“Devrimi Yeniden Düşünmek” Bağlamında MARKSİZM Mİ ANARŞİZM Mİ ? (Mehmet Akkaya)


Giriş

Marksistlerle anarşistler arasındaki siyasal ve ideolojik tartışmalar her dönem güncelliğini korumuştur, durum bugün de farklı değildir. İki anlayış Paris Komünü’nde olduğu gibi zaman zaman ittifak etse bile gerçekte ilişkileri düşman kardeşler izlenimi vermiştir. Marx’ın Proudhon ile polemiğinden ibaret olan Felsefenin Sefaleti’nde olsun, Engels’in birçok makalesinde olsun anarşistlerle tartışmaları buluruz. Plehanov, Bucharin gibi düşünürler de Marksizm ve Anarşizm arasındaki temel farklılıkları ele alıp incelemişlerdir. Keza Lenin de başlığa taşıdığımız ifadeye paralel olmak üzere bir çalışma yapmış ve bunu Stalin izlemiştir. Şunu hemen belirtelim ki, Marksizmin teorik planda ve uygulama planında zayıfladığı zamanlarda etkinlik kazanan bir düşünce olmuştur anarşizm. Bununla birlikte kabul etmek gerekir ki, güçlü argümanları ve felsefi derinliği bakımından da ilgili ve izleyici bulmaktadır. Ülkemizde de birçok ilgilisinin olduğunu belirtmek bu bağlamda düşünülmelidir. Anarşizm şekillendiği, 19. yüzyılın başından beri yalnız sıradan kitleler düzeyinde değil entelektüel çevrelerde de etkili olmuştur ve de olmaktadır. Nihayet ülkemizde de izleyicileri mevcuttur. Siyasetçi-yazar Gün Zileli bunlardan biridir. Daha önce de bir çalışmasına ilişkin değerlendirmeler yaptığım Gün Zileli, yine kışkırtıcı bir adla çıkardığı kitapla tekrar okuruna ve izleyicilerine sesleniyor. Gerçekten de birçok kesimin siyasal kayıtsızlığa büründüğü ve bunu çevrelerine de önerdikleri bir dönemde Devrimi Yeniden Düşünmek* adıyla bir kitap çıkararak okuruna seslenmesi kayda değerdir.

Yazar sosyalizmi, birçok uygulamaya değinmiş olsa bile, ısrarla Stalin örneğinden giderek eleştirmiş, sonuçta gerçekte de kabul edilebilir birçok kanıt sunmuş olsa da dar bir alanda değerlendirme yapmakla yetinmiştir. Daha önceki değerlendirmede Stalin’le ilgili olan noktalar ele alındığından, Devrimi Yeniden Düşünmek için hazırlanan bu yazıda tekrara düşmemek adına “Stalin meselesi”, (bir iki nokta hariç) bir bakıma es geçilmiştir. Yazarın görüşlerini değerlendirmeye geçmeden iki noktaya işaret etmek gerekir ki, bu yazıda birincisi Zileli’nin ortaya koyduğu eleştiri ve analizler değerlendirilirken, zaman zaman onun kitabının sınırları aşılacaktır ve anarşizmin argümanları da anılacaktır. Bu bir bakıma zorunludur; çünkü yazar birçok noktada doğrudan doğruya anarşist teorisyenlere referans vermektedir.  İkinci olarak da kitaptaki temel konuları ele alırken, çalışmaya birkaç makalesiyle eşlik etmiş olan sosyalbilimci ve yazar Fikret Başkaya’nın düşünceleri, bir başka yazıya konu olmak üzere paranteze alınmıştır.

Marx ve Engels olsun Marksizm olsun etkin olmaya başladıklarından beri çeşitli burjuva sınıflarınca ve çeşitli düşünce-felsefe okullarınca eleştirilmişlerdir. Ancak bu eleştiriler her zaman olumsuzlama, karalama ve küçümseme biçiminde de olmamıştır. Bazen sınıf tavrından dolayı bazen yanlış anlamadan, bazen de hiç anlamamaktan kaynaklanan değerlendirmeler de yapılmıştır. Kendisini yanlış anlayan kişi ve çevrelerin değerlendirmelerini duyduğunda Marx’ın “ben Marksist değilim” dediği söylenir. Kanaatimce bu duruma örnek olabilecek birçok uygulamaya bugün de rastlamak olasıdır. Dolayısıyla sözü Gün Zileli’nin, Marx’ın ve Marksizmin bazı temel argümanlarını “derinlemesine” anlamadığı noktasına getirmek istiyorum. Gerçekten de onun temel tezlerine ve eleştirilerine yakından bakıldığında Zileli’nin, Marx’ın ve Marksizmin üretici güçler teorisi üzerinden yaptığı devrim analizlerini “yeterince” anlamadığı fark edilecektir. Burada derinlemesine ve yeterince sıfatlarının, yazarın aynı zamanda bakışındaki olumlu noktaları göz ardı etmemek için kullanıldığı hatırlansın. Tabii Marksist nitelikte bir devrim, üretici güçlerin gelişmesine indirgenirse, üretici güçlerden de fabrikalar, makineler, teknikler ve çelik-demir üretimi anlaşılırsa başta Marksizmin felsefesi olmak üzere, onun şiddet kategorisi olsun, ittifaklar kategorisi olsun, stratejik ve taktik unsurları olsun gereğince anlaşılamaz. Aynı şekilde Zileli, devlet meselesini de klasik anarşizmin bakışıyla değerlendirdiği için orada da bir bulanıklık söz konusudur. Elbette buna bağlı olarak proletarya diktatörlüğü sorununu “doğru anlama” noktasında da Zileli parlak bir sınav verebilmiş değildir. Bu olumsuz pozisyonuyla birlikte Zileli, gerçekte onlarca sorunsal üzerinden ilginç, dolayısıyla da zihinleri zenginleştirici eleştiriler, analizler ve saptamalar yapmıştır. Özellikle burjuva entelektüellerinin ve diğer kesimlerin, sosyalizmi “yıldızı sönen değerler” arasında görerek ve göstererek entelektüel gündemden düşürmeye çalıştıkları bir dönemde, Zileli’nin eleştiri ve tartışmaya açtığı konular, onları “modası geçmiş” olarak değerlendirenlere de aslında sert bir teorik tokattır da denebilir.

Zileli’nin açtığı tartışmalar doktriner konular üzerinden kurgulandığı için de günümüz açısından son derece değerlidir. Özellikle ülkemizde gündemin liberal, milliyetçi ve muhafazakar kesimlerce işgal edildiği şu sıralarda Marksçı siyasetin teorik meselelerini ve uygulamalarından çıkartılan sonuçlarının tartışma gündemine taşınmış olmasına vesile olduğu için de değerlidir. Bunu yaparken yazarın, sorun saptamada, analiz yapmada ve eleştirilerinde olabildiğine nesnel davrandığı söylenebilir. Ancak bu olumlu yanlarının yanı sıra, ne var ki Zileli’nin, birazdan gösterileceği gibi, birçok konuyu da yanlış anladığı, eksik anladığı veyahut da hiç anlamadığı görülebiliyor. Temel polemiği Marksist argümanlara karşı yürüttüğü için, onun eleştirilerine ve değerlendirmelerine de Marksist teorisyenlerin kitaplarındaki görüşleriyle, davranış tarzlarıyla, onların dilini, bir bakıma tekrar ederek yanıt vermek gerekecektir. Kısacası Devrimi Yeniden Düşünmek’te Marksist-Leninist devrim teorisini eleştirmeyi merkezine alan yazar, eleştirilerini cesaretle ortaya koyarken konuları, burjuvazinin devrimciliğine ve ilericiliğine, yanlış köylü analizlerine denli genişletmiştir. Ama düşünce dizgesinin en başına üretici güçleri koymuştur. Peki bitmeyen bir tartışma olan, üretici güçler meselesi nedir, önce oradan başlayalım.

Üretici Güçler Teorisi

Yazar, öncelikle K.Marx’ın temel kitaplarından sayılan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkıya Önsöz adlı kitabının girişindeki ünlü cümleyi aktarıyor, biz de ona uyalım: “Gelişmelerin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman bir üst yapıyı büyük ya da az bir hızla altüst eder” (s.19). Yazar, Marx’a itiraz ederken, Marx’ın, devrimi işçi sınıfı, emekçiler (öznel irade) üzerinden teorileştirmediğini, pasif bir açıklamayla üretici güçlerin gelişmesine indirgemiş olduğunu söylüyor. Önce alıntıdaki fikri tanımak yararlı olacaktır. Zileli’nin eleştirdiği kapsamlı, derinlikli ve vurucu bu cümle aslında üslup yönünden de pek sanatsal söylenmiş bir cümledir. İçeriğine dikkatli bakıldığında Marksizmin yalnız devrim görüşünü açıklamakla kalmaz; onun, tarih ve ekonomik boyutlarını da açıklamaktadır. Yine bu kısa ve özlü pasaja daha da yakından bakıldığında Marksizmin bilgi felsefesini bulmaktayız ki, Zileli sorunlara felsefi bakış getirmekten yoksundur. Oysa felsefesiz Marx’ı ve Marksizmi anlamak imkansız gibidir. Bu ifadede de görülmektedir ki, Marx’ın felsefi boyutları olan cümlesi dahiyanedir; zira onun toplum görüşünü, hukuk, etik ve estetik düşüncelerini de edinme imkanı vermektedir. Ayrıca Marx’ın repertuarına bakıldığında bu cümlenin verdiği anlamı verecek birçok ifadeyi daha bulmak mümkündür.

Marksist düşünce dizgesinde “toplumsal varlığımız toplumsal bilincimizi belirler” denmiştir, “altyapı-üstyapı ayrımı” yapılmıştır, “madde-düşünce düalizmi”ne dikkat çekilmiştir. Birincilerin son çözümlemede etken olduğu söylenmiştir elbette. Fakat çok daha belirgin olarak aslolanın bunlar arasındaki “karşılıklı ilişki”nin üzerinde durulmuştur. Gerçekte varlık dünyasında, bu karşılıklılığı, diyalektik bütünlüğü anlamamak ya da görmezden gelmek (açıkça söyleyelim), Marksizmi anlamamak demektir. Marksizmin bu temel ifadeleri tek tek ve bir de bağlamlarından kopartılarak ele alındıklarında asla ikna edici sonuç vermezler. Bu yüzden, tüm bunların özet ve ilke bazında sergilendiğini, çok genel ve hatta gevşek kaldığını da, söylenenlere eklemek gerekmektedir. Bu bağlamda yazılmış gerek Marx ve Engels’e ait gerekse Marksist düşünürlere ait birçok katkı bulunmaktadır; bu katkılarla birlikte ele alınmazsa elbette en mükemmel fikirler bile anlaşılamaz. Burada ise yazarın söz konusu yanlışa düştüğünü görüyoruz. Marx’ın, deruni ifadelerini bulduğumuz, üretici güçlere dair söylediklerini bakın Zileli nasıl yorumluyor: “Görüldüğü gibi, Marx’ın temel devrim tanımı, ‘toplumun maddi üretici güçleri’nin gelişmesine bağlanmaktadır. Bu üretici güçler gelişir ve sonunda mevcut üretim ilişkileriyle ve mülkiyet ilişkileriyle ters düşer. Bu da bir toplumsal devrim çağını başlatır. Marx bu tanımı, Fransız Devrimi örneğinden yola çıkarak teorileştirmiştir. Ne var ki, Marx’ın bu tanımı, ne Fransız Devrimi öncesi İngiliz 1648 Devrimi’ne, aslında ne Fransız Devrimi’ne, ne de Fransız Devrimi’nden sonraki devrimlere, örneğin 1917 Sovyet Devrimi’ne ve daha sonraki pratiklere uymaktadır” (s.19). Zileli’nin iddiası şu ki,  Marx devrimde işçilerin mücadelesini, halk ayaklanmalarını ve köylü direnişlerini önemsememiştir veya fazla önemsememiştir. Yazarın bu iddiaları doğru olabilir mi, şimdi onu görelim.

Öznenin Belirleyiciliği

Zileli’nin üretici güçler teorisinden hareketle devrimin açıklanmasına eleştiri getirirken verdiği devrim örneklerini de eleştirilerine kanıt gösterirken söylemek istediği şöyle de özetlenebilir: Devrim, üretici güçlerin gelişmesinden değil iradi bir müdahalenin olmasıyla mümkün hale gelmektedir, (devrim kitlelerin eseri olur). Zileli’ye göre örneğin, 1648 Devrimi sırasında, İngiltere’de üretici güçler, devrimi gerekli kılacak ve başarıya ulaştıracak denli gelişmemişti, yani “kapitalizmin gelişme düzeyi, Marx’ın bakış açısıyla bakacak olursak, ne feodalizmi ne de krallığı devirecek aşamaya varmıştı (…) 1648 yılında… böylesi büyük bir devrimci durumun ortaya çıkmasının nedeni, üretici güçlerin gelişmesi değil, egemen sınıflar arasındaki iktidar kavgasından yararlanan alt sınıfların ayağa kalkmasıdır, yani sınıf mücadelesinin çok özel koşullarda bir toplumsal devrime yol açmasıdır” (s.20).  Güzel. Görüldüğü gibi Zileli devrimi üretici güçlerin gelişmesinden hareketle değil de kitlelerin devrimci gücünden hareketle açıklıyor. Doğrudur da, zira devrimi fabrikalar, makineler, ekonomik unsurlar yapacak değil ya. Dolayısıyla buraya kadar yazarın yaklaşımı akla yatkın görünüyor. Ayrıca “devrim kitlelerin eseri olacaktır” sözü de zaten Marksist-Leninist terminolojiye uygundur. Sorun, kanaatimce üretici güçlerden Zileli’nin ne anladığında yatıyor.

Baştan belirtelim ki, üretici güçler deyince hem iktisadi ve teknolojik unsurlar hem de öznel irade anlaşılır. Düşünce böyle kurgulanırsa, üretici güçler mi ya da ekonomik determinizm mi, yoksa irade mi (volontarizm) devrime olanak vermektedir, sorusu anlamsız hale gelmese bile, gücünü yitirir. Yani üretici güçlerle hem altyapı hem de üstyapı unsurları anlaşılırsa Marksizm içi bitmeyen bir tartışma olan ekonomik determinizm mi, irade mi tartışması da söner. Determinizm ve irade meselesi olarak da entelektüel arenayı işgal eden tartışma, sadece Zileli ve anarşizmin eleştirisi de değildir; yeni bir eleştiri ise hiç değildir. Bu tartışmaları açanlara sorulması gereken soru şudur: Üretici güçlerle iradeyi birbirinden ayırma hakkını/kolaylığını ve kabalığını nereden alıyorsunuz? Diyalektik, şeyleri birbirleriyle ilişki içinde ele almak demektir; bu da Marksizmin amentüsüdür. Onun argümanları elbette eleştirilebilir, eleştirilmelidir de ama kendi düşünce sistematiğine riayet ederek yapılmalıdır bu eleştiriler. Zileli, üretici güçlerden ne anladığını açıkça belirtmemiş olsa da anlaşılan üretici güçlerden; ekonomik gelişmişliği, teknik ilerlemeyi ve teknolojiyi anlıyor. Oysa Marx’a göre “Bütün üretim aletleri içinde en büyük üretici güç devrimci sınıfın kendisidir” (1). Aynı Marx, 11.Tez’de “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece yorumladılar, oysa asıl yapılması gereken onu değiştirmektir” demişti. Bunu söyleyen birisi devrimi üretici güçlerin gelişmesine indirgemiş olabilir mi?

Felsefi bir bakışla konuya yöneldiğimiz de görmekteyiz ki, üretim ilişkilerine tekabül eden bilim, sanat, felsefe, devlet gibi kurumlar aynı zamanda üretim güçlerinin de bir parçası olmaktadırlar. Çalışanların, köylülerin, kitlelerin, işçi sınıfının, aydınların, komünistlerin varlığı ve gelişmişlik düzeyi de üretici güçlerin birer uzantısıdır. İşte bu kitlelerin gücüdür ki Marx’a “insanlar kendi tarihlerini kendileri yapar” dedirtmiştir (2). Koşullar insanı yaptığı kadar insanlar da koşulları yapar, düşüncesi de Marksizmindir. Zileli sınıf savaşını benimsediğine göre sınıf savaşımı da Marksizmin önemli argümanlarından biri olduğuna göre Marksizm, iradeyi yok mu saymış oluyor? İşçiler için “kaybedecekleri bir şey yok, kazanacakları bir dünya var”, deniyor. Demek ki devrimin özneleri iktisadi olgular, makineler, teknik araçlar değil; onlarla diyalektik ilişkisi olan insanlar ve devrimci sınıflardır. Zileli’ye sormak lazım ki, aynı Marx, devrimi üretici güçlerin ilerlemesine indirgemişse, bir kenara çekilip onun gelişmesini beklemesi gerekmez miydi? Oysa en “pasif” günlerinde bile etkisi dünyaya yayılacak nitelikte yazmış, örgütler kurmuş, partiler organize etmiş ve yönetmiştir. Zaten birazdan da değinileceği gibi Zileli, Marksizmi şiddet yanlısı olmakla da olumsuzlamaktadır ki, oysa şiddet de doğrudan iradi güçlere, müdahalelere ve mücadelelere gönderme yapar. Bunun da anlamı yazarın, bu ve daha birçok açıklama bakımından tutarsızlığa düşmüş olmasıdır. Çünkü Zileli, Marksizmi, hem üretici güçlerin gelişmesine umut bağlamakla eleştiriyor, hem de Marksizmi, devrime şiddet kategorisini soktuğu için eleştiriyor.

Diyalektikçi İdealizm Kaba Materyalizmden Evladır!

Gerçekte kaba materyalizmi ve mekanik materyalizmi birbirinden ayırmak gerekir. Eski çağlarda da kaba materyalizm vardı ama F.Bacon ile başlayan burjuva materyalizmini mekanik materyalizm olarak adlandırmak daha doğru. Yazarın bu noktayı ve bu ayrımı da gözden kaçırdığını söylemek gerekir. Gerek II. Enternasyonal’in sosyal demokrat teorisyenleri gerekse yakın zamanlarda Althusser’in temsil ettiği yapısalcı Marksizm, Marksizmi büyük oranda ekonomik determinizm doğrultusunda okumuştur. Marx’ın erken dönem eserlerinde Hegel’in de etkisiyle özneye ağırlık verdiğini ama Manifesto’dan sonra epistemolojik kırılma yaşadığını ve haklı olarak altyapıyı önemseyen bir filozofa dönüştüğü söylenmiştir (“epistemolojik kopuş”). İşte Zileli’nin eleştirdiği, aslında bu anlamdaki Marksizm olmalıdır. Gerçi yapısalcılık da altyapı-üstyapı meselesini Zileli’nin düşündüğü denli mekanik tarzda ele almamıştır. Bunu geçelim. Marksistler, bir yandan Marksizmi ekonomik determinizme irca edenlere karşı felsefi bir mücadele yürütürken bir yandan da Marksizmi Hegelci olmakla eleştirenlere karşı mücadele etmek durumunda kalmışlardır. Fakat ağırlıklı eleştiri Marksizmin “her şeyi” ekonomik unsurlardan giderek açıklama tarzına olduğu için, Zileli de buradan eleştirdiği için, Marksizmde öznenin rolünü gösteren birkaç düşünceyi daha eklemek gerekecek. Marx’ın materyalist filozof Feuerbach’ı önemsediği bilinir. Ancak, Marx’a göre Feuerbach, öznenin rolünü görememiştir ya da küçümsemiştir. Bakın ünlü Tezler’in birincisinde neler söylüyor: “Bugüne dek gelmiş geçmiş bütün maddeciliğin- Feuerbach’ınki dahil- başlıca kusuru, eşyanın, gerçekliğin, duyumsal dünyanın sadece nesne olarak, ya da soyut kavrayışla kavranması, insanın duyumsal faaliyeti, pratiği olarak, öznel olarak kavranmamasıdır” (3). Öğretici bir şekilde Marx, tepki psikolojisiyle hareket etmemiş, tezin devamında “faal yan, maddeciliğe karşıt olarak, idealizm tarafından geliştirilmiştir” demiştir (4). Aynı fikri benzer anlamı vermek üzere Lenin de “akıllı idealizmi akılsız materyalizme tercih ederim” diyerek öznenin rolüne vurgu yapmamış mıydı? Aslında burada tartışılan Engels’in de dediği gibi modern felsefenin temel sorunlarından birisidir: Varlık ile düşünce arasındaki ilişki meselesi. Filozoflar bunlara verdikleri önem ve anlam bakımından “kamplar”a ayrılmışlardır: İdealistler ve materyalistler. Fakat bir tek Marksistler özneyi madde içinde, maddeyi de özne içinde eritip yok etmemişlerdir. Diğerleri, Hegel gibi, ya maddeyi düşünselin içinde eritmişlerdir ya da Hobbes ve Feuerbach gibi düşünceyi varlık içinde buharlaştırmışlardır. Kısacası Marksistler, burjuva ideolojisi deyip idealizmin (bilginin özne boyutu) gücünü sıfırlama yanlışına düşmemişlerdir. Dolayısıyla Marksizmin devrim anlayışı, bu epistemolojik temel üzerine oturtulmazsa, o anlaşılmaz olur, anlaşılsa da yanlış anlaşılmış olur.

Zileli; Sovyet, Çin ve Avrupa devrimleri üzerine çözümlemeler yaptığına göre, Lenin,  Mao ve Castro, Enver Hoca gibi siyasal figürlerin bu devrimlere önderlik ettiğini de biliyor. Kitaptaki birçok konu, bu devrimlere ve özellikle de Stalin eleştirisine dayanıyor. Zileli, bununla, devrimlerde birçok uygulamayı derinlemesine eleştirse de, bu devrimlerin insan mücadelesiyle, komünist partileri aracılığıyla yapıldığını zaten kabul etmiş olmuyor mu? İşte bu durum bile Zileli’nin fikir yürütmesindeki yanlışlığı ortaya koymaz mı? Zileli, herhalde hiçbir devrim için, devrimin aktörlerinden “devrim üretici güçlerin olgunlaşmasıyla gerçekleşmiştir” açıklamasını duymamıştır. Demek ki sorunu, Marksistler Zileli’nin düşündüğü anlamındaki üretici güçlere (aletlere) havale etmiş değiller. Konuya neresinden bakılırsa bakılsın, üretici güçler teorisinin yanlışlığı değil, yazarın üretici güçleri yanlış anladığı sonucu çıkıyor ortaya.  Asya’da olsun Afrika’da olsun Avrupa ve (devrim fırsatlarını da eklersek) dünyanın birçok yerinde devrimlerin söz konusu olması bir başka bakımdan, zaten Zileli’nin üretici güçleri yanlış anladığını göstermiyor mu? Keza, Devrimi Yeniden Düşünmek’te üzerine çözümleme de yapılan Çin’deki kültür devrimi, ekonomizme (altyapı) karşı kültüralizmin (üstyapı) önemsendiğini apaçık orta koymuyor mu? Bu anlamda bakıldığında bazı hallerde üstyapının altyapıyı “belirlediği” bile ileri sürülebilir. Yani pratik süreçler Marx’ı ve Marksizmi değil, “bunlar yanlışlandı” diyenleri yalanlar nitelikte. Lenin’in, Kaustky’nin de yol göstermesi üzerine geliştirdiği “bilinç” meselesi de bu üretici güçlerden birisidir aslında. Meselenin özetine göre devrimin olanaklarını yaratmak için işçi sınıfının bilinçlendirilmesi gerekecektir. Bu demektir ki, Zileli’nin anladığı manada, fabrikaların çoğalması, tekniğin ilerlemesi ve ekonomik göstergelerin yükselmesi, devrimin özneleri olan ilerici sınıfların organize olmasını tetiklediği müddetçe büyük toplumsal dönüşümlere olanak verebilir. Yani objektif koşullarla sübjektif koşulların birbirini tamamlayacak seviyede olgunlaşması gerekir. Bu dönüşümler için müdahale kaçınılmazdır; ama unutmayalım ki bilinç ona maddi zemini sağlayacak toplum, insan ve “beyin” varsa mümkündür.

Tekrar vurgulamak gerekir ki, üretici güçlerden aynı zamanda sanayinin gelişmesi, yaşam araçlarının ilerlemesi, teknolojinin anlaşılması gerektiği doğrudur, burada yazara söylenmek istenen ise bu güçlerin söylenen unsurlarla sınırlandırılmasının yanlış olduğudur. Çünkü üretici güçler bir düzenek olarak emek nesnelerini içine aldığı gibi emek aletlerini ve emek öznelerini (insanı) de işaret eder. Devrimin aktörleri de işte bu öznelerdir. Devrimlerin olduğu yerlerde de makineler değil, makine başında veya benzer pozisyonlarda bulunan kesimler devrime önderlik etmiştir. Kaldı ki, Marksizm içi tartışmalarda, devrimde aydınlara rol verilmesine hatta önder rol verilmesine yönelik bitmez tükenmez hararetli tartışmalar yapılmıştır halen de bu tartışmalar soğumamıştır. Lenin, aydınları da bir bakıma üretici güçlerin bir bileşeni olarak görürken çok haklıdır. Elbette üretici güçlerin gelişmesi toplumsal artıktan pay alacak aydınlar kümesinin oluşmasına genişlemesine olanak vermiştir. Bu bakımdan düşündüğümüzde Zileli’nin ve anarşizmin üretici güçlerin gelişmesinde rolü olan burjuvaziyi küçümsemesi yersizdir. Bugünün toplumu burjuvazi öncesi egemen sınıfların bıraktığı (olumlu) maddi ve manevi bütün değerleri sahiplenmek durumundadır. Bu bakımdan Engels’in “iki bin yıllık biriktirilen bilgi zenginliğiyle donanmak gerekir” sözü altın değerindedir.

Devrim Düşüncesinin Evrenselliği

Zileli, “devrimlerin Batıda değil de Doğuda meydana gelmesinde bir çarpıklık yoktu” dedikten sonra eleştirilerini şöyle sürdürüyor: “Çarpıklık, Marx’ın Avrupa merkezci düşünce tarzındadır. Marx kapitalizmi dünya çapında değil, sadece Avrupa çapında düşünmüştür. Bu yüzden de devrimin gelişmiş bölgelerde olacağını öngörmüştür. Oysa dünya çağında devrim gelişmiş yerlerde değil, doğal olarak bu gelişmeyi sağlayan en yoğun sömürünün olduğu gelişmemiş yerlerde olacaktı” (s.230). Önce şunu belirtmek lazım. Dünyanın gidişatını yakından izleyen Marx ve aynı doğrultuda düşünen Engels, görüşlerini dünyanın değişen ve dönüşen şartlarını dikkate alarak yapmışlardır. Onlara göre katı, kutsal ve değişmez hiçbir olgu, olay ve düşünce yoktur. Şimdi Zileli’nin saptamasından hareketle soralım, Marx ve Engels, devrimi kapitalizmin (üretici güçlerin) geliştiği yerlerde mi beklediler? Üretici güçleri II.Enternasyonal’in, Zileli’nin ve anarşizmin anladığı  gibi anlarsak “evet”. Oysa bu anlamanın yanlış olduğunu kanıtlayacak birçok açıklama var ve üstelik Marx’ın kaleminden. Marx, yaşamının ileriki yıllarında Doğu’da olup bitenleri de izleme olanağı bulmuştu. Rusya, Osmanlı, Hindistan örnek verilebilir. Rusya’daki Narodnik faaliyetleri de yakından izlemeye başlamış, Rusya’yı çözümlemek için Rusça da öğrenmişti.

Rus Narodniklerinden Vera Zasuliç’e yazdığı mektup ilginçtir. Bayan Zasuliç, Marx’a gönderdiği mektupta, feodal nitelikli ya da geri kapitalist bir ülke olan Rusya’da devrimin olanaklarını sormaktadır. Bakın Marx neler yazmış: “Yanıtlıyorum: Çünkü Rusya’da, bu ülkeye özgü koşulların bir araya gelmesi yüzünden, ulusal ölçüde kurulmuş olan tarım komünü, ilkel niteliklerinden adım adım kopabilir ve doğrudan doğruya, ulusal ölçüde kolektif üretimin unsuru olarak gelişebilir. Kapitalist üretimin çağdaşlığından ötürüdür ki, Rus tarım komünü, kapitalizmin (korkunç) iğrenç serüvenlerinden geçmeden, bu üretimin tüm olumlu yanlarını benimseyebilir” (5).  Marx’ın bayan Zasuliç’e verdiği yanıt, Zileli’nin eleştirilerinin haksız ve yersiz olduğunu kanıtlıyor. Zira Marx, devrimi Zileli’nin düşündüğü anlamda üretici güçlerle (kapitalist gelişmişlikle) açıklıyor olsaydı ve üretici güçlerden de Zileli’nin anladığını kastediyor olsaydı, bayan Zasuliç’e “bekleyin” derdi. Yani Rusya’da “kapitalizmin gelişmesini, üretici güçlerin, fabrikaların, ticaretin ve sanayinin gelişmesini bekleyin”, derdi. Tersine kapitalizmin “korkunç, iğrenç” serüvenlerini beklemeyin, diyor. Ama şu da eklenmeli ki, işçi sınıfından söz etmemiz için fabrikaların, sanayinin de kurulmuş olması gerekir. Mektup 1881’de yazılmış, Zileli üretici güçlere dair alıntıyı 1859’daki kitaptan yapmıştı. Belki diyebilir ki, Marx’ta bir kırılma oldu. Ama bunu açıkça belirten veya ima eden bir düşüncesi yoktur. Kaldı ki öyle düşünmek de gerekmiyor, zira Marx’ın üretici güçler teorisi oldukça dinamik ve diyalektik bir tarzda kurgulandığından Rusya’daki somut durumlara pekala uygulanabiliyor.

Üstyapının Değeri

Daha Marx ve Engels yaşadıkları sırada da üstyapı-altyapı ayırımına ilişkin tartışmalar yapılıyor, filozoflar ekonomik temele önem verdikleri, kültürel unsurları, bilcümle üstyapı ögelerini küçümsedikleri, bunları basit birer yansıma olarak değerlendirdikleri varsayılarak eleştiriliyorlardı. Gerçekten de ilk bakışta Marksizmin böyle bir anlamaya olanak verecek birçok unsurunun olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak gerek yazarken gerek pratik tartışma süreçlerinde olan bir şey var: Karşı tarafın argümanlarının zayıflığını, yanlışlığını ve geçersizliğini kanıtlamada daha etkin olabilmek için “aşırı” açıklamalar, kastı aşan tanımlamalar, olağan koşullarda verilmeyecek benzetmeler yapılabilir. Yani çubuk karşı tarafa çok bükülmüşse onu “ortaya” getirmek için diğer tarafa daha fazla bükmeniz gerekebilir. İşte bu tavır bazen de karşı tarafın art niyetlerine malzeme olabilir. Engels’in J.Bloch’a yazdığı ünlü mektubu bu bağlamda ilginçtir, bir yerinde şöyle der: “Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gerektiğinden daha çok ağırlık vermelerinden Marx’la benim de kısmen sorumlu tutulmamız gerekir. Hasımlarımızın karşısında, onların yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik” (6). Anlaşılmaktadır ki, dönemin liberal ve muhafazakar düşünürlerinin minimalize etmeye çalıştıkları ya da görmek istemedikleri ekonomik boyutu, Marx ve Engels ön plana çıkarmak için, sonradan geliştirmek üzere “aşırı” değerlendirmeler yapmışlardır. Engels’in dediğine göre zamanla bunu daha da geliştireceklerdi, ama “ne zaman ne yer ne de fırsat” bulunabildiler. Mektubun tümü dikkate alındığında, altyapı ve üstyapı arasındaki diyalektik bütünlüğe vurgu yapıldığı gözden kaçmaz.

Marksist Epistemoloji Üzerinden Devlet, Parti ve Devrim Konularına Bakış

Devrimi yeniden düşünürken Zileli, ağırlığı Marx’ın ve Marksizmin devrim teorilerini eleştirmeye ayırmış. Kendisi, adını öyle koymasa da, kendiliğinden bir devrim düşünüyor anlaşılan. Ona göre Marksist-Leninistler, devrimi komünist partisinin sevk ve idare etmesiyle gerçekleştirmek istedikleri için yanlış bir yöntem izlemektedirler. Bunların yapacağı devrim politik devrimdir, o da kitlelere baskı ve zulüm getirmektedir. Zileli için devrim bir çırpıda gerçekleşecek olan “toplumsal devrim” olmalıdır. İşte söyledikleri: “Politik devrim, yeni bir devlet kurmak, bu devletin kuruluşunda ‘işçi sınıfı partisi’ne öncülük tanımak, özgür ve eşitlikçi bir toplumu, özgür ve eşitliği yıkarak varolabilecek bir mekanizmaya bağlamak ve bu mekanizmanın ‘görevini’ tamamladıktan sonra kendiliğinden sönüşe gideceğini hayal etmek” (s.40).  Zileli’nin bu noktada Marksizmi doğru anladığı kabul edilebilir. Ama anlaşılan Zileli ne devrimin bu yolla yapılabileceğine ne de peşinden kurulacak olası devletin öngörülen süreçte yıkılabileceğine inanıyor. Dolayısıyla ayrıntısı bir yana bir çarpıtma görülmüyor. Ancak bu değerlendirmelerin peşinde bir de ek yapıyor: “Somut pratikte Marx’ın bu konudaki bütün öngörüleri yanlışlanmış, tersi doğrulanmıştır” diyor (s.40). Önce buradan başlamak gerekir. Çünkü bu cümledeki ana vurguya bakılırsa doğruluğun biricik ölçütü vardır, o da somutluktur. Buna tipik pozitivizm denir, pozitivizm ise pragmatizmle kardeştir ve siyasal planda da liberalizme tekabül eder. Ayrıca yazarın düşünce sistemindeki bir tutarsızlığın daha altını çizmek gerekiyor: Yukarıda Marx’ı ve Marksizmi, devrimi üretici güçlerin gelişmesine indirgemekle eleştirirken, şimdi komünist partisi yoluyla devrimin yapılacağı tezini de eleştiriyor. Bolşevikler partiyi kurup da üretici güçlerin (Batıdaki düzeyde) gelişmesini beklemediklerine göre Zileli’nin birinci tezinin (ana tezi) bu bakımdan da ayakları havada kalıyor.

Pozitivizm ve pragmatizm son çözümlemede kapitalizmi savunur. Zileli’nin çokça eleştirdiği aydınlanma, ilerlemecilik, sanayileşme… kapitalizme işaret eden tüm değerleri benimser. Pozitivist Zileli’nin fikir yürütmesine göre Marksizm, pratikte denendi, istenilen sonuç alınamadı, buna göre yanlışlandı. Bu şuna benzer: Bir öğrenci bir sınava girer zayıf alır, öğretmen veya arkadaşları onun artık her zaman zayıf alacağına inanır! Zileli’nin bir örneği: Bir çocuk bir prize dokunur, elektrik çarpmasıyla karşılaşırsa tırsar ve bir daha yaklaşmaz. Gerçekten pozitivizm işte bu. Çünkü pozitivist, yalnızca somuta bakar, bilgiyi algılardan ibaret sayar, o algı da bir defalıktır. Oysa öğrenci şimdi zayıf almıştır, öbür sınavda tecrübeden ders çıkabilir, bilgisi ve deneyimi artar ve iyi sonuçlar alabilir, en azından iyi sonuçlar alacağı olasılığı ağırlık kazanır. Elektriğe maruz kalan afacan da aynı şekilde, yaşam deneyimi arttıkça tornavidayla ya da kontrol kalemiyle prize müdahale edilebileceğini pekala öğrenebilir. Zaten yanlış bilgiler nasıl ayıklanır, doğru bilgiler nasıl seçilir ki? Zileli’ye göre Marksizm de Rusya’da ve Çin’de denendi olmadı (!) O halde yanlışlandı; terk edilmelidir. Oysa dünya komünistleri öyle ya da böyle büyük dersler çıkarmışlardır. Bunun bir araştırma yapılarak söyleniyor olması gerekmez. Bu, yaşamın, ekonomik ve sosyal gidişatın ve tarihin yapısal bir özelliğidir. En pasif insan ve toplum bile olup bitenlerden sonuçlar çıkarır, bu insan ve toplum komünizm gibi dünyanın en değerli sorunuyla ilgilenen kimselerden oluşuyorsa, sonuçları yakından izleme ve doğru bilgilere yükselme çok daha yakıcı olur.

Zileli’nin ve anarşizmin mantığının ve bilgi teorisinin “yanlış-doğru” bağlamında olup bitenleri açıklayabilecek güçte ve yeterlilikte olmadığı görülüyor. Zileli ve benzer zihniyetlere göre, Paris Komünü’nde ancak iki buçuk ay etkili olabilen proletaryanın durumu neyi gösterir? Eğer Marksistler komün yenilgisinden, komünist fikirlerin yanlışlandığı sonucunu çıkarsalardı; Sovyet, Çin ve benzeri deneyimlere yeltenebilirler miydi? Tersine, bu bakımdan tarihsel pratiklerin, kısa zaman aralıklarında Marksistleri doğrulamadığı görülse bile uzun süreçler söz konusu olduğunda Marksizmin pratikle örtüştüğü pekala görülebilir. Aslında Zileli kitabında, deneyimlerin aktarımına ve dersler çıkarmaya kanıt olabilecek birçok pratiğe de değinmiştir. Mesela bir Stalin ve Mao karşıtı olduğu anlaşılan Philip Short’un Çin Devrimi ve Mao’yu konu alan kitabından birkaç ifadeyi alıntılamıştır, onu tekrar edelim. Çin Komünist Partisi’nde “Toprak ağası ya da zengin köylü kökeninden gelen yüzlerce kadro birkaç ay içinde Güneybatı Kiangsi partisinden ihraç edildi (s.150), … 40.000 kişi partiden ihraç edildi, Mao bunu işittiğinde dudaklarını ısırdı ama bir şey söyleyemedi” (s.162), … Pekin Üniversitesindeki radikaller, bir mücadele toplantısı düzenleyerek Lu Ping ve altmış ‘kara çete unsuru’na mankafa külahı giydirdiler ve diz çökmeye zorladılar, yüzlerine kara leke sürdüler…” (s.173). Bir Mao karşıtının yazılarına rağmen şu çıkıyor ki, Çinli komünistler ters düştükleri parti kadrolarını kurşuna dizdirmemişlerdir, bunu da büyük olasılıkla Sovyet (Stalin) deneyimlerinden yararlanarak yapmışlardır. Nitekim Zileli de ders çıkarma meselesine, belki de farkında olmadan kendisi değinme ihtiyacı duymuştur: “Mao Macar Devrimi’nden çıkarttığı dersler sonucunda, Çin’de özgürlüğün kapılarını açmayı, grev yasağını iptal etmeyi önermiştir” (s.163).

Meselenin siyasal felsefe boyutuna gelirsek şunu belirtmek gerekir ki, birçok liberal de reel sosyalizm süreçlerinin sonucunu Zileli gibi açıklıyor. Denebilir ki Zileli farkında olmadan liberalizm üzerinden eleştiri yapıyor. Ama Zileli’nin dediği, sosyalist ülkeler olarak bilinen devletlerin yönetim biçimlerinin değiştiği doğrudur, istisnasız tümünde çark ettiği de doğrudur. Genel çerçevede burjuva devletler haline geldikleri ve kitleler için sömürücü diktatörlükler halini aldıkları da doğrudur. Peki, bu bir daha emekçi sınıfların yaşananlardan tecrübe edinerek tekrar ve hatta daha güçlü bir düzeyde yeniden iktidara gelmeyecekleri anlamına gelir mi? Hayır, gelmez. Dolayısıyla neden Marx yanlışlanmış olsun? Bu yüzden bilginin doğruluk kriterlerinde elbette somutluk çok önemlidir, ama anarşizm, pozitivizm ve Zileli, somutluğu tek ölçüt alarak gerçekliği gözden kaçırmaktadırlar. Zileli’nin bakışına tepki psikolojisi hakim, zira “şimdilik yanlışlanmıştır” bile deme ihtiyacı duymuyor. Oysa birçok dikkatli liberal teorisyen, bu “yanlışlandı” meselesini ihtiyatla söylemektedir.

Mücadelenin Biçimleri: Savaş ve Barış

Yazarın bir başka eleştirisine gelelim: “Ekim devriminin silahlı bir ayaklanma ya da devrim olduğu bir hayli tartışmalıdır. İktidarın ele geçirildiği an belli silahlı çatışmalar olduğu doğrudur… Ben Ekim devrimin esas olarak silahsız bir kitlesel devrim olduğunu ileri süreceğim” (s.121). Zileli, Fransız devrimini anarken de diyor ki: “Fransız devrimi, hiçbir partinin ya da siyasi kliğin planlamasıyla olmamıştır” (s.232). Gerçi ona göre yalnız bunlar değil hiçbir devrim bir partinin veya siyasi kliğin ürünü değildir. Yazarın dedikleri doğruysa, devrimi, siyasal organizasyonlarla gerçekleştiremeyen hiçbir halk da iktidara gelmemiştir. Ona göre “Paris komünü de tamamen çoğulcu, aşağıdan bir devrimdi” (s.233). Zileli burada da yanlış söylüyor. Zira Paris Komünü’nün de diğerleri gibi organize bir işçi hareketi olduğu bilinir. Geriye burjuva devrimleri olarak tarihe geçen İngiliz ve Fransız devrimleri kalıyor, onların da Zileli’nin düşündüğü anlamda organize olmadıkları söylenemez. Daha da önemlisi zaten oralarda da emekçiler iktidara gelme olanağı bulamadılar. Zileli’ye göre bu yöntemle yeni bir devlet kurarsanız o devlet “devrim yapan kitleleri baskı altına alacaktır,… hiçbir zaman kendi kendine sönüşe gitmeyecek,… kitleleri silahlı güçleriyle bastıracak ve toplumsal devrime son verecektir” (s.235). Yazar kendinden emin. Bu noktadan itibaren Zileli’yi yanıtlamak üzere Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinden alıntılar ya da özetlemeler yapmak gerekecek. Çünkü Lenin, konuyla pratik bakımdan ilgilendiği için de, Marx ve Engels’in konuyla ilgili görüşlerini yansıttığı için de meseleye güçlü bir projeksiyon tutmuştur.  Marksizmin devlet görüşüne göre özetle, eski devlet zor kullanılarak parçalanır, yeni bir devlet inşa edilir, bu yeni devlet de bir süre sonra kendiliğinden sönümlenir. Anlaşılan Zileli, eski devletin yıkılacağına inansa da yeni bir devletin gerekliliğine ve yeni devletin de kendiliğinden sönüp gideceğine inanmıyor. Yeni devletin (sosyalist) neden gerekli olduğunu Zileli’ye anlatmak zor olabilir, ama denenmelidir. Bir kere eski devletin yıkılması gerektiğinde Zileli Marksizmle hemfikir görünüyor. Ama eski devlet nasıl bir yöntemle yıkılacaktır, bu da sorunsalın temel ayaklarından birini oluşturuyor. Barışçıl yolla mı, savaşla mı veya başka bir yolu var mı? İşte Marx, Engels ve Lenin bu konuda önemli görüşler bıraktılar. Şimdi onları görelim. Bakın Lenin ne diyor: “Engels’in şiddete dayalı devrime yaptığı ve Marx’ın birçok açıklaması ile uyum içinde olan bu övgü (şiddete dayalı devrimin kaçınılmazlığını gururla ve açıkça bildiren Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto’yu anımsayalım; neredeyse otuz yıl sonra 1875’te Marx’ın oportünist içeriğini acımasızca eleştirdiği Gotha Programının Eleştirisi’ni anımsayalım) …Burjuva devletin yerine proleter devleti geçirmek şiddete dayalı devrim olmadan olanaksızdır” (7). Gayet açık, Marksizme göre devrimin yöntemini ve araçlarını özetleyen bir cümle görüyoruz. Dolayısıyla Zileli, herhangi bir organizasyona, partiye, birliğe ve benzer kurumsal oluşumlara ihtiyaç duymadığına göre, devrimi kendiliğindenciliğe havale etmiş oluyor ki, bu da devrimi yeniden düşünmek değil, devrimi hiç düşünmemek ve hatta hatırlamamak üzere unutmak anlamına gelir.

Bu bakımdan emekçilerin ilk defa iktidara geldikleri ülkelerin durumunu adeta “kıskanarak” eleştiren Zileli’ni aldığı pozisyon ilginç olsa gerek. Bireysel ve küçük anarşist nitelikli grup faaliyetleriyle devrim olanaklı hale gelseydi, iyi kötü dünyada bir karşılığına rastlanabilirdi. Oysa pratiklik (somutluk) bakımından (anarşizmin de) eylemlerinin sonuçları her zaman zayıf ve her zaman yenilmeye mahkum olmuştur. Yani büyük organizasyonların olmadığı koşullarda, askeri, polisi, yargısı, bürokrasisi, parlamentosu, üniversitesi, okulu, camisi, kilisesi ile bir devi temsil eden sistemi yenmenin veya güçlerini sınırlandırmanın olanaklı olmadığı görülüyor. “1917 Devrimi, kadınların fırınlara yürümesiyle başladı” diyen Zileli, aynı yerde, “askerlerin, geçici hükümetin aldığı savaşa devam kararına uymadıklarına” vurgu yapıyor ve devamında da “işçiler fabrikaları, köylüler bey topraklarını işgale başladılar” diyor (s.243). İyi de, neden çarlık devleti ya da geçici hükümet kitlelerin önüne çıkmıyor? Daha önce yaptığı gibi bir katliama girişmiyor? Cevabı gayet açık, bu kitlesel hareketin, Bolşevikler başta olmak üzere organize olmuş güçlerle ittifak içinde olduğunu biliyor. Organize güçler her zaman harekete geçmese bile varlığıyla devrimci bir rol oynarlar, Zileli’nin gözden kaçırdığı budur. Dolayısıyla Lenin’i eleştirirken söylediği: “Lenin, ‘proletarya partisi’, ‘öncü parti’ teorisiyle, baskıcı bir devlete giden yolun taşlarını daha başından döşemiştir” biçimindeki görüşleri karşılıktan yoksundur (s.40).

Devrim Zileli’nin de dediği gibi “kitlelerin eseri olacaktır” ama bireysel faaliyetlerle ya da minimalize olmuş dağınık “kuvvet”lerle, değil. Devrimlerin pratikleri bunu tartışmayı gereksiz kılacak açıklıkta vermiştir. Yine Zileli’nin de önemsediği Sovyet ve Çin devrimleri bunu yüzlerce kez kanıtlamıştır: Büyük dönüşümler, kitleleri kucaklayan büyük organizasyonlarla gerçekleşmiştir. Kısmen Marx ve Engels’in özellikle de Lenin’in üzerinde yoğunlaştığı gibi devrimler zor yoluyla başarıya ulaşmıştır. Organize olmak önemlidir ama devrimci bir atılım konumunda olmayan organizasyonlar, ne politik ne de toplumsal devrimi gerçekleştirebilir. Zileli haklı olarak şunları not etmiştir: “Gerçekten de devrimi kitleler, bireyler, ezilen insanlar yapar. Yoksa planlar, partiler, öncüler, programlar, 1970’lerde bize öğretilen ve bizim de tekrarladığımız gibi ‘proletaryanın bilinçli öncüsü’ değil” (s.225). Yazar haklıdır, çünkü devrimin bileşenlerini ortaya koymuştur. Ama aynı realiteyi gereksiz yere parçalayıcı zihin burada da etkin hale geliyor ve bileşenleri ikiye ayırıyor. Bireyleri, ezilenleri ve kitleleri; öncülerden, partilerden ve programlardan koparıyor. Oysa Markçı anlayış çözümü bütünde görür, anlaşılır hale getirmek için bütünü ayrıştırsa bile, bunu daha yüksek bir sentez elde etmek için yapar.

Somut koşulların tahliline önem vermesi bakımından Marksizm birçok akım ve anlayıştan ayrılır. Zira statik değildir, hareketlidir ve bir eylem kılavuzudur. Dolayısıyla minimalize güçlerle toplumsal bir devrim yapmak mümkünse veya koşullar sosyalizme barışçıl geçmeye olanak veriyorsa “neden olmasın?” diyebilir. Kaldı ki Marx’ın “barışçıl geçiş” düşüncesini dillendirdiği de bilinir. Demokratik hakların ilerlediği ABD ve İngiltere gibi ülkelerde olası barışçıl mücadele yollarının denenmesini ima etmiştir. Fakat Lenin bu anlamaya bir şerh koymuştur. Lenin bu tartışmaya katılırken K.Marx’tan bir alıntı yapar: “Fransız devriminin bir sonraki girişimi olarak, artık şimdiye kadar olduğu gibi bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden diğerine geçirmeyi değil, bilakis onu paramparça etmeyi ifade ettiğimi göreceksin ve bu, kıtadaki her gerçek halk devriminin önkoşuludur. Kahraman Parisli parti yoldaşlarımızın girişimi de budur” (8). Lenin alıntıyı 12 Nisan 1871’de Marx’ın Kugelman’a yazdığı mektuptan alıyor. Marx’ın, bu mektubu yazarken Paris Komünü’nün deneyimlerinden yararlandığı anlaşılıyor. Lenin, birinci olarak Marx’ın 1871’deki düşüncesinde, devletin paramparça (şiddet) edilmesi düşüncesine, “kıta” ayrımı yaparak ABD ve İngiltere’yi eklemediğine dikkat çekiyor. İkincisi ise Lenin, bu iki ülkenin 1871 itibariyle barışçıl mücadeleye izin verecek nitelikte olsalar bile 1917 itibariyle oralarda da barışçıl geçişin koşullarının kalmadığını söylüyor. Zileli’nin düşüncesinde Marksistleri “şiddet meraklısı” göstermek gibi bir boyut olduğundan bu alıntının ve Lenin’in yorumu önem kazanıyor. Çünkü görülüyor ki, komünist aktörler bilgisizlikten, düşüncesizlikten ya da sudan bahanelerle zor’a vurgu yapıyor değiller. Bu yüzden Lenin “Şimdi hem İngiltere hem de Amerika için (1914-1917) hazır devlet mekanizmasının paramparça edilmesi ‘her gerçek halk devriminin önkoşulu’nu oluşturur” derken bu konuya ne denli bilinçle yöneldiğini gösteriyor (9). Burada koşullara bağlanan bir ilke üzerinden açıklama yapılması önem kazanır.  Dolayısıyla 1871’de geçerli olanlar değişince proletaryanın davranış tarzı da değişir. Bu yüzden emekçileri, her tarihsel dönemde, her toplumsal ortamda şiddet yanlısı göstermek doğru değil. Ayrıca Makyevelli’nin dediği gibi sınıf mücadeleleri tarihinde şiddete (silah) ilk başvuranlar her zaman ezilenler değil ezen sınıflar olmuştur.

Burjuva Diktatörlüğünden Proletarya Diktatörlüğüne

Zileli’nin öne çıkardığı sorunsallardan birisi de Proletarya diktatörlüğü meselesi. Proletarya Diktatörlüğü, Marksizmin düşünce sisteminde merkezi bir yer işgal eder. Birçok kişi ve kesim ısrarla, proletarya diktatörlüğünü Marx ve Engels değil de izini sürenlerin buluşu olarak lanse ederler. Asıl olarak da Lenin’in bu teorinin üstadı olduğu ileri sürülür. Bunlar, bir bakıma doğrudur da ama eksiktir. Yanlışlı ya da eksikli sonuçlar, bazen iyi niyetle yanlış bir noktadan hareket edildiği için ortaya çıksa da daha çok bilgi eksikliğinden kaynaklanır, bezen de sorun bilinse bile çarpıtma yoluna gidildiğinde aynı sonuçlara varılır. Proletarya diktatörlüğü meselesine gelince, Marx’ın proletarya diktatörlüğü konusunu kendi “buluş”u olarak gördüğü ve Weydemeyer’e yazdığı bir mektupta bunu ilan ettiği açıkça bilinir. Ayrıca Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde de Marx bunu açıkça ortaya koyar. Belki daha da spesifik olanı Paris Komünü’nü bir proletarya diktatörlüğü olarak görüp selamlamasıdır. Engels’in de aynı doğrultuda düşündüğü kesindir. Bununla birlikte onu daha da derinleştirerek ete kemiğe büründürenin Lenin olduğu kabul edilmelidir. O Lenin ki, devrim konusunda Paris komünarlarından da dersler alarak onlardan çok daha kapsamlı, derinlikli, geniş bir coğrafyada Paris’le kıyaslanmayacak uzun bir süre iktidarda kalmayı başarmıştı. Dolayısıyla proletarya diktatörlüğünü ete kemiğe büründürerek ayakları üzerine oturtması gayet doğaldır. Lenin bu fikri derinleştirirken belki daha da aşırıya giderek Marksist olmanın ölçütünü de proletarya diktatörlüğünü benimseme şartına bağlamıştır: “Sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten kişi Marksisttir” demiştir (10).

Lenin, hem Marx’ın hem de Engels’in proletarya diktatörlüğü konusunda yazdıklarını değerlendirirken üzerinde düşünülmesi gereken konular saptıyor. Bir defa paramparça edilmesi gereken devletler ve sönüp gidecek devletler (“bir çeşit devlet”) diye iki ayrı devletten söz ediyor. Açık ki, birincisi burjuvazinin toplumun çok büyük bir kesimine diktatörlük uyguladığı askeri, bürokratik devleti, ikincisi de proletaryanın diktatörlük uyguladığı devlet. Zileli ve anarşizm tüm devletleri aynı değerde gördüğü için bu ayrımı da yeterince algıya çıkarmamıştır. Şöyle yazıyor Zileli: “Somut pratikleri (1917 devrimi) bir yana bırakalım. Biraz akıl yürütmek bile böyle bir ‘proletarya diktatörlüğü’ devletinin en başta işçi sınıfını ezeceğini açıkça gösterir bize” (s.39). Yazarın bu yargısı (yaptığı değerlendirmelere göre) daha önceki deneyimlerine dayanıyor. Yani proleterleri ezecek bir proletarya diktatörlüğü! Ve bunu da işçiler, kendileri destekleyerek kuruyorlar! Çünkü emekçi iktidarları olarak adı geçen tüm (hadi yazara uyalım) diktatörlükler Zileli için, işçilerin ve emekçilerin katılımıyla ve onların desteğiyle gerçekleşti. Kendi kurdukları diktatörlükler, kendilerine diktatörlük uyguladı! Zileli’nin söyledikleri sanırım bu şekilde özetlenebilir. Oysa Lenin’in Devlet ve Devrim’de defalarca vurguladığı gibi, devrimlerin dostları da düşmanları da bilir ki, diktatörlük eskinin egemen sınıflarına uygulanmıştır, bir avuç sömürücüye karşıdır.

Doğrusunu isterseniz, Zileli’nin düşündüğü daha başka bir konudur. Aslında o demek ister ki, bu diktatörlük bazen (ona göre sıklıkla) emekçilere de uygulanmıştır. Doğrusu, reel sosyalizmlerin serüvenleri üzerine yapılan çalışmalara, yazılan eserlere bakılırsa Zileli’yi doğrulayacak birçok örnek ve kanıt bulmak mümkündür.  İşte Zileli’nin eleştirideki gücü de buradadır. Zileli’nin hakkını kabul etmek gerekir. Zira o, olgular belirlemekte keskin bir göze, eleştirilerinde ise keskin bir dile sahiptir. Fakat iş, olay ve olgulardan sonuçlar çıkarmaya çözümler üretmeye ve önerilerde bulunmaya geldiğinde aynı Zileli’nin keskin gözleri ve dilinden eser kalmaz. Biraz espriyle söyleyelim ki, ona sorulacak sorulardan birisi eleştirideki yaratıcı zekayı ve kullandığı dili çözümler üretirken nereye bıraktığıdır. Mesela proletarya diktatörlüğünün sakıncalarını, zaaflarını ortaya koyarken kitabında birçok somut örnek göstermiştir. Fakat yerine ya bir şey koymaz ya da ne olduğu belli olmayan bir hayal dünyasından dem vurur: anarşizm. Dolayısıyla Zileli’nin eleştirileri verimli bir noktadan başlar ama hedefine ulaşamadan buharlaşır. Yani yazarın eleştirileri doğru olsa bile, pek çok yanlış yapılmış olsa bile yeni süreçlerde de bunların tekrarlanacağını iddia etmek anlamsızdır, yerine öneri diye belirsizce sundukları ise eleştirdikleriyle kıyaslanmayacak denli “ilkel”dir. Devletin yanı sıra “bilime ve modernizme karşı çıkalım, ilkel topluma dönelim” demekten çekinmez. Şimdi karşı çıktığı devlet ve diktatörlük hangi koşularda gereklidir neden sönümlenir, Marx, Engels ve Lenin’e başvurarak onu görelim.

Devletin Sönmesi

Anarşistlerle Marksistler arsındaki önemli görüş ayrılıklarından biri kuşku yok ki, sıkça belirtildiği gibi devlet sorunudur: Devlet, akşamdan sabaha mı (anarşizm) yoksa aşamalı olarak mı (Marksizm) kalkmalıdır? Zileli’ye göre “Anarşist Bakunin, I. Enternasyonal içindeki tartışmalarda bu Marksist kurgulamaya karşı çıkmış ve her ne amaçla olursa olsun kurulacak herhangi bir yeni devlet iktidarının proletaryayı da baskı altına alan yeni bir bürokratik diktatörlüğe yol açacağını ve devletin kendi kendisini asla sönüşe götürmeyeceğini belirtmiştir. 150 yıllık tarih ve pratik, Bakunin’in haklı çıktığını göstermiştir” (s.38). Görüldüğü gibi bilgi felsefesi bakımından pozitivizme ve pragmatizme tekabül eden bir doğruluk anlayışı. Yani Marksizm 150 yıl boyunca “doğru”lanamadığına göre hep “yanlış” olacaktır. Yine bu pozitivist ve pragmatist bilgi anlayışına göre Bakunin’de ancak 150 yıl boyunca “doğru” olabilmiştir, daha fazla değil.

Devletin kendiliğinden ortadan kalkması, buharlaşması mümkün müdür? Bu soruda kastedilen Engels ve Lenin’in belirttikleri gibi “yeni devlet”tir, “sosyalist devlet”tir, “bir çeşit devlet’tir. Eskiden ayırmak için tırnak kullanmak gerek. Zileli’nin iddiası yeni devletin de eskiler gibi emekçilere baskı uygulaması biçiminde sonuçları olacağıdır. Marx, Engels ve Lenin’e göre (diğer sosyalist aktörlerin de kabul ettiği üzere) eski devletler, çalıştıranların çalıştırılanlar üzerindeki bir baskı aygıtıydı. Yeni koşullarda bu sınıfsal ikiliğin hiç değilse aşırılıkları giderildiğinde bile devletin eski gücünün zayıflaması olasıdır. Üretim araçlarının toplumun malı kılınmasından sonra devlet nasıl varlığını sürdürür? Bu durum, devletin ortaya çıkışı ve gelişme koşulları incelendiğinde görülecektir. Zileli ve benzer yaklaşımlar devletin sınıflardan önce varolduğunu söyleyemeyeceklerine göre klan toplumlarında olduğu gibi sınıfların ayrıcalıkları adım adım ortadan kaldırıldığında veya sınırlandırıldığında da“devletten, devlet olmayan devlete geçiş”in de yolunun açılacağına inanmaları gerekir. “Ya yöneticiler?” diye soracaktır Zileli. Bu noktada Engels ve Lenin’i özetlemek yaralı olur: Ordu ve polisin demokratikleştirildiği, doğrudan demokrasinin ilkelerinin işletildiği, devlet memurlarının ücretleri ile işçi ücretlerinin dengelendiği bir toplumda bazı erklerin buharlaşacağı mümkün gibi görünüyor. Olasılıklı cümle kullanmak gerekiyor, nihayet bir varsayımda bulunuluyor elbette.

Zileli, yukarıda yapılan ayrımı yani paramparça yapılacak devlet erki ve sönüp gidecek devlet erkini birbirine karıştırıyor anlaşılan. Gerek anarşistler gerekse sosyal demokrat teorisyenler “sönümlenecek devlet” kavramına bir başka anlam vererek, konuya dikkatlerini yoğunlaştırmışlardır. Onlara göre Marx ve Engels, Bolşeviklerden farklı olarak devletin sönümleneceğini ileri sürmüşlerdir, dolayısıyla proletarya diktatörlüğü niteliğinde bir devletin kurulmasını düşleyenler yanılmaktadır. Oysa Lenin Engels’ten şu alıntıyı yapmıştır: “Toplumsal ilişkilere bir devlet erkinin müdahalesi, çeşitli alanlarda birbiri ardına gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden sönüp gider… devlet ortadan kaldırılmaz, sönüp gider” (11). Lenin’in yorumuna bakılırsa Engels demek istemiştir ki, eski devlet zor yoluyla paramparça edilir. Yani iradi müdahale, komünist partisinin mücadelesi şarttır. Ama yeni kurulan devlet (proletarya diktatörlüğü) görevlerini tamamladıktan sonra iradi bir müdahale gerekmeksizin ortadan kalkacaktır (sönüp gider). Peki yeni devletin görevi nedir? Lenin’den dinleyelim: “Proletarya devlet erkine, merkezileşmiş bir iktidar örgütüne, bir şiddet örgütüne, gerek sömürücülerin direnişini bastırmak için gerekse de sosyalist ekonomiyi ‘işler hale getirmek’ üzere nüfusun muazzam kitlesini, köylülüğü, küçük burjuvaziyi, yarı proleterleri yönetmek için gereksinim duyar” (12).  Kuşkusuz ki Lenin’in düşünme yöntemi Marx ve Engels’in düşünme yöntemiyle aynıdır. Yukarıda da söylendiği gibi Marx, Engels ve Lenin somut durumlara bakarak bu sonuçları çıkarmışlardır. İlk deneyim kuşkusuz ki Paris Komünü idi. Zileli de, ilginçtir, Paris Komünü’nü savunmaktadır. Yani Marksistlerin proletarya diktatörlüğüne ilk model olarak gösterdikleri pratiği o da savunmakta ve övmektedir. Şöyle değerlendiren Zileli’dir: “Ayağa kalkan Paris yoksulları, salt ayaklanmakla kalmamış, aynı zamanda eşitliği ve özgürlüğü hedefleyen bir gelecek toplum projesini de genel hatlarıyla ortaya koyabilmişlerdir (…) ezilen ve sömürülen Paris yoksulları ve devrimi başlangıçta destekleyen Fransa’nın yoksul köylüleri, ayağa kalkarken, daha sonra liberal teorisyenlerin ve hatta Marx’ın teorize ettiği gibi salt bir ilerleme özlemiyle hareket etmemişlerdir” (s.231). Şunun tekrar hatırlanılması gerekir ki, Engels, “Paris Komünü bir proletarya diktatörlüğü idi”, ifadesini kullanmıştır, onu ilerlemeyle ilgili olarak açıklamamıştır. Bir parlamenter rejim olarak olmasa da onun yürütme ve yasama gücüne sahip bir organ olduğunu söylemiştir. Sonuçta “bir çeşit devlet” olduğunu duyurmuştur. Kaldı ki Zileli’nin çok önemsediği aynı Komünarlar, ilk kararnamede daimi ordunun dağıtılmasını, yerine silahlı halkın konmasını ilan etmişlerdir.

Yanlış Siyasetlerin Kaynağı

Sonuçları dünya halkları bakımından da olumsuz ve kabul edilemez olan birçok “sosyalist uygulama”yı örnek göstererek tüm pratikleri mahkum etmek ve “bundan sonra da böyle olur” sonucunu çıkarmak gerçeklikle bağdaşmaz. Yani “proletarya devleti Stalin’in liderliğinde emekçilere baskı ve şiddet uyguladı”, “Çin’de yanlış yapıldı”, “Doğu Avrupa sosyalizmleri sömürücüydü” gibi genellemeler yaparak “sosyalizmin bundan sonra da böyle sonuçları olur” demek kehanette bulunmakla aynı anlama gelir. Zira emekçilere diktatörlük uygulayacak bir proletarya devletini savunacak bir tek kişi bile yoktur ve de olmamıştır. İlla Zileli’nin dediği doğru olsa bile (ki doğru örnekler mümkündür) bunun yanlış ve haksız uygulamalar olduğunu kabul etmek ve özeleştiri yapmak gerekir, o kadar. Zileli ve benzer çevrelerin verdikleri örnek Stalin’in “antidemokratik” uygulamaları çevresinde toplanıyor. Bazen de yine aynı istikamette olmak üzere kulakların “kıyımı”, parti kadrolarına karşı “düşmanlık” ve özellikle de 1936-39 yargılamalarının gayri insaniliği bu çerçevede verilen örnekleri oluşturmaktadır. Önce şu: İlke bazında söylemek gerekir ki, bu uygulamaların (doğru olduğunu varsayalım) doğru olduğunu savunanların yanında olunamaz. İlke denilmesinin nedeni ise söylenenlerin ne derece doğru veya yanlış olduğunun bilinememesinden dolayıdır. Kanaatimce Zileli için daha önemli bir sorunsal şu olmalıdır: İnsanlığın geleceğini aydınlatacak veya karartacak güçte olan bir düşünce ve bu düşüncenin aktörlerinin neden böyle gayri insani bir pozisyon aldıklarıdır. Neden bir insan yoldaşlarına, halkına düşmanlık eder? Bu kişiler, gruplar ve ekoller bu “kıyıcı” kültürü, bu ideolojiyi nereden almaktadırlar? Gerçekten proletaryanın ve onun bilimi olan Marksizmin böyle bir niteliğinin olması mümkün müdür? Kanaatimce bu soruların yanıtını bulamadığı için Zileli, tepki psikolojisiyle meseleye yaklaşıyor ve kendince Stalin’i suçluyor, Mao’yu, Lenin’i eleştiriyor. Büyük umutlarla, büyük çabalarla kurulmuş emekçi iktidarlarının prestijini zayıflatıyor, Marksizmin yanlışlandığını ileri sürüyor. Soruların yanıtlarına gelince…

Zileli de inanmaktadır ki, proletarya ve halk demokrasileri eski sömürücü düzenlerin üzerine inşa oldular. Her yeni toplum tepeden tırnağa bir gecede, bir anda yenilenmez. Her eski sistem birçok maddi ve simgesel değerleriyle yeni sisteme nüfuz eder. Marx Gotha Programının Eleştirisi’nde, yeni toplumu tahlil ederken şunu der: “… kapitalist toplumdan çıkmış komünist bir toplum sözkonusudur; dolayısıyla ekonomik, ahlaki, entelektüel olarak, her bakımdan, hala bağrından çıktığı eski toplumun damgasını taşır” (13). Görüldüğü gibi eski maddi ve simgesel unsurlar, başta Marx’ın ama Lenin’in ve Mao’nun da belirttikleri gibi komünist partisinin içinde de varlıklarını sürdürdükleri gibi, bunlar çoğu zaman eskinin sömürücü kültürü tarafından biçimlenmiş, içselleşmiş ve incelmiş olarak yeni düzenin içine de sızarlar. Bu sızma profesyonel ajanların bir sisteme sızması şeklinde de olabilir elbette. Ama daha “masum” bir sızma her zaman mümkündür ve bu çoğu zaman da önlenemez. Önlemenin olanakları geliştirildiği müddetçe de “kötülükler” etkisini yitirmeye başlar, minimalize olur. Dolayısıyla tecrübelerin sınırlı olması durumunda, bu bir bakıma aktörlerin iyi niyetle “kötü” eylemler yapmasına neden olabilir. Sonuç itibariyle bilerek veya bilmeyerek eşitlikçi düzenlere karşı çökertme uygulamalarını görerek, “görüşler yanlışlandı” deyip, insanlığın özgürlüğünü ertelemek ya da imkansız hale gelmesini istemek, folklorik bir tabirle pireye kızıp yorgan yakmak anlamına gelir. Siyasal planda doğruların ölçütünü nasıl koyduğunu yazılarından çıkaramadığımız için Zileli’nin “derinlik”ini göremiyoruz. Siyasal doğrular nasıl saptanır, nasıl geliştirilir? Bunların yanıtını da bulamıyoruz. Unutulmasın ki, bilgi tarihseldir, tarihsel süreçte de doğruyla değil yanlışla başlamıştır. Büyüsel, dinsel düşüncelerden geçilerek bilimsel bilgiye, eleştirel felsefeye ulaşılmıştır. Liberal teorisyenlerden J.Stuart Mill “insanın yanlış yapma hakkı”nı savunurken haklıdır elbette. Bu konu da görünen o ki, Zileli ve anarşizm, liberalizmden geridedir. Nihayet Mao Zedung epistemoloji bağlamında şunları yazmıştı: “Bir kimse pratikte başarısızlığa uğradığında bundan birtakım dersler çıkarır ve kafasındaki fikirleri düzelterek onları dış dünyanın yasalarına uygun kılarsa başarısızlığı başarıya dönüştürebilir, başarısızlık başarının anasıdır, sözünden kastedilen de budur” (14).

Kapitalizmin “Devrimciliği/İlericiliği” ve Köylünün/Serfin “Özgürlüğü”

Zileli’nin diline pelesenk ettiği temalardan birisi de burjuvazinin devrimcili olmadığı ve köylülüğü özgürleştirmediği meselesi. Gerçi iki ayrı tema olarak da algılamak mümkün; ancak birbirine bağlı bu iki düşünceyi birlikte ele almak da uygun görünüyor. Zira yazar da bunu biraz karıştırarak da olsa birlikte işlemiş: “Burjuvazi hiçbir döneminde devrimci olmamıştır… Burjuva demokratik devrimin, köylülüğü özgürleştirdiği de tam bir palavradır. Tersine, kapitalistleşme köylülüğü özgürleştirmez, öldürür. Köylülerin şehirlere göç edip ücretli köleler haline gelmeleri özgürleşme değildir. Bunu köylülüğün özgürleşmesi olarak görenler asla kapitalizme karşı gerçek bir özgürlükçü devrimin peşinden koşamazlar ya da böyle bir devrimi destekleyemezler. Zaten iktidara gelen komünist partiler de köylüleri özgürleştirmemiş, tersine onları aynı kapitalistler gibi yok etme yoluna gitmişlerdir” (s.273). Yazarın argümanı, burjuvazinin hiçbir zaman devrimci, dolayısıyla ilerici olmadığı ve köylüyü özgürleştirmediği biçiminde özetlenebilir. Aslında Marksizmin kapitalizmi önceki üretim biçimlerinden, burjuvaziyi de önceki egemen sınıflardan daha devrimci gördüğü doğrudur. Manifesto’da burjuvaziyi “öven” birçok cümle bulmak mümkündür. Yanlış anlamaya fırsat vermeyecek açıklıkta orada “burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır” diye yazılmıştır (15).

Manifesto’da, uygarlığın tarihsel evriminde en büyük ve cesaretli atılımları burjuvazinin yaptığına işaret edilir. Bilimi, sanatı, felsefeyi burjuvazinin geliştirdiği söylenmiştir. Kendisinden önce iktisadi yaşama ağırlığını koyan sınıflardan, iktidarı savaşarak alan ilk sınıf da odur. Elbette zamanında köleler ve serfler büyük isyanlar çıkarmış, direnişler göstermişlerdir ama iktidarı alamamışlardır. Dolayısıyla iktidarı mücadeleyle ele geçiren ilk sınıftır burjuvazi. Sonunda kendi mezar kazıcısı olan bir sınıfı (proletaryayı) etkin hale getirmiş bir sınıfın devrimciliğinden bu anlamda da söz etmek uygun olsa gerek. Elbette burjuvazinin iktidar savaşlarında, ezilen halklar da bu savaşlara katılmışlardır. Biraz da bunun etkisiyle (ekonomik değil ama) siyasal, demokratik haklardan yararlanma olanakları bulmuşlardır. Eğitim haklarından, seçme ve seçilme haklarından hatta örgütlenme hukukundan yararlanma durumları olmuştur, “devrim yapma hakkı” bu haklardan biri olmalıdır. Bununla beraber aşağıda uzunca alıntıda görüleceği gibi aynı Marx ve Marksizm, burjuvaziyi dünyaya “ateş ve barut” getirdiği için, büyük bir iştah ve cesaretle eleştirmiştir. Elbette ki Marx’ın ve Marksizmin burjuvaziyi “övme” derecesi sınırlıdır. Zira asıl olarak onun aşılmasını ve eski eserler müzesine kaldırılmasını ileri sürmektedirler. Bu yüzden Marx’ın ve Marksizmin, kapitalizmi ilerici bulduğu ve onu övdüğü düşüncesi bir çarpıtmadır.

Kapitalizm Köylüyü Öldürür

Bu cümle Zileli’nin bir yazısının başlığından alındı. Dediği doğrudur ama eksiktir. Çünkü kapitalizm yalnız köylüler için değil işçiler ve emekçiler (çalıştırılan) için de ölüm demektir. Burada Zileli, Marx’ın ve Marksizmin “kapitalizm ve köylülük” meselesini yanlış anladığı için yersiz bir tartışmaya girmektedir. Ona göre güya Marksizm, burjuvazinin köylüyü özgürleştirdiğini ileri sürmüştür. Burada bir yanlış anlama olduğu açıktır. Zira buradaki özgürleşme serfin ya da köylünün üretim araçlarından özgürleşmesidir, onlardan koparak serbest kalmasıdır. Yoksa burjuvazinin köylüyü özgürleştirmesi değildir. Sosyalist teorisyenlere göre köylüyü ancak sosyalizm özgürleştirebilir. Daha doğrusu tüm toplum ancak sermayenin baskısından kurtulabilirse özgürlük olur. Ama şu ayrı, genel planda Marksizm, ilerlemeci bir söylemin savunucusu olduğunu kabul eder, maddi yaşam standartlarının, gelişmekte olan bilimsel ve teknolojik olanaklardan yararlanarak “daha iyiye doğru gitmekte” olduğu anlayışını benimser. Fakat bunun, sadece köylünün durumuyla ve sadece burjuva sınıfıyla ilgisi yoktur. Marksizm açısından kölelikten feodalizme geçişte bir “ilerleme”dir. Genel olarak bu ilerlemenin yanı sıra sömürücü sınıfların ve burjuvazinin emekçilere neler getirdiğini tarihsel gelişim sürecinde özetleyen Marx, ünlü eseri Kapital’de bakın neler yazıyor:

Doğrudan üretici, emekçi, ancak, toprağa bağlı bulunmaktan, bir başkasına köle, serf ya da bağımlı olmaktan çıktıktan sonra, kendisi üzerinde tasarrufta bulunabilir. Metaını, satabileceği bir pazarın bulunduğu her yere götürebilen özgür bir emek-gücü satıcısı halini alabilmesi için, ayrıca, lonca düzeninden, bunların çıraklar ve kalfalar için koyduğu kurallardan, çalışma yönetmeliklerinin kısıtlamalarından da kurtulması gerekiyordu. Demek oluyor ki, üreticiyi ücretli-işçi haline getiren tarihsel hareket, bir yandan bunların kölelikten ve loncaların koydukları bağlardan kurtulmaları olarak görünüyor; ve işte, burjuva tarihçilerimiz için, işin yalnız bu yanı sözkonusudur. Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler, sahip oldukları bütün üretim araçları ile, eski feodal düzenlemelerin sağladığı her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra, ancak kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirilmesini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır” (16).

Zileli’nin özgürlük diye anlamaya çalıştığı kavram ve ifadeler özellikle bold yapıldı. Apaçık ki burjuvazinin köylüye özgürlük ve eşitlik getirdiği gibi bir anlam çıkmıyor. Cümlenin sonunda da görüldüğü gibi burjuvazi tüm devrimciliğine rağmen, son çözümlemede insanlığa kandan, gözyaşından ve ateşten başka bir şey getirmemiştir. Burjuvazinin insanlığa kan ve ateş getirdiğini birçok yazısında işleme ihtiyacı duyan Marx ve Engels, Manifesto’da ise sözü edilen övücü cümleler yanında kapitalizmin bütün prestijini ve gücünü yerle bir eden onlarca ifadeye yer vermişlerdir. Sadece biri: “…burjuvazi, dinsel ve siyasal göz bağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir” (17). İfade, burjuvaziyi mahkum etmenin dışında bir değer daha taşımaktadır. Zileli ve benzerlerinin “eski” olana karşı sempatileri düşünülürse anlaşılabilir. Zira cümle çok eskiyi kastetmekte, feodal dönemde de durumun emekçiler açısından kirli bir düzen olduğunu gösteriyor.

“Köylü sorunu” nu birçok yazısında dile getirme ihtiyacı duyan yazar, ara başlığa da taşınan yazısının başlığını “Kapitalizm Köylülüğü Öldürür” koymuştur (s.61). Açıklamaya çalıştığımız üzere, dikkat edilirse başlığın verdiği bilgi, Marx’ın yukarıdaki alıntıladığımız düşüncesinden çok da farklı değil. Ancak yazının içerisinde Marx ve Marksizme uymayan görüşler de Marksistlere mal edilerek ileri sürülmüş. Zileli’ye göre Marksistler, köylüleri burjuvazinin safında görmüşler, onlara asla güvenmemişler, onları aşamalı devrimin düşmanı olarak görmüşlerdir. Özetlenen bu görüşlerin özellikle devrim yapmış Marksist aktörleri de kapsadığı düşünüldüğünde, Zileli’nin hiç değilse bazı gerçeklere gözlerini kapadığı anlaşılıyor. Zileli eleştirisinin merkezine Plehanov başta olmak üzere Lenin ve Mao’yu da koyuyor ki, anlaşılır gibi değil. Çünkü Lenin devrim dizgesinin içine köylülüğü soktuğu için en çok eleştirilenlerden biridir. Gerçekten de devrimde köylülüğün rolünü küçümseyen kişiler için bu eleştiri doğrudur da. Ama Zileli’nin eleştirisi yanlıştır. Çünkü verdiği bilgi gerçeği yansıtmıyor. İşçi-köylü diktatörlüğünü literatüre sokan da Lenin’dir, köylüyü küçümsemek bir yana yüceltmiştir bile. Mao Zedung ise köylüleri, devrimin temel gücü bakımından merkezi planda görmüştür. Diğer Marksist dizgeye yakın devrimlerde de köylülük her zaman devrimin bir müttefiki olarak görülmüş ve devrime eşlik etmiştir. Keza gerek Marx ve gerekse Engels, köylülüğü devrimciliği (yıkma gücü) bakımından değerlendirmişlerdir. Ancak köylülüğün, tarihsel bir olgu olarak sürekli eriyen bir sınıf olduğundan, inşa görevi yeni doğan ve gelişmekte olan proletaryaya verilmiştir. Bu Rusya’da böyle olduğu gibi, Mao da ideolojik önderliğin proletaryada olduğunun altını çizmiştir.

Sonuç

Yazar Devrimi Yeniden Düşünmek adlı kitabında Marksizmin birçok temel tezine eleştiri getirirken onu sosyalizme indirgemiş, yani Marksizmin yalnızca siyasal argümanlarını eleştirmiştir. Onun bilgi anlayışı başta olmak üzere, tarih görüşü, bilim anlayışı ve sanata, dine, etiğe, iktisada bakışı dikkate alınmamıştır. Kaldı ki siyasal görüşleri de uygulamadaki birçok yanlış, örnek verilerek eleştirilmiştir. “Tarihte bireyin rolünü abartıyor değilim” dese de (s.44) Zileli bireyin rolünü bal gibi abartmıştır. Öyle ki 1917’den 1953’e kadar, Sovyetlerde ne kadar insan kaybı olduysa tümünden Stalin’in yanlış uygulamalarını sorumlu tutmuştur. Bu da yetmezmiş gibi, doğal afetler (iklimden kaynaklanan kıtlıklar) nedeniyle ya da emperyalist savaşta yaşanan insan kaybından da Stalin’i sorumlu tutabiliyor. Birçok saptamasında koşulları göz ardı etmiş, her süreci öznenin rolüyle açıklamıştır. Elbette yazarın birçok saptaması ve eleştirisi bir gerçektir; ama şu kadarını söyleyelim ki, Stalin’in reel sosyalizmin en büyük aktörlerinden biri olduğu da bir gerçektir. Özellikle II. Paylaşım Savaşından itibaren de, faşizmi bütün dünyada yenilgiye uğratmanın en önemli aktörü olarak görüldüğü için sosyalizmin prestijinin yükselmesini sağlamıştır. Sırf bu yüzden olsa bile belli bir değeri temsil ettiği kesindir. Onun eleştirilmez olduğu da doğru değildir. Zileli’nin de, dünya alemin de iyi bildiği üzere Mao Zedung, daha o sağlığındayken ve büyük bir “otorite” iken Stalin’i sert denecek yöntemlerle eleştirmiştir. Stalin’in ÇKP’ye, Çan Kay Şek’ile yapmasını istediği ittifakı da bir noktadan sonra bozmuştur. Ve anlaşıldığı kadarıyla buna rağmen iyi iki dost ve yoldaş olmayı sürdürmüşlerdir. Zileli, birçok bakımdan sorunlu bir bakışa sahip olsa da, eleştirel bir tutum aldığı için önemsenmelidir. Eleştirel tutum ve davranış ise en çok Marksist düşüncenin önemsediği bir düşünce yöntemidir. Çünkü o düşünüş tarzına göre  “katı, mutlak ve kutsal”, dolayısıyla (Marx da olsa bir başkası da olsa) eleştirilmeyecek herhangi bir kişi, kurum ve düşünce yoktur.

*Gün Zileli, Fikret Başkaya, Devrimi Yeniden Düşünmek, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2010, Ankara

Dipnotlar

1. K.Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev. Ahmet Kardam, Sol Yayınları, s.172, Ankara, 1999

2. K.Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, Çev.Tanıl Bora, İletişim Yayınları, s.30, İstanbul, 2010

3. K.Marx, F.Engels, Siyaset ve Felsefe, Tektaş Ağaoğlu, Öncü Kitabevi, s.15, İstanbul, 1978

4. Age., s.15

5. K.Marx, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Çev. Mihri Belli, Sol Yayınları, s.254-255, Ankara, 1975

6. K.Marx, F.Engels, Felsefe Metinleri, Çev. Sevim Belli ve Kenan Somer, Sol Yayınları s.231, Ankara, 1975

7. V.Lenin, Devlet ve Devrim, Çev. Süheyle Kaya, ve İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 30-31, İstanbul, 1999

8. Age., s.51

9. Age , s.52

10.Age., s.44

11.Age., s.25

12.Age., s.37

13.K.Marx, F.Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev. Barışta Erdost, Sol Yay. s.28, Ankara, 2002

14.Mao Zedung, Seçme Eserler, Kaynak Yayınları, Cilt I, s.378, İstanbul, 1989

15.K.Marx, F.Engels, Komünist Manifesto, Çev. Yılmaz Onay, Evrensel Basım-Yayın, s.49, İstanbul, 2007

16.K.Marx, Kapital, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, s.753, Ankara, 1975

17.K.Marx, F.Engels, Komünist Manifesto, Çev. Yılmaz Onay, Evrensel Basım-Yayın, s.49, İstanbul, 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI