Kolyma’ya Arkeolojik Bir Yolculuk (Emre Canpolat)

Eugenia Ginzburg ile geç de olsa yaşanan tanışıklık, hemen her zaman atıfta bulunduğumuz ama artık olmayan tarihsel bir kesite dair, bir zaman yolculuğu, tüyleri diken diken eden bir arkeolojik kazı misali.

Emre CANPOLATİstanbul – BİA Haber Merkezi04 Haziran 2011, Cumartesi

“Bugün şansın yok, ölüm leydim”

Eugenia Ginzburg, Türkiye’de sol ve muhalif kesimler arasında pek bilinmeyen biri. Fakat Türkçe’ye çevrilen özyaşam öyküsü (Anafora Doğru ve Anaforun İçinde, Çev. Gün Zileli, Pencere Yayınları) basılalı çok oluyor.

Sanıyorum bu ilgisizlik yüzünden olsa gerek (görece eski bir basım olmasından dolayı değil, birinci kitap 1996’da ikincisi 2000’de basılmış) kitaplarını bulmak oldukça zor. Kitapları Kadıköy’deki Pencere Yayınları’ndan edinmek mümkün.

Yurtdışında kazandığı haklı popülerlik ve hatta beyaz perdeye taşınması dahi (Within the Whirlwind, 2009) Türkiye’deki sol muhalefetin evrenine girmesini sağlayamamış. Onunla geç de olsa yaşanan tanışıklık, hemen her zaman atıfta bulunduğumuz ama artık olmayan tarihsel bir kesite dair, bir zaman yolculuğu, tüyleri diken diken eden bir arkeolojik kazı misali.

Bu kazının kazması ve küreği ve değerli numuneleri incitmeden çıkarmak için kullanılan fırçası vb., kitabın sayfaları, edebi yönü ve öyle bir iddiası olmayan kelimeleri ve cümleleridir. Gerçeğe, artık olmayan zamanlara ve belki de bugünden bakınca asla tam manasıyla anlayamayacağımız bir döneme, birinci elden tanıklık, adım adım içine girilen sonsuz bir işkence dehlizi.

Bu dehlizin sınırları geniş Rusya düzlüklerini ve tarihin gördüğü belki de en (d)ondurucu(!) dönemden geçer. Ve çağımızın şansı bu ya, günümüze dek, yaşadığımız coğrafyaya biraz cılız da olsa ulaşır.

Sonrası, Kazan’dan Kolyma’ya (bugün Magadan olarak bilinen yer) uzanan dehşetli yıllardan, Elgen (ki Yakut dilinde ölüm anlamına gelir), Mlyga ve İzvestkovaya gibi sayısız çalışma kampından geriye kalan, eski bir komünistin “arkeolojik” anılarıdır.

Henrich Böll’ün dediği gibi, “Böyle bir kitabın önsözünde, içindekileri izah etmeye kalkışmak, küstahlığın sınırlarını bile aşar…” Okuyucunun İlk cümleden sonuncusuna dek duyduğu his, öyle tahmin ediyorum ki, böylesine büyük bir akıl tutulması ve acımasızlığın nasıl bu kadar büyük bir coğrafyada, üstelik Ekim Devrimi’nin kazanılmasından yıllar sonra hâkim olabildiğidir. Kolyma’dan günümüze gelip de iliklerimize işleyen gerçek budur.

Ginzburg’un eski bir komünist olmasının önemli bir anlamı var. Kazan Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve pedagoji alanında çalışmış, doçent ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) üyesi ve parti tarihi üzerine uzman bir bilim insanı.

Nitekim onun öyküsünün başlamasıyla bu uzmanlık alanları -özellikle sonuncusu, arasında yakın bir bağ var. 1934 yılında Kirov’un öldürülmesiyle başlayan Büyük Temizlik, onun kapısını 1937 yılında çalar.

Belki de on yıllar sonra tekrar tekrar yazdığı anılarının verdiği uzak ve açık görüşlülükle esas durumun oldukça farkındadır: “1937 yılı, aslında 1934’ün 1 Aralık’ında başlamıştı” diye başlar sözlerine.

Kirov’un öldürülmesi üzerine yerel parti örgütü tarafından bilgilendirilmek üzere çağrılan Ginzburg, o günkü düşüncelerini şöyle ifade eder:

Kibirli olmak istemem, fakat son derece dürüstçe söylüyorum, o gece, o karlı kış şafağında, bir kere değil, tam üç kere parti için ölme emri verilseydi, bir an bile duraksamadan bu emre uyardım. Parti çizgisinin doğruluğuna ilişkin en ufak bir kuşkum bile yoktu. Yalnızca, gittikçe moda olan Stalin tanrılaştırılmasına karşı içten içe – sanırım içgüdüsel- bir uzak duruşum vardı. Fakat onun hakkındaki bu duygularımı dikkatle gizliyordum, kedimden bile (Anafora Doğru, s. 11).

Yani Ginzburg’un Ekim devrimine ve Bolşevik partisine olan sadakati gün gibi ortadadır. 1930’larda en yüksek seviyesine ulaşmaya başlayan Stalin kültü, belli belirsiz bir rahatsızlık yaratmış olsa da, kendisi polisiye baskılara maruz kalana dek gerçek bir Stalinisttir. Nitekim tahliyesinden ve “büyük temizlikten” yıllar sonra anılarını yazmaya giriştiğinde,Gulaglardan arta kalanlarla ilgilenen çevreler bu geçmişi nedeniyle ona kuşkuyla yaklaşır.

Bir yanıyla 1934 yılının, esasen çoktan başlamış “temizliğin” SBKP merkezine açıkça yansıdığı yıl olduğunu söylemek abartılı olmaz. Stalin’in temsil ettiği temizlikten rahatsız olanların desteklediği Kirov’un şüpheli bir şekilde ortadan kaldırılması ve cinayetin sosyalistlerin üzerine atılmasıyla (Troçkist suçlamasıyla), tanrılaştırılan Stalin imgesi ve somutlaşmış, pervasız işkence dönemi arasındaki ruh benzerliği gizli değildir. Fakat bu ruh benzerliğinin Ginzburg’un mahallesine uğramadığı da açıktır. Ginzburg, anılarında sık sık belirttiği gibi, politik davranmanın 1930’lardaki anlamından henüz habersizdir.

Talihsiz kadının, 18 yıllık hapislik, tecrit (iki yılı Butyrki Cezaevi ve Yaroslavl’daki tecrit hapishanesinde), çalışma kampı ve sürgün hayatının başlaması, Kirov’un öldürülmesinden sonra açık bir çılgınlık halini alan “Troçkist-Buharinist döneklik ve teröristlik” suçlamasına varan, “uyanıklık zaafı” gibi ithamlarla başlamıştı. Bu suçlamaların dayanağı ise, beraber çalıştığı Profesör Elvov’un SBKP tarihi için yazdığı ve üstelik yıllar önce, gedikli komünistlerin onayıyla basılan bir makalede teorik hataların tespit edilmiş olmasıydı. (Yazıda Troçkist “sürekli devrim” teorisinin izlerine rastlanılması ve Ginzburg’un bunu ihbar etmemesi, “uyanıklık zaafı” göstermesi, Ginzburg’un bu suçlamayı kabul edip partiye özeleştirisini vermemesi çılgınlığın boyutlarını arttırır sadece. Bunun yanında benzer, diğer örneklerde de görüldüğü gibi özeleştiri vermek dahi onu kurtarmaya yetmeyecektir)

Yamacında durduğu anaforun ilk işaretleri böylece başlamış, bu acımasız ve mantıksız gidişat, onu, ailesini, şehrini ve esasen SBKP’nin tepeden tırnağa hemen her kesimini içine çekmişti bütün soğukluğuyla.

SBKP üyesi Ginzburg’un tutuklanmadan önceki düşün ve ruh halini daha iyi anlayabilmenin bir diğer yolu Stalin’i gördüğü güne bakmaktan geçer. Devrime olan inancından şüphe duymayan Ginzburg, o anları şöyle anlatır:

O yaz Gorki öldü ve yaşamımda ilk ve son kez onun cenazesinde gördüm Stalin’i. Yazarlar Birliği korteji içinde yürüyordum ve onu yakından görebildim. Ülkemizi ve partimizi saran trajedide onun oynadığı rol hakkında özellikle derin düşüncelere sahip olduğumu söylemek bugün abartma olacaktır. Eylem içinde, Stalinizm konusunda daha sonraları artan deneyimlerimle gelişti bu tür düşünceler. Milyonlarca portresinden bizi gözetleyen majestelerinin yüzündeki çekicilikten uzaklığın beni çarptığını ve ona bütünüyle hayranlıktan uzak bir şekilde baktığımı belirtsem yalan söylemiş olmayacağım. Yalnızca büyük kahramana aşırı bağlılık duymamak değil: Henüz mantıksal sonuçlardan yola çıkarak olmasa da, daha çok yarı bilinçli ve içgüdüsel, baskı altına alınmış düşmanlık duygularıyla baktım ona. Ve kimlerle birlikte yürüdüğümü düşünün! O zaman yaşlı bir insan olan Fydor Gladkov yanımda yürüyordu ve yüzünde coşkun bir dinsel ifadeyle sürekli Stalin’e bakıyordu. Diğer yanımda Vologda’dan genç bir kadın yazar vardı. Sesindeki büyük saygı ve mutluluk titreşimleriyle “Stalin’i gördüm, artık ölebilirim” diye mırıldandığını anımsıyorum. Öfkemin taşıp aklımdan geçirdiğim “geri zekâlı kız” sözcüklerinin net olarak duyulacak şekilde dudaklarımdan döküldüğünü de anımsıyorum. Açıktı ki, çocuklarımın ve benim yaşamımdaki şeytani dâhinin bu adam olduğunu söyleyen altıncı hissimdi. Her neyse, Merkez Komitesinin okullar bölümü yardımcı yöneticisi olan, iyi arkadaşım Makarovsky “patrona” davam hakkında bir şeyler çıtlatmasını isteyip istemediğimi sorduğunda az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Hayır, hayır, hiçbir şey istemem, hem o beni kişisel olarak tanıyor mu ki! Uzun ve zulüm dolu yolumun daha ilk adımlarında bile, memurları tarafından işlenen suçlardan habersiz müşfik kral, çocukça monarşik fikrine hiçbir şekilde sempati duymadım. Makarovsky’nin kendisi hapse atıldığı zaman, benim ne kadar haklı olduğumu hatırladı mı, bilmiyorum (Anafora Doğru, s. 30-31).

Stalin döneminin manevi evreninin, tüm yönleriyle olmasa da, güçlü bir biçimde hissedildiği bu alıntıda, tanrılaşmanın yarattığı illüzyonun hemen o anda kusursuz biçimde yırtılıp atılması vurucu oluyor.

Ayrıca “Bütün iktidar Sovyetlere!” idealinin, 19 yıl sonra, milyonlarca suretiyle insanlara gözlerini diken başka birinin kudreti haline geldiğini de görmüş oluyoruz, bir kere daha. Şüphesiz söz konusu olan şey, Stalin’le ete kemiğe bürünmüş bir ruh halidir, tek bir hükmedici aktörün istisnalığı değil.

Muhtemel gelecekteki kurbanlarını geçelim, yıllarını çalışma kamplarında üç kuruşluk tayınlarıyla, ölümün eşiğinde kahrolarak geçiren insanların kendisinden beklediği müşfiklikle beraber yürüyen bir kudret.

Ölüm anaforunun çekim gücü, sadece gerçek rejim muhaliflerini ve devrimin potansiyel düşmanı Çar yanlıları ve zengin aileleri almadı içine; çoğunluğu Bolşevik olan komünistler, Troçkistler, SR’ler, Menşevikler ve tümüyle alakasız halk yığınları, eşi, oğlu, dostu tutuklandığı için tutuklananlar, inanması güç ama sadece espri yaptığı için tutuklananlar…

Üstelik bazı şehirlerde parti üye ve kadrolarının birkaç defa tümüyle yok edildiği anlatılır. Bir furya haline dönüşen “Troçkist-Buharinist-Menşevik avı” sonrasında, partinin büyük oranda ortadan kaldırıldığını söylemek abartı olur mu, bilmiyorum.

Kolyma, Sibirya’nın en doğusunda, altın madenlerinin bereketiyle simgeleşmiş cehennem kadar soğuk bir coğrafya. 1930’lu yıllardan 1950’lere kadar kaç milyon insanın buraya getirildiği, bunlardan kaçının ağır çalışma koşulları nedeniyle (resmi olarak -50°C çalışma sınırıydı ama görevliler bir türlü termometrenin -50°C’nin altına düştüğünü kabul etmezlerdi), madenlerde ve ormanlarda kötü muamele, dondurucu soğuk, hastalık ve beslenme yetersizliğinden ölmeyip geri dönebildiği kesin olarak bilinmiyor.

Hatta Kolyma’nın, “buharlaşmayan” ya da çıkartıldıkları mahkemede kurşuna dizilme cezası almamayı başarmış “şanslı” mahkûmların vatanı olduğunu da belirtmekte fayda var. Ginzburg bunlardan sadece biri.

Kolyma’nın cehennemi dehlizlerinde yıllar boyu yaşadıkları, büyük resmin küçük bir detayı ya da insanlığın, belirli bir mekânda, 20. yy.’da yaşadıklarına dair iç bunaltan bir kesitini oluşturuyor:

“Eeee, nasıl buldun bakalım altın Kolyma’nın başkentini?” diye sordu Fedka, kentiyle gururlanan ev sahibini oynayarak.

“Hoş bir yer ama…”

“Ama ne?”

“Burada o kadar çok Rus’un kemikleri gömülü ki…”

“Ben senden de fazlasını biliyorum. Sen daha Moskova’nın bulvarlarında seğirtirken ben buralarda sürünüyordum. Hepsini gördüm. Ruslar mı dedin? Hayır hayır, hepsi Rus değildi. Her milliyetten insan vardı. Burası gerçek bir milliyetler kardeşliğini sergiliyordu.”

Ve kulağıma eğilerek ekledi:

“Kendi milliyetinden olanları bile kayırmadı. Burada o kadar çok Gürcü gömülüdür ki, Tanrı yardımcımız olsun…” (Anaforun İçinde, s. 238).

Tüm bu dehşetli anafor dindiğinde, Ginzburg için geriye kalan “Herhangi bir somut delil bulunmadığından…” tüm hayatının ve ailesinin yok olduğu gerçeğidir. Sovyetler’den geriye ne kaldı diye sormuyordur artık. (EC/BB)

* Emre Canpolat, Hacettepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi, araştırma görevlisi

İlgili Kitap: Anaforun İçinde (Within the Whirlwing) (Cilt: II) Eugenia Ginzburg, Çev: Gün Zileli, 2000, Pencere.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI