Yemin!!!

Yemin kişiliği parçalar, riyakârlığı teşvik eder. Kendisi de en büyük yabancılaşma unsuru ve riyakârlık üzerine kurulu devletin yemin türü ritüelleri teşvik etmesinde, özellikle Meclisin açılışı gibi ritüellerde bu toplu ayini zorunlu kılmasında şaşılacak bir şey yoktur. Ama sadece bu kadar mı? Her ritüel ve riya, aynı zamanda katı bir gerçekliğin dayatmasıdır da.

Bundan yaklaşık yirmi yıl kadar önce Meclis’te meydana gelen ve daha sonrasında Kürt vekillerinin tutuklanıp yıllarca hapse atılmalarına neden olan yemin rezaletini bir kere daha acıyla seyrettim geçenlerde. Bir Meclis düşünün ki, “millet”in en üst yönetici organı ve “temsilcisi” olduğunu iddia ediyor ve düzenlediği yemin ayininde bu meclisin üyelerini zorla riyakârlığa teşvik ediyor. Hatip Dicle, bu riyakârlığa alet olmamak için “ben ve arkadaşlarım bu yemini Anayasanın baskısı altında” okuyoruz diyor. Başta o anlı şanlı devlet adamı Süleyman Demirel olmak üzere, o zamanki Meclis kalabalığının çoğunluğu uzuvlarını sıralara vurarak protestoda bulunuyor. O zamanki Meclis Başkanı her kimse (ismi lazım da değil, lüzumlu da değil, öğrenmek için çaba bile göstermedim) bu gürültücüler korosunun arzularına uyarak Hatip Dicle’ye bir kere bir kere daha okutuyor yemini. Olmadı, bir daha, olmadı bir daha. “Sözümü geri aldım de.” Tam dört kere. Sonra Leyla Zana geliyor kürsüye. Güzel ve onurlu bir kadın. Gencecik, pırıl pırıl. Ve en önemlisi dimdik. O gürültücüler kalabalığı kurban olsun bu genç kadına. Onun bağırtıcılar karşısındaki gururlu duruşu yeter. “Saçına bayrak takmış” diye bağırıyor birisi, Leyla Zana’nın kırmızı, sarı, yeşil renklerden oluşan tokasını kastederek. Her türlü ulusal bayrağa karşıyım ama o an Leyla Zana’nın yanındayım. Yemini, Kürt aksanını iyice vurgulu hale getirerek okuyor ve ardından Kürtçe bir slogan atıyor. Birinizin göğüs kafesinde gerçekten çarpan bir yürek olsaydı, bu genç kadına zorla boyun eğdirmeye çalışmanın insanlık onurunu çiğnemek demek olduğunu görür ve bu rezalete karşı çıkardınız. Bunlar mıymış ülkeyi yönetecek olanlar? Zaten nasıl yönettiklerini de gördük. Ülkenin kana bulanmasından sorumludurlar. Sadece öldürülen gerillalardan ya da faili meçhullerden değil, devlet görevlisi asker, subay ve polislerin ölümünden de.

Şimdi bir yemin töreni daha var. Sanırım bugün. Ya da bir iki gün içinde. Yabancılaşma ve iki yüzlülüğü kendilerine temel alanlara değil sözüm. Bu yabancılaşma ve riyakârlık ritüelini uymak zorunda bırakılacak blok milletvekillerine.

Belki de yalancıktan birkaç söz söylendiğinde, yemin edildiğinde kimse yalancı olmaz diye düşünüyorsunuzdur. Mesele yalancı olmak değil ki ama. Mesele kamuoyu önünde bir söz vermek. Keşke sözünüz yalan olsaydı. Ne yazık ki, yalan olmayacak. O yemini ettiğiniz an gerçekten de artık “devletin bölünmez bütünlüğünün” çemberi içine girmişsiniz demektir. Sanıyor musunuz ki, devletin
bu yemin ritüelinde bunca ısrarlı olması sebepsizdir.

En yakından kendisini tanıdığım için önce Ertuğrul Kürkçü geliyor gözlerimin önüne. 1968’in Ertuğrul’u. Saçları uzun, dalga dalga, gözleri ateş saçan bir genç. Biz o zamanki Dev-Genç’lilerin “hippylerin Türkiye şubesi” diye küçümsediğimiz ölçüde hepimizden ileri, hepimizden isyancı. Sonradan saçlarını kesip bir “militan” oldu, kısa süre sonra da Dev-Genç’in en son Genel Başkanı. “Militan” olmak için berberin önüne mi oturmak gerekiyordu illâ? Çok saçma ama öyleydi, evet. “Militan” mücadele, ne kadar özgürlükçü olduğunu söylerse söylesin daha o zamandan bir askeri kamp görüntüsünü dayatmaya başlamıştı.

Neyse, konumuz bu değil şimdi. O gözlerinden ateş saçan, uzun saçlı genç, şimdi saçlarını kesmekten daha acı verici bir eylemi gerçekleştirmek zorunda. Bu sefer saçlarını değil, dilini kesecek. Bazılarınız belki amma da abarttın diyecektir… Bunu diyenlerin haklı çıkmasını gerçekten isterim ama bence Mecliste şuna buna bağlı kalacağı andı içmenin bir devrimci açısından dilini kesmekten farkı yoktur. Artık o noktadan sonra mecliste irad edeceği “devrimci nutukların” bir değeri de.
Açık açık konuşmanın zamanıdır. Kürt hareketinin tamamen yanlış bir yönelim içine girdiğini ve girdiği bu mecrada hızla ilerlediğini düşünüyorum. Egemenler, Kürt hareketini meclis kapanının içine almaktan ne kadar memnunlar, görmüyor musunuz? Ve tabii ki, İmralı’yı da.

Bunları söylerken savaş taraftarı olduğum sanılmasın. Savaşa kesinlikle karşıyım. Hülya Tarman’ın Peşime Verdi (Kibele Yayınları, 2011) kitabı “çocuk gerillalar” trajedisini ve savaşın halk üzerindeki olumsuz etkilerini çok güzel anlatmaktadır. Bu kitaba yazdığım önsözün son cümlesinde şöyle diyorum: “Bu sorumluluk duygusudur, iç kolonyalizmi de, yeni egemenlik heveslilerini de, sonunda, hem de silahsız yenip insanlarımızı, insanlığımızı var edecek, toplumu bir arada tutup yaşanmaya değer kılacak.” (s.11)

Parlamento yolu, savaşı bitirmiyor, anti-kolonyalist Kürt hareketini bitiriyor, Kürtler bunun ne kadar farkında bilmiyorum. Kürt köylü kadınlarının o güzel coşkusu hepimizin göğsünü kabartıyor, sokak hareketi güzel ama bunların Kürtlerin parlamento kapanına kıstırılmasına hizmet etmesi gerekmez ki.

Nedir peki? Bir başka yol, üçüncü bir yol var. İşte BDP’nin özerklik programı bu yolu gösteriyor. Yerel komünal birliklerin özyönetimi. Kürtleri gerçekten tüm dünyaya da örnek kılacak yol budur. Ama hem parlamento hem özerk yönetim olmaz. Merkezi devletin merkezi aygıtına tabi olduğunuz an özerk yönetimi falan unutun. Bu noktadan sonra Kürt burjuvazisinin Türk burjuvazisi ile merkezi düzeyde kaynaşması başlayacaktır. O parlamento sıralarında ezilen, sokaklarda “lo lo” çeken Kürt kadınlarının ve çocuklarının değil, palazlanan Kürt burjuvazisinin temsilcileri oturacaktır.

O zaman “yemin”in bir riyakârlığa bile izin vermeyip tamamen gerçeği, Kürt halk kitlelerinin istismarı gerçeğini ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

 

Gün Zileli

11 Temmuz 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com


YAZI DETAYLARI