Murat Özdan’la Söyleşi (Ersan Olgaç)

Murat Özdan’la bu söyleşiyi Ekmek ve Özgürlük dergisi adına Ersen Olgaç yaptı. Ancak söyleşi dergide yayınlanmadı.

 

 

“1960 Hatay’da doğdum.Çerkesim.1983 yılında, henüz radikal kanadın etkin olduğu Alman Yeşiller partisine üyelik müracaatımı yaptım.Akabinde de Türkiye’de Yeşil harekette aktif olarak yer aldım.1 mayıs 2010 tarihinde SGPH’ne katıldım.Kendimi devrimci enternasyonalist olarak tanımlıyorum.”

 

EO- Meşum Kızıldere katliamının yaşandığı 30 Mart 1972 tarihinde sen 12 yaşında bir çocuktun. O yaşta bu olay senin üzerinde nasıl bir etki bıraktı?

 

MÖ- Babam Demokrat parti – Adalet partisi geleneğinde yer almış. CHP, İnönü ve Ecevit’i sevmedi hiç.Çünkü iktidara gelseler, adalet partisinden çok farklı olamayacaklarını düşünüyordu.Generaller, ABD ve toprak ağaları varken ne yapabileceklerini sanıyorlar derdi.Ama ömrünün sonuna kadar da, radikal solu,  hep haklı ama idealist ve hayalci bularak yaşadı.Evimize 60’ların sonları ve 70’lerin ortalarına kadar  sık sık Adalet partili senatör ve milletvekilleri gelirdi.’’Yaşanan olayları para ve kadınla kandırılmış gençlerin çıkardıkları’’ açıklamasını ben onlardan duydum.O çocuksu düşünce yapısıyla bile,  o zaman niye ölüyorlar sorusu aklıma gelmişti.Ama  Kızıldere olayı sonrası  fotoğrafların ön sayfada basıldığı gazeteyi öğle saatlerinde ve çok güzel bir bahar günü elime alınca, kanlar içerisinde cesetlerin fotoğraflarını gördüğümde, çok sarsılmış fakat açıklamaları hiç ikna edici bulmamıştım.Söylenenler ve yazılanların ötesinde bir şeylerin olduğunu sezmiştim.Demek ki Situasyonistlerin ifadesiyle: Gösteri Toplumu, bir çocuğu bile ikna etmeye yeterli olamayabiliyor. Gençlerin fotoğraflardaki ifadelerinden, çok ani ve acı içinde öldükleri belli idi.Ben en çok onu düşünmüştüm, beni en fazla bu genç insanların son nefeslerini verirken duydukları acı üzmüştü.Yıllardır Kızıldere ile ilgili yazılmış her şeyi okuyorum,araştırıyorum,12 yaşımda imgelemime çakılı kalan o fotoğraf, gördüğüm ilk andan beri  travmatik, ama hıncımı bileyen bir etki bıraktı.Zaten arkasından gelen Denizlerin idamı da pekiştirici oldu.Bir de şunu ilave etmeliyim.1970’le beraber zaten siyasetin konuşula geldiği evimizde, farklı bir söylem öne çıkmaya başladı.Açılımları tam bilinmeyen bir takım harfler THKPC,THKO ve eylemlerden söz edilir oldu.İşte o yıllarda,  Mahir ve Hüseyin Cevahir’in, Maltepe de Sibel Erkan’ı rehin alma olayı yaşandı.Gazeteden hatırlıyorum, okumuştum çünkü; Sibel Erkan ilk demecinde Mahir ve Hüseyin ağabeyler bana çok iyi davrandılar, hiç fenalık yapmadılar demişti.O zaman bu sözün önemini idrak etmiştim.Şakiler, caniler edebiyatı beni hiç etkilememişti.Sonraki günlerde yine gazetelerden Hüseyin Cevahir’i vuran albay, basına demeçler vermiş, gururla o anı anlatmıştı.

Kızıldere’de ise, kimse Mahir’i ben vurdum,evin içerisinde anarşistleri tek tek ben taradım demedi.Sağ ama yaralı olan Saffet Alp’in alnına öldürücü kurşunu sıkan vatansever ! benim diyen çıkmadı.Kızıldere’de yaşananların,  egemenlerce sahiplenmekten ısrarla kaçınılan bir suskunluk içinde olması o yıllarda da dikkat çekiyordu.Hala kimse çıkıp da kahramanlığını !sahiplenmiş değil.

EO- Daha sonraki yıllarda sosyalist bilince ulaştığında Kızıldere’yi algılaman nasıl bir muhteva kazandı?

MO- Önce açık yüreklilikle belirteyim.Ben yaş olarak o kategoride olsam da 78 kuşağı sözünü gereksiz ve öykünmeci buluyorum.Zaten evrensel bir karşılığı da yok.Bu kadar çeviri kitap okuyorum, takip ediyorum.Dünyanın hiçbir ülkesinde 78 kuşağı diye bir terimin telaffuz edildiğine rast gelmedim.O nedenle bir 78’linin gözünden Kızıldere değerlendirmesi değil, söylediklerim.68 herşeyiyle bambaşka bir devrimin mümkün olabileceğini gösterdi.Kızıldere’yi algılamam ve muhtevalandırmam; yeniden yeniden bilgilenerek, soruşturarak ve sorgulayarak devam etse de esas itibarıyla bir 180 derecelik değişiklik göstermedi.Ama orada hayatlarını kaybeden insanların ne kadar değerli olduklarını, her araştırma hamlemde elde ettiğim her yeni bilgi ve bulguda, daha iyi anlıyorum.Ne yazık ki ömrümün sonuna kadar bir simbiyoz halinde, seslerini duymadığım,  yüzlerini görmediğim o eşsiz devrimcilerle ve Kızıldere ile yaşayacağım.Oysa yaşıyor  olmalarını ve tanışıyor olmayı çok isterdim. Mesela bugün, şöyle başlayan bir maili yazmak ne büyük mutluluk olurdu: ‘’Sevgili Mahir abi, Ertuğrul abi önerilerinizi iletti.Hüdai’yi yarın ben karşılayacağım.Saffet ile Sinan Kazım belki uçakla gelebilirlermiş, haber verecekler.Koray ve Ulaş arabayla yola çıkmışlar.Sabo zaten iki gündür burada; partimiz Mersin’de dün bin kişilik  katılımla,gıpta ve hayranlık yarattı.Zafer bizim.’’

 

EO-Son zamanlarda Kızıldere’de katledilen Sabahattin Kurt’un mezarını araştırmak gibi bir çabaya girdiğini biliyoruz. Bu konuda bilgi verebilir misin?

MO- Aslında Sabahattin Kurt’un mezarını araştırma çabam, Sabo’yu gün ışığına çıkarma ve 39 yıllık unutulmuşluğuna son verme amacıma yönelik  detaylı araştırmamın bir parçası. .İlk başlarda çok umut verici değildi vaziyet.Bir isimsiz kahraman Sabo, hiç iz bırakmadan yaşamış, ailesi, arkadaşları, bilgi alabileceğim bir kaynak ortalıkta görünmüyordu.Milli Kütüphaneden de eli boş dönmüştüm.Mezarının yerini tespit etmek için araştırmaya başladım.Bilen yoktu.Bilebileceğini düşündüğüm o kuşaktan devrimcilere de sorarak acı yaşattım, buna da çok üzülüyorum.

Mezar işine dönersek, hala araştırıyorum.Ama en azından, cenaze ailesince alınamayınca, olaydan birkaç gün sonra resmi görevlilerce Niksar’ın Şavşak mezarlığına gömüldüğünü  tespit ettim.Mezarlığa da gittim.Şu an ki bulgular iç açıcı değil.Çünkü Niksar’ın altını üstüne getirdik ama mezarın izine rastlayamadık.Bilgi de yok.Niksar’da fırıncı, yaşlı, emekli, genç, zabıta, kamu görevlisi her kesimden insan yardımcı olmak için çok samimi çaba gösterdiler.Şaşırdım çünkü oraya bunun tam tersi bir ön kabulle  gitmiştim.

Niksar ve Kızıldere çalışmamda Sabo’nun küçük kardeşi Semih Kurt ile birlikte idik.

EO- Bugün geriye dönüp baktığında 68’in ve arkadan THKP(C)’nin senin üzerinde ne gibi etkileri olduğunu söyler misin?

MÖ- Devrimci romantizmin şahikasını orada, 68’de ve 68’i temsil eden THKP-C’de buluyorum.Bu kadar değil elbette:

Eğer o 12 MART  eşiği – Maltepe ve Kızıldere yaşanmadan-  geçilseydi;Hüseyin, Ulaş, Koray yaşasaydı, 1974 sonrasını çok farklı yaşardık.Ben hala bir Parti-Cephe  araştırmasının kitap boyutunda yapılmamış olmasını, tarihinin hala yazılmamış olmasını ve sözel tarih çalışmasının ihmal edilmiş olmasını anlamakta zorlanıyorum.Sinema filmi çekilmeli, tiyatroda sahnelenmeli, bir belgeseli yapılmalıydı.Hatırla Sevgili dizisininin maddi hatalarla dolu olmasına rağmen, Kızıldere sehnelerinin ne kadar etki yarattığını hep beraber gördük.

68 ve THKP-C’nin benim üzerimdeki etkileri ise: empoze edilene biat etmeme, derinlikli kavrama, teoriye derinlemesine nüfuz etme, dünyayı izleme, formasyonunu zenginleştirme, çoğul okuma ve ilgi alanlarını geniş tutma, algı yetisini geniş ve dinamik tutma, muziplik, espritüellik, vasatın çok üstünde zeka, gelişkin bireysellik, çıtası yüksek bir özgüven, cesaret, kararlılık, çocuksu bir temiz kalplilik, kompleksiz bir kendini adamışlık; bir de SEVGİ.Yoldaşına, devrime olan bitimsiz sevgi.

Ben, 2011 ‘den bakınca bu saydığım erdemlerle donanmış, neşeli insanların örgütlülüğünü görüyorum.

Eğer 68 ve THKP-C’yi anlama çabasına girişmeseydim, Berlin duvarıyla beraber çökmüş, Sovyetler birliği ile dağılmış olurdum.

Başlayan bu önümüzdeki yeni  mücadele döneminin aygıtı, adı ne olursa olsun, 68 ve THKP-C ‘den izler taşıyacak diye düşünüyorum.Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz, trajedi-komedi bunları biliyor ve kabul ediyorum ama, gönül  ferman dinlemiyor!?

EO- Günümüzün devrimci gençliğinin o döneme yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun?

MÖ- 20-30 yaş arası epeyce uzak ve mesafeli.Bunu anlıyorum; az evvel dediğim gibi, ortada bilgi verici, teşvik edici, tartışmayı kışkırtıcı bir külliyat olmayınca, irdeleyen , anlayan bir çaba da yeterli düzeyde olamıyor..Bizim dernekte ( Ekmek ve Özgürlük için dayanışma derneği )  bazen yaşı 50 üzeri olanlar sohbet ederken, genç üniversiteli ya da işçi arkadaşların o dönemin detayına vakıf olmadıklarını anlıyorum.Koray Doğan, Ziya Yılmaz, Sabahattin Kurt dendiği zaman tanımadıklarını görüyorum. Ama son yıllarda, henüz poster boyutunda olsa da mesela 10 sene öncesine göre daha canlı, ama ram olmayan bir ilginin olduğu gözlemlenebiliyor.

Aslında itiraf etmeliyim ki, günümüz devrimci gençliğinin, bu tutumu ile mazinin mefluç edici dragvari etkisine girmemesini de hayırhah buluyorum.

1988 yılında aniden patlayan öğrenci hareketlerini izlemek için Paris’e giden Daniel Cohn Bendit’e gençler amca sen şurada otur, biz yaparız yapılması gerekeni mealinde bir şeyler söyleyince BENDİT’de 68 ‘de altında plaj / kumsal olduğunu söyledikleri Paris kaldırımlarına oturup izlemek durumunda kalmıştı.

Beri yandan da 68’den sonra ilk kez yeni bir enternasyonalist isyanı ilgiyle izliyoruz.

Bu defa sanki aynı nehirde iki kere yıkanacağız !

EO- Yazdıklarından senin sosyalizm anlayışının Stalinizm ve 3. Enternasyonal geleneğinden bir kopuşu temsil ettiği görülüyor. Bu geçmişin ve geleneğin günümüzdeki olumsuzlukları nelerdir?

MÖ- Önce şunu belirteyim; Stalin 1918 lerde veya 1920’lerde partiye veya Bolşeviklere katılmış, bu nedenle de ayrıksılık gösteriyor diyemeyiz.En başından devrim mücadelesi içerisinde görev ve sorumluluklar almış, Lenin’in yakın çevresinde bulunmuş biri.Lenin’in kanaat ve uyarılarını biliyoruz ama demek ki,Bolşevik parti içerisinde Stalin ile kendini dışavurmuş bir damar vardı.İktidarı ele geçirdi.Sonrasını biliyoruz.

Hep düşünürüm, Kamenev, Zinovyev, Buharin, Rikov infaz edilirken o günü ve geceyi nasıl geçirdi acaba Kremlin’de, KOBA..

Krupskaya, neler düşündü; Lenin’in, hastalığında gelemediği çok önemli bir toplantı için yerine vekalet etmesini istediği ve AT diye hitap ettiği Kamenev, ortadan kaldırılınca nasıl bir hissiyat içindeydi.

3. enternasyonal, komintern; tek ülkede sosyalizm adına feda edilen enternasyonalizm, nomenklatura egemenliği, bürokrasi diktası ve sonrasında yitirilen prestij akabinde de çöküş.1917 – 1989 arasına baktığımızda elimizde kalan sadece Lenin, Troçki ve Bolşevik devrimci ruhtur.

Yeni bir enternasyonal dünya, enternasyonalist devrimcilerinin önünde duran bir görev.Bunun için de çalışılmalı, iletişime geçilmeli.

Artık vatan kavramı, küresel kapitalizmin ekoloji vahşeti sayesinde geçerliliğini yitirdi; gezegene sahip çıkma zorunluluğu, yeni bir enternasyonali kaçınılmaz kılıyor.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI