek Ne Yaptı? yazısını da aynı saikle okudum. Zira Žižek de, üzerine yapılan zaytung haberlerinin haddinin hesabının olmadığı bir fenomen; gerçekle kurgunun iç içe geçtiği postmodern zamanların itibarsızlaştırma nosyonundan zaman zaman payına düşeni alan bir ‘akademik star’. Lady Gaga’yla beraber oldukları yalan haberin üzerine atlayıp doğru kabul eden ‘solcuların’ olduğu bir evrende, Žižek Ne Yaptı? sorusu, üzerine iki kere düşünmeyi gerektiriyor. Gün Zileli’nin yazısını da iki kere okudum. Okuduktan sonra ağzımda ekşi bir tat bıraktığını söylemeliyim. Bu yazı da, ağızda kalan bu ekşi tadın biraz olsun radikal eleştiriye tabi tutulmuş somut tahlilini içeriyor.

Gün Zileli’nin Bir İdea Olarak Komünizm kitabına referansla sunduğu Žižek eleştirisi etkili. Ancak kanımca iki doğrulamaya ihtiyaç var – ki bunlar Zileli’nin Žižek’e yönelttiği temel iki eleştiriyi içeriyor. Zileli’nin Žižek eleştirisi temel olarak Žižek’in anlaşılmaz biri olduğu ve tüm trajik sonuçlarına rağmen Leninci-Jakoben ‘disipline edici terör’ kavramını bir mantra olarak önermeye devam etmesi üzerine odaklanılmış. Birinci eleştiri kendi içinde doğru olmakla beraber eksik; ikinci eleştiri ise Žižek’e dair doğru tutum almayı gerektirdiği için yanlış anlaşılmaya müsait. Bu iki belirsizliği gidermenin yollarından biri, Žižek’in ısrarla üzerinde durduğu liberal post-politika nosyonu. Zileli’nin ilk eleştirisi üzerinden bu durumu inceleyelim.

Zileli Žižek’in ‘biraz anlaşılır gibi olup kaygan bir deniz anası gibi elden kayıp gittiğini’ iddia ediyor. Bu çerçeveden bakıldığında, Žižek’in hem cüretkar sözler söylediğini hem de tam olarak anlaşılamadığını belirtiyor. Zileli’ye göre Žižek ele avuca gelmez biri. Žižek’i uzun yıllardır takip eden biri olarak, bu eleştirinin hem doğru hem de eksik olduğunu belirtmem gerekiyor. Žižek’in temel dertlerinden biri, Stalinci-Leninci bazı kavramları, Lakancı politik psikanaliz eşliğinde yeniden diriltip günümüz sinik toplum anlayışının somut tahlillerinde kullanmak ve buradan çıkarılacak eylem pratikleri  geliştirmektir. Žižek bunu, kuşkusuz, birbiriyle alakalı gibi görülebilecek, ama birbiriyle alakasız yorumlara da sebebiyet verebilecek bir ‘dağınıklıkla’ yapar. Yani ‘sistemli’ Žižek teorisinin temelinde, azımsanamayacak miktarda ‘dağınık’ bir arka plan sezmek mümkündür. Liberal post-politika, ‘sistemli dağınıklık’ içeren Žižek teorisinin belkemiğini oluşturan kavramlardan biridir. Post-politikayi anlamak, Žižek’i anlamaktır.

Žižek’e göre liberal post-politika, günümüzün hakim politika yapma biçimidir. Post-politikanın en önemli özelliği, politikanın temel öğelerinden ‘antagonizma’yı kapı dışarı etmesidir. Yani politikanın kurucu öğesi ‘siyasallıktan’ arındırılıp post-politikleşmiştir. Ancak bu çabanın kendisi kurucu bir misyona sahiptir. Verili siyasal kümelenmeler içinde zaten tanınırlığı olan partilerin, grupların hegemonik ilişkilere meydan okumaksızın çıkarlarını gerçekleştirmek için yarıştıkları/pazarlık ettikleri, oyunun kendisini değiştirmenin imkânsızlaşıp rutin bir seyir haline geldiği bir kurucu unsurdan söz ediyoruz. Bu nedenle, liberal post-politikada her şey siyasallaştırılıp tartışılabilir, ama kaçamak, antagonizmaların olmadığı, değiştirilemez ve mutlak seçimlerin korunduğu bir tarafsızlık zemininde.

Post-politikanın zaytung karakteri tam da burasıdır: sahte çoğulluklar kendi içinde bir sona ulaştığında, politikanın kendisi ‘güncel politik’ diskurun esiri haline gelir ve ‘farklılığın toplumsal gücü’nün ve ‘yıkıcı devrimci düşünceler’in ortaya çıkmasını engeller. Yani, post-politika virtüel (siyasal) ve aktüel (siyaset) arasındaki bağı bozar. Onun konformizm tazyiki, aktüel gerçekliğe mesafe koymanın imkânsızlığıyla birleşir. Virtüel aktüel olanın içine hapsedildiğinde ise politika depolitize olur. Böylece ‘toplumsal’ın ve ‘siyasal’ın radikal bir sorgulaması da imkânsız hale gelir. Oysa politika politikleşmedir, gerçekliğin ve toplumsalın sürekli bir eleştirisidir. Bu yönüyle post-politika toplumsalın ‘tek boyutlu toplum’ düşüncesine indirgenmesini oluşturan bir ‘totalite’dir; virtüel boyutu olmayan, değişim düşüncesini hayal etme kapasitesi taşımayan bir ideolojidir. Herkesin zaten politikaya dahil olduğunu varsayıp geriye kalan sorunların uzmanlar, teknokratlar, ulus ötesi şirketler yoluyla çözülebileceğini düşünen, gerçek sorgulama olanağını ortadan kaldıran bir ‘post-demokrasi’. Politikanın bu yolla iğdiş edilmesi, politik kimliklerin ve kolektif öznellik biçimlerinin ortaya çıkmasını engeller. Özetlemek gerekirse, post-politika ‘demokratik konsensüs’ün gerçek politikanın tümden ortadan kaybolmasıyla tesadüf ettiği ‘politik’ bir dönüşüme işaret eder. Post-politika apolitik değildir, bizzat politiktir. Politikayı inkar ederek, onu ‘bastırmayıp’ ‘menederek’ bizzat politiktir.

Post-politikanın itici gücü, özellikle 11 Eylül’den sonra, korku ve güvenliktir. Korku ve güvenlik, artık toplumsal yaşamın biçimlendirici, üretken ve dinamik karakterleridir. Bu noktada, post-politika ideolojik bir operasyonla ve moral değerlere referansla, kendisinin dışındaki tüm şiddet biçimlerini siyasal baskı yoluyla menedip ‘kötü’ ve ‘iğrenç’ olarak lanse eder. Post-politikanın vahşi ironisi de budur zaten. Siyaseti depolitize etmek, paradoksal bir şiddeti beraberinde getirir. Nötralize edilmiş bir aynı fikirde olmama, radikal unsurların ‘tehlikeli’ olarak addedilip itibarsızlaştırılması, tutkulara gem vurmayı açık sözlü bir emir kipine dönüştürme, ayrımların giderek silikleşmesi ve karşıtlıkların sinik bir temelde birleştiği ‘tek boyutlu bir toplum’ düşünceninin kendisi zaten şiddetle eşdeğerdir.

Ancak menedilmiş olan ‘Gerçek’in kendisi olarak geri döner. Žižek politikanın Gerçekle buluştuğu yerde, bir imkan olarak karşımıza çıkar. Sürekli güvenlik ve konformizm tazyiki  yapan post-politika, herhangi bir nedene/inanca bağlılığı düşünümsellik eksikliği, köktencilik olarak algılar, politik olarak eyleyemeyen sinik ve refleksif bireyler arzular. Žižek politikasının Gerçekle buluştuğu yer, Leninci-Jakoben şiddeti de içeren içkin bir mekandır. Žižek’in dağınık görünen, ama son derece sistemli bir özellik gösteren politik anlayışı bu yüzden ‘bir deniz anası gibi elimizden kaymaz’. Tam tersine: Gerçek, antagonizmayla buluşur. Zira antagonizma ‘toplumsal’ın kuruluşunda hayati bir öneme sahiptir. Post-politika ne yaparsa yapsın, toplumun merkezinde doğadan daima artakalan, travmatik bir irrasyonellik lekesi vardır. Žižek’te bu asimile edilemeyen artakalan, içkin-devrimci-politika yapma isteğidir. Bu içkinlik, Leninci-Jakoben şiddet anlayışıyla birleşir. Kimse belki ‘daha iyi yenilmek’ için mücadale etmez ama devrimci eylem, trajik sonuçları da hesaba katabilen intoksike bireylerin ‘bile bile’ risk alıp mücadeleye girdikleri bir ‘Gerçek’tir. Olanaksız bir ‘saçma’ değildir. Bu nedenle Žižek ucuz bir politikacı gibi davranmaz. Devrimci eylemin kendisine inanır, bunun olası ‘saçma’ sonuçlarını da göze alır.

Žižekci politika, politik istenci sınırlayan ve koşullayan tahakküme karşı herhangi özcü garantiler sunmayan, bir dizi etik-politik strateji olarak görülmelidir. İşte Žižek’i özgün kılan da budur: liberal post-politikaya karşı, onun nesnel argumanlarını sınıra kadar götürmek, radikalsizliğe veya post-politik konformizme inat, radikal-devrimci politikada ısrar etmek; stratejik karar verme aşamasını intoksike özneyle birleştirmek. Yani komünizm fikriyle ‘zehirlenmiş’ devrimci bir özne. Peki bu ne demek?

Žižek’e göre Gerçek eleştirisi elimizde bulunan zaytung gerçekliğini aşmalıdır. Zira sahte çoğulluklar ‘hakiki Gerçek’in üzerinde gezinen kırılgan ve tekinsiz anlamlar yaratırlar. Devrimci eylemin aciliyeti de buradan kaynaklanır, çünkü devrimci eylem ‘tarihsel gereklilik’ fikrinin kalbine inen etkili bir bıçak darbesidir. Lenin bu yüzden değerlidir. Çünkü Žižek’e göre Lenin, devrimci tutkusunu ‘tarihsel gereklilik’ ilkesinden almaz. Tarihsel belirlenimcilik ilkesine yaslanıp, hiçbir amaçlı insan faaliyeti içermeyen tarihsel aşama fikrini sahiplenen Menşevikler’dir. Lenin’in, 1917 Nisan Tezleri’nde, ortaya çıkan durumun bir tür Augenblick (devrim koşulları için eşsiz bir fırsat) olduğunu iddia ettiği an Žižek için hayati önemdedir. Lenin bunu iddia ettiğinde, partideki yoldaşları tarafından şaşkınlıkla karşılanmasına rağmen doğru bildiği yolda yürümüştü. Parti (Bolşevik) içinde bile, Lenin’in devrim çağrısını kimse desteklememişti.

Yani Lenin politik stratejinin, durumun kendisiyle intoksike olmuş devrimci birey tipinin zirvesiydi. Bu yüzden harekete geçmeye karar vermişti. Bu kararın altında yatan yegane sebep ise harekete geçmemenin yaratabileceği trajik sonuçların farkında olmasıydı. Gerçekleşmesi gayet olası trajik sonuçlarına rağmen ‘komünist idea varlığını ısrarla sürdürmeliydi’. Lenin’in devrimci görüşleri, durumun kendisine içkin özgün düşüncelerdi. Lenin durumun gerçekliğini ele geçirmişti. Nadezhda Krupskaya’nın Lenin için ‘Korkarım Lenin çıldırdı!’ ifadesi, Lenin’in intoksike olma halinin tipik bir örneğidir.

Zileli’nin Žižek eleştirisinin yoğunlaştığı nokta tam da burası. Žižek siyasal eylemin konformizme indirgendiği liberal post-politik düzlemde, Jakoben-Leninist paradigmadan bir nebze alma zamanının geldiğini söyler. Doğrudur. Ancak bu mantra nihai amaç değildir. Radikal eleştiri ve devrim arasındaki içsel ilişki, bu durumu anlamamıza yardımcı olabilir. Radikal eleştiri ‘iyinin ve kötünün ötesine geçip’ eylemeyi içerir. Ancak bu noktada bizi bekleyen bir tehlike vardır. Devrimci eylem ateşle oynamaktır, ateşle oynamak her zaman tehlikeli sonuçlara gebedir. Ateş devrime de götürebilir, toptan nihilist bir yıkıma da. Deleuze buna ‘kaçış çizgisinin mikro-faşizmle sonuçlanması’ der. Badiou bunu ‘Gerçek tutkusunun hiçlikte bitmesi’ olarak tanımlar. Žižek ise daha temkinlidir. Eğer her yaratımın şiddet gerektirdiğini kabul ediyorsak, şiddetin politik eylemde verili olana karşı sergilenmesini bir hak olarak görüyorsak, onun kendi içinde trajik sonuçları beraberinde getiren bir gerçeklik olduğunu kabul etmemiz gerektiğini söyler. Zira özgürlük kendiliğinden gelmez. Trajediyi de içinde barındıran bir dizi etik-politik stratejiyle ve bu stratejiyi içselleştiren intoksike devrimci bireylerle gelir.

Dolayısıyla çözülemeyen çelişkiyi aşmanın tek yolu, onu yaşamaktır. Çelişki yaşanmalıdır. Soyut çelişkilerle kahrolmaktansa onları yaşamak daha değerlidir. Bu nedenle devrimci eylem veya olay, verili olana karşı sergilenen ‘irrasyonel’ bir karşı çıkıştır, bir taşkınlıktır. Kısaca devrimci eylem çelişkiyi sonuna kadar yaşamaktır. Bunun en iyi şekilde gerçekleşmesi için bazen şiddet gereklidir. Çünkü Žižek’e göre her özgün eylemde terörist öğeler mevcuttur. Oyunun kurallarını değiştirmek için bu gereklidir. Aksi halde, oyunu değiştirmenin imkansızlaştığı post-politik düzlem yeniden belirecektir. Devrimci eylem ‘Büyük Öteki’ne karşı verilmiş herhangi özcü bir tanımdan yoksun olmak demektir. Devrimci eylemin gerçekleşmesi için herhangi bir öncel, nesnel (aktüel) kriter olamaz. Olsa, devrimci eylem olmaz.

Ancak Žižek yine de temkinlidir. Devrimci şiddetin programsız ve amaçsız bir nihilizme dönüşmemesi gerektiğini ısrarla vurgular. ‘Terör insanları korkutur ve boyun eğdirir.’ demez. Kinci nihilizm ve devrimci şiddeti birbirinden ayırır. İslamcı/Hristiyan terörizmi ve diğer kinci hareketleri sıkı bir eleştiriye tabi tutar. Onları post-politikayla eşdeğer görür. Gerek post-politika ve gerekse kinci terörizm çıplak tekrarlar üreten, olumlu sonuçları olmayan iki yok-olaydır. Çünkü ikisi de kapitalizmin kıskacında gezinen, birbirini sürekli yeniden üreten kurucu ayaklardır. İkisi de politikayı menedip onu etkisizleştirmede hem fikirdirler. Post-politika virtüelin inkarıysa, kinci terörizmi de aktüele saldırıdır. Hayati olan ise ‘gerçek bir istisna’ yaratmaktır. Gerçek bir istisna ise durduk yerde gerçekleşmez. Her durumda, verili olan düzeni askıya almayı gerektirir. Tam da bu nedenle, devrimci eylem gerek post-politik edilgenliğe, gerekse kinci ve amaçsızca gerçekleşen terörizme karşı mesafe alır.

Žižek’e göre bazen ‘katılmamak’da devrimci bir eylemdir. Zira devrimci eylem mesafe almak zorundadır. Devrimci eylemden sonra özne hiçbir zaman ‘eskisi gibi’ olmaz. Devrimci özne asla bir şey tamamlamaz; onun içinden geçer, süreci yaşar. Bu süreç asla bitmez. Her defasında özne yok olur ve yeniden doğar. Devrimci eylem ‘kendinden geçmiş olmak’la eşdeğerdir, bir kesinlik ve hesaplanabilirlik içermez. Devrimci eylem bir ‘suç’tur, sembolik düzen tarafindan özneye verilmiş/tahsis edilmiş sınırı aşan, onu bozan bir suçtur. Bu süreçte devrimci özne büyük değişime uğrar. Bu değişim, en baştan başlamayı mümkün kılan ‘sembolik bir yok oluştur’. Devrimci eylem gerek özneden (şimdi) ve gerekse onun on koşulundan (geçmiş) bağımsızdır.

Žižek, özelde Lenin’in, genelde Jakoben devrimci politikanın trajik hatalarını bilir. Belki Gün Zileli’nin ağır eleştirileri kadar iyi bilir. Çünkü herkes payına düşeni yaşamıştır. Buna rağmen, insanların – dünyanin sonu da dahil – her şeyi düşündüğü ancak kapitalizmin sonunu düşünmediği post-politik evrende, Leninci-Jakoben anlayışı gerekli görür. Ona gore Leninci-Jakoben şiddeti eleştirmek, Ropespierre’e referansla söylersek, ‘devrimsiz devrim istemektir’. Post-politik sahte coğulluklara verilebilecek en etkili yanıtlardan biri Leninci ‘hoşgörüsüz’ devrimci eylemdir. Žižek Lenin’de bu imkanı gördüğü için ona yaslanır. Bunu günümüz naif gerçekçiliğinde, politik olana geri dönüş için işe yarayacak yöntemlerden biri olarak görür. Sinizme veya nihilizme karşıt olarak, disipline edici terör temelinde idealize edilebilecek bir politika.

Özetlersek, Žižek disipline edici teröre veya Leninci-Jakoben paradigmaya yaslanarak ‘zırvalamaz’. Bu yaslanma bir felsefecinin sonu asla olamaz. Olsa olsa, bir felsefecinin bir devrimci olarak yeniden doğuşu olabilir. Žižek’e göre bazı eski paradigmaları tekrar etmek onların ne yaptığını aynen tekrarlamakla ilgili değildir. Onların başaramadıklarını yapmaktır. Bu tür paradigmalar günümüz için tehdit oluşturdukları oranda, bir imkanı da beraberinde getirirler. Ya bize ‘zırvalık’ olarak gelen bu tespitler, içinde yaşadığımız post-politik çağın kendisinin bir zırvalık olduğunu hatırlatıyorsa? Yapılması gereken, Žižek’e rağmen Žižek’le beraber düşünmektir. Çünkü Žižek bir imkandır; kimsenin hiçbir şeye hayatını adamadığı liberal post-politik düzlemde ‘devrimci bir imkan’dır.


* Sheffield Üniversitesi Doktora Öğrencisi

İlgili Yazı: http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI