Žižek Ne Yaptı?

Mart 2009’da, Londra’daki Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü tarafından düzenlenen “Bir İdea Olarak Komünizm” adlı konferansa sunulan metinler Ayrıntı Yayınları tarafından aynı adla kitaplaştırılmış (2011, çev: Ahmet Ergenç ve Ebru Kılıç).

Bruno Bosteels’in metninin başında Marx’tan ve Mao Zedung’dan iki alıntının yanı sıra, Birbeck College tuvaletine yazılmış bir grafıti de var: “İsa olsa ne yapardı, diye sorma. Žižek olsaydı ne yapardı, diye sor.”

Metin sunanların arasında Slavoj Žižek de var. Kitaptaki on beş sunuşun sonuncusu ona ait.

Bu yazıda esasen Žižek’in bazı görüşlerini ele alacağım ama ona geçmeden önce, konferanstaki ya da kitaptaki sunuşların genel havasına da kısaca değinmem gerektiğini düşünüyorum.

Kısaca söyleyecek olursak, konferansa katılan felsefeciler, kitabın kapağında da isimleri yer alan A. Badiou ve S. Žižek’in önderliğinde komünizmi yeniden yaşayan bir idea haline getirmeye çalışıyorlar. Bu çabalarına diyecek bir şey yok elbette, hatta bir bakıma kahramanca bir girişim olarak bile karşılanabilir ama en azından girişimin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü hepsi birden, belki de felsefecilere özgü bir şekilde ayrı tellerden çalıyorlar, daha da kötüsü fena halde kekeliyorlar. Elbette biliyoruz ki, kekelemeleri esasen kendi kusurlarından değil, yapmaya çalıştıkları işin zorluğundan geliyor. Çünkü, sunuculardan Judith Balso’nun, Antonine Vitez’den yaptığı alıntıda belirtildiği gibi, ölmekte olan bir varlığı yeniden hayata döndürmek bir hayli zordur, bunun felsefi alanda yapılmaya çalışılması ise sadece kekelemeye yol açar:

“Çöküş, ideanın çöküşüdür. İdea’yı maddi felaketten ayırmak mümkün değil; yıkıntılar üzerinde hiç zedelenmeden süzülmüyor idea. İdea’lar ancak maddi tezahürlerinde var olurlar: Eğer maddi tezahür yok olursa, idea ölümcül bir yara alır. Bu nedenle komünizm son aşamasına girmiştir.” (Antonine Vitez, 1991)

Buradan, yukardaki fikrin tam tersini ileri sürüp “komünist idea varlığını ısrarla sürdürür” diyen Žižek’e geçebiliriz.

Žižek’le tanışmam ancak üç-dört yılı buluyor. Bazı insanlar, özünde diğer insanlardan çok farklı olmamalarına rağmen, tam olarak anlaşılamayan nedenlerden dolayı daha fazla dikkat ve ilgi çekerler. Belki isimleri, belki fiziksel özellikleri, belki de hiç olmayacak bir anda çok cüretkârca birkaç söz etmeleri olabilir bunun nedeni. Bu, onların üzerinde bir büyü yaratır ve diğerlerinin arasından parlarlar. Evet, bir de anlaşılmazlık dokusu olabilir bazılarının üzerinde. Bir şeyler söylüyorlardır ama ne dedikleri tam anlaşılamaz. Biraz anlaşılır gibi olur ama kaygan bir deniz anası gibi yine kayıp giderler elden. Bence Žižek’te her ikisi de var: Yani cüretkâr sözler etmek ve tam anlaşılamamak. Elbette tam anlaşılamamak, bir dediğini, bir sonraki adımda başka bir şey söyleyerek nakzetmek biçimini de alabilir. Felsefe alanı buna özellikle elverişlidir.

Örneğin Žižek’in Stalin adlı, risale boyutlarında küçük bir kitabını okumuştum geçen yıl (yayınevini hatırlamıyorum ne yazık ki). Kitapta yararlı bilgiler vardı. Örneğin, SBKP Merkez Komitesi tutanaklarından bölümler aktarılmıştı. Bu bölümlerde Buharin’in, Stalin ve diğer politbüro üyelerince nasıl sıkıştırıldığı, nasıl adaletsiz bir yargılama yapıldığı açık seçik görülüyordu. Bununla birlikte, o kitaptan Žižek’in Stalin hakkında ne düşündüğünü tam olarak öğrenmem mümkün olamamıştı. Bir yerde eleştirir gibi yaparken bir başka yerde över gibi yapıyordu. Yani ele avuca gelmiyordu.

Aslında bu kitapta da, bir ele avuca gelmezlik söz konusu ama belki de Žižek, cüretkârca sözler ederek dikkat çekme güdüsünün sonucunda daha net şeyler söylemiş. Bu yazıda benim üzerinde duracağım da bu net sözler zaten:

“Komünist idea varlığını ısrarla sürdürür: Gerçekleştirilmesi konusundaki başarısızlıklardan sonra varlığını sürdürür; tekrar tekrar geri dönen bir hayalet gibi, Beckett’in daha önce alıntıladığımız sözlerinin çok iyi yakaladığı sonsuz bir ısrarla: ‘Bir daha dene. Bir daha yenil. Daha iyi yenil!’

Bu bizi meselenin belkemiğine getiriyor. Post-modern solun mantralarından biri, merkezi diktatörlük iktidarını öngören ‘Jakoben-Leninist’ paradigmanın artık geride bırakılmasıdır. Herhalde bu mantraya geri dönüp bugün solun tam da bu ‘Jakoben-Leninist’ paradigmadan bir nebze almaya ihtiyaç olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir: Bugün her zaman olduğundan daha fazla, Badio’nun ‘ebedi’ komünizm idea’sı ya da komünist değişmezler dediği şeyde, Platon’dan ortaçağdaki isyanlara, Jakobenizme, Leninizme ve Maoizme iş başında olan ‘dört temel kavramda’ ısrar etmek gerekiyor: Katı eşitlikçi adalet, disipline edici terör, siyasi gönüllülük ve insanlara güven.” (s.246-247)

Žižek’in yukardaki sözlerinin ilk paragrafı bana, Kültür Devrimi sırasında sanırım Mao’nun söylediği ve o zamanlar ağzımızdan düşmeyen, “kaleyi yeniden ve yeniden fethetmek” sözlerini hatırlattı. Mantık şuydu: Sınıf mücadelesi sonsuzdu. “Proletarya” (veya “proletarya güçleri”) iktidar kalesini ele geçirebilir, ama bu kaleyi düşmana kaptırabilirlerdi. Hatta bu içerden (“komünist” maskesi takmış burjuvazi tarafından) gerçekleşebilirdi. İşte bu durumda proletarya güçleri kaleyi yeniden ve yeniden fethetmek için yukarı doğru tırmanmalıydılar. Söylendiği anda bu tür sözler biz genç militanlara şevk veriyor olsa da aslında uzun vadede bıkkınlık yarattığı açıktı. Şurası netti ki, kimse denenen bir yolu tekrar tekrar denemezdi. Nitekim insanlığın deneyimi ve tutumu da bunu gösteriyor. Örneğin, Žižek’in sözleriyle “gerçekten Varolan Sosyalizm”i kimse yeniden ve yeniden denemeyecektir. Kimse “daha iyi yenilmek” için mücadele etmeyecektir. Kimse sonunda yenilgi olduğunu bile bile mücadeleye atılmaz. Ancak başka bir yol umudu varsa insanlar harekete geçerler. Bu bakımdan Žižek’in “daha iyi yenil” teorisi, dikkat çekici ve ilginç olsa da, uygulanması olanaksız bir saçmalıktır.

Gelelim ikinci paragrafa. “Post-modern sol” yaftasıyla baştan bir üstünlük sağlamaya çalışmış Žižek. Bir felsefeciden çok ucuz bir politikacıya yakışan bir tutum bence. Sonra da “Jakoben-Leninist” paradigmanın kavramlarını saymış. Dördü de Žižek’in kafasında var olan ya da kafasında çarpıttığı kavramlar. Yani ya gerçeklikleri yok ya da var olduğu kadarıyla çarpıtılmış.

“Katı eşitlikçi adalet”; “siyasi gönüllülük”; “insanlara güven”.

Lenin’le “insanlara güven”i bir arada görmek ne ölçüde mümkün? Leninizm, insanlara güvensizlik üzerine kurulmuş bir doktrindir, hatta özü budur. Leninizm, insanlara değil, onları sevk ve idare edecek, kendi içinde anlaşmış katı disiplinli bir örgüt doktrini demektir. Lenin, insanlara güvenmediği içindir ki “öncü örgüt” teorisini icat etmiştir. Hayatta olduğu dönemde Sovyetler Birliği’ndeki tüm uygulamaları da insanlara güvensizlik esasına dayanmıştır. Fabrikalarda vb. insanların başına birer komiser koyup onlara “disiplin suçu” işleyenleri kurşuna dizme yetkisi vermesinin, fabrikalarda işçi komitelerini lağvedip yerine tek kişi yönetimi kurmasının başka bir anlamı yoktur. Keza Jakobenler de insana güvenmedikleri için Selamet Komitesi’ne güvenmeyi seçmişlerdir. Yukardancı hiçbir siyasi doktrin insanlara güvenmez.

Keza buna bağlı olarak “siyasi gönüllülük” de söz konusu değildir. Siyasi gönüllülük ancak aşağıdan, insana güvenen hareketlerde söz konusudur. Jakobenler de Lenin de siyasi gönüllülüğe değil, yukardan devlet ve örgüt zoruna öncelik vermişlerdir.

“Katı eşitlikçi adalet” ise, Jakobenler ve Lenin dönemi için belki bir ölçüde sadece örgütleri açısından söz konusu olabilir. Örgütlerinde katı bir püritanizm uyguladıkları doğrudur (Stalin devrinde bu da sona ermiştir). Ama örgütlerinin halkla ilişkileri açısından “katı eşitlikçi adalet”in esamesi bile okunmaz. Lenin döneminde uygulanan savaş komünizmi, Partinin köylülüğün ürünlerini talan ettiği bir dönemdi ve bu, çok sayıda köylü isyanına yol açmıştır. Beyazların, partinin bu adaletsiz uygulamalarından son derece yararlanıp köylü isyancıları kendi saflarına nasıl kattıklarını Solohov gibi bir Sovyet romancısı bile Ve Durgun Akardı Don adlı dört ciltlik kitabında çok net bir şekilde ortaya koyar.

En son olarak “disipline edici terör”e gelecek olursak, Žižek’in artık bu noktada zırvanın da ötesine gittiğini söyleyebiliriz. Neymiş bu “disipline edici terör”? Žižek, somut örneklere girmemiş. Ama girmese de söylediği açık. Terör insanları korkutur ve boyun eğdirir. İşte budur “disipline edici terör” ve işte budur bir felsefecinin hazin sonu. Umarım böyle bir disipline edici terörle karşılaşmaz hayatı boyunca.

Ne yaptın Žižek!

Gün Zileli

1 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI