Halil Berktay Yaşıyor mu Hâlâ?!

Beni belki biraz saf bulacaksınız ama yakın zamana kadar, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in peşindeki iz sürücüler, yazılı kâğıt takipçileri sürüsünün sadece halihazır iktidarın emrindeki polis ve savcılardan ibaret olduğunu sanıyordum. Meğer bu gazeteci avlama sürünün içinde epeyce polis köpeği de varmış. Kölelik dönemini anlatan bir ilüstrasyon asılı dururdu başucumda, birkaç yıl öncesine kadar. Oradan oraya taşınırken sanırım kayboldu. Kölelerin başında bir köle-güdücü var, aynı diğer kölelere benziyor; onlardan tek farkı elindeki kırbacı. Demek kurban, avcıdan önce kendi gibi bildiğinden korkmalı.

Taraf gazetesinin yazarlarından Emre Uslu’nun, Ozan Kütahyalı’nın yazdıkları bir süredir kanımı donduruyordu da, Halil Berktay’ın da aynı mealde polisiye bir yazı yazacağını nedense düşünmemiştim; belki de yaşananlar ne olursa olsun, insan eski arkadaşlarına bazı berbat davranışları yakıştırmaktan ısrarla imtina ediyor, psikolojik bir olay bu sanırım. Benim bir zamanlar o kadar yakından tanıdığım, gizlendiğimiz evlerde aynı lahmacunu paylaştığım, aynı makarnaya kaşık salladığım arkadaşım, şimdi nereye giderse gitsin bu kadar kötü olamaz, bu kadarını da yapamaz düşüncesi ya da ruhsal savunusu diyelim. Ama Cemal Süreya’nın deyişiyle, “bu da oldu işte” ve eski arkadaşım Halil Berktay da, Taraf gazetesinin (Zaman okumuyorum) bir kısım “gazeteci”-polislerinin girdiği yola girip o meşum yazıyı yazdı: “Ergenekon Yaşıyor Hâlâ”.

Halil Berktay, Ahmet Şık’la Nedim Şener’i, aynı polis ve savcı Zekeriya Öz gibi, yazdıklarından dolayı suçlamaya girişmeden önce bugünkü hapishaneler düzeniyle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki hapishaneler düzenini karşılaştırıyor ve o günlere göre tutukluların kendilerini çok daha özgürce ifade ettiğini söylüyor:

“Siz zulüm görmemişsiniz; insan utanır böyle şeyler yazmaya-söylemeye. 1971 ve 1980’de dikta rejimleri vardı ve bütün ülkede sıkıyönetim hüküm sürüyordu. Dayağı, işkenceyi, askerî hapishane koşullarını geçtim. ‘İhtilattan men’ edilmemişseniz, ancak aynı soyadını taşıyan yakın aileniz gelebiliyordu, haftada on dakika görüşe. Fotoğraf çektirmekmiş, sağa sola mektup yazmakmış, kamuoyuna seslenip kendinizi savunmakmış; ne mümkün! (…) Şimdiyse durum şöyle: görüş fiilen sınırsız ve kısıtsız (…); haberleşme serbest; isteyen mektup kaleme alıyor, isteyen makale, isteyen başyazı; hatta artık günlük gazete bile yönetmek mümkün,içerden.”

Benim anlayışıma göre hapishanenin daha “özgür” olanı diye bir şey yoktur; hapishanenin bizatihi varlığı özgürlükle çelişir ama Halil Berktay’ın yazdıklarında daha başka bir tuhaflık var gibi geldi bana. Sanki (elbette bütün siyasi tutuklular söz konusu değil burada) Ergenekon sanıklarının görece bazı haklara sahip olmasından içten içe rahatsız olduğu izlenimini siz de edinmediniz mi? Halil Berktay’ın her şey olacağı aklıma gelirdi de, birlikte yattığımız Mamak Cezaevi’nin gardiyanlarından Nafiz’e (bu arada haksızlık etmeyeyim, Nafiz çok daha sevimliydi) benzeyeceği aklıma gelmezdi.

Hukuk sisteminde polis, başlangıcı, savcı ve hakimler ara halkaları ve gardiyan da son halkayı oluşturur. Bu yüzden Halil Berktay’ın yukarda alıntıladığım satırlarının, yazısının daha başlangıç kısımlarında yer alması bu zincire biraz ters başlamak gibi olmuş. Yani Berktay’ı önce gardiyan elbiseleri içinde görüyoruz ama yazının son paragraflarına yaklaştıkça polis ve savcı rolüne bürünüyor. Şu satırları alıntılamak zorundayım:

“Ergenekon (…) akı kara, karayı ak, suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu gösterebiliyor. Şu Ahmet Şık ve Nedim Şener meselesini alalım. Ceza hukuku başka, vicdani kanaatler başka. Ben en geniş basın ve ifade özgürlüğünden yanayım. Buna, talimatla kitap yazma özgürlüğü de dâhil. Ama müsaade edin de ne idüğü belirsiz talimatlarla kitap yazmayı ahlâken, dürüstlük açısından beğenmeme hakkım saklı kalsın (…) Ahmet Şık en azından bazı noktalarda dürüst davranmıyor, doğruyu söylemiyor (…) notların (=talimatın) önce tamamını üstüne aldı (…) Sonra, ben onu sadece bazı notlar için dedim, diğerleri için demedim açıklamasında bulundu. Peki hangileri bunlar? Ve kimin? Benim açımdan bu cevapsız sorular, gizlenen şeyler olduğu şüphesinin artmasına yol açıyor.”

Öncelikle belirteyim ki, bizzat Halil Berktay dürüst değil. Taraf gazetesindeki makalelerini bilmiyorum ama 1970’li yıllarda yazdığı onlarca makalesinin “talimatla” (eğer illâ bu çirkin askeri deyimi kullanmak zorunda kalacaksak) yazıldığını ben biliyorum. Sadece Halil Berktay değil, ben de dahil Aydınlık hareketinin eli kalem tutan bütün yazarları “talimatla” yazı yazardı. Üstelik bunda da, örgüt çerçevesinde yazı yazmak söz konusu olduğunda, anormal bir şey yoktu. Yazı Kurulu sen şunu şöyle yaz derdi ve biz de oturur o yönde yazılar yazardık. Çoğunun fiilen yazılış şeklini unutmuşumdur ama örneğin 12 Mart muhtırasının hemen ardından haftalık Aydınlık dergisinin, muhtıraya karşı tutumunun, bizzat Halil Berktay tarafından bir arkadaşın evinde nasıl yazıldığını bugün gibi hatırlarım. Daktilonun sesi bile kulaklarımdadır. Üstelik yazı, orada bulunan bizlerin “talimatıyla” birkaç kez geri çevrilip Berktay tarafından tekrar tekrar yazılmıştır. Çünkü yazı, örgütümüzün ya da grubumuzun ortak tavrını temsil edecekti, Halil Berktay da, gayet doğal olarak o anda hareketimizi temsil eden bizlerin “talimatına” uyarak yazmak zorundaydı. Şimdi artık böyle şeyleri “dürüst” bulmuyor olabilir ama dürüst bir insan bu konudaki tutumunu değiştirmişse, geçmişte yaptığı bu tür “dürüst” olmayan şeyleri hatırlamak ve yazısında belirtmek zorundaydı. Halil Berktay, daha önce kendisi hakkında yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi bir kere daha kendi üstünden atlamıştır. (Bu nasıl olur diye sormayın, ben yapamam ama akrobatlar yapabilir böyle şeyleri.)

Bir başka konu, Halil Berktay’ın eski dönemlerdeki kısıtlanmış hapishane koşullarını hatırlarken, diğer bazı şeyleri hatırlamamayı tercih etmesidir. Evet, o zamanki hapishanelerle ilgili söyledikleri doğrudur ama eksiktir. Eksik kısmı şudur: O gaddar hapishane yöneticileri bizim yazılı çalışmalarımız üzerinde hiç mi hiç durmamışlardır. Hatta bütün hapishane çapında ortak bir savunma hazırlamamıza kolaylık bile göstermişlerdir. Görüşme olanağımız olmayan arkadaşlarla savunma için bir araya gelmemizi sağlamışlardır, şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Ve savunma hazırlıkları sırasında “şunu şöyle yaz”, “burası olmamış” “orayı değiştir” türü “talimatlar” içeren notlarımızı suç unsuru olarak görmemişlerdir. Halil Berktay bunları unutmuş ya da unutmuş görünüyor. Yani uzun lafın kısası, savcılar ya da polisler gibi düşünmediğimiz zaman, bir kitabın ya da yazının yanına kenar notları düşmenin, “burası olmamış” demenin ne talimatla ne de suçla falan bir ilişkisi vardır. Hayatı kendisinin başka yazılara kenar notları düşmesiyle ya da başkalarının kendi yazılarına kenar notları düşmesiyle geçmiş bir insanın şimdi birdenbire bu tür şeyleri “örgüt talimatı” olarak göstermeye çalışması sadece dürüstlükle bağdaşmamakla kalmamakta, bu insanın vicdanıyla birlikte belleğini de kaybettiğini düşünmemize yol açmaktadır.

Efendim, Ahmet Şık, önce notlar bana ait demiş, sonra bir kısmı bana ait demiş. Şimdi Halil Berktay polis ve savcılarla birlikte soruyor: Kim bu notları düşen? Sana ne be adam. Sen de işkenceli polis sorgularından biliyorsun ki, polise doğru bilgi vermemek hem görev, hem de haktır. Burjuva hukukunda bile vardır. İnsanı tutuklarken, “bundan sonra söyleyeceğiniz her şey aleyhinizde delil olarak kullanılabilir” derler. Bir kitaba kenar notu düşmek elbette suç değildir ama bir gazeteci, yazdıklarından dolayı içeri alınmışsa ve savcı ile polis işgüzarca “kim bu notları düştü” diye soruyorsa, elbette kitabını okuyan ve kenar notları düşen arkadaşlarını korumak için ya “hepsini ben düştüm” diyecektir ya da kendisine yardımcı olanları ele vermemek için bunların kimlerin kenar notu olduğunu söylemeyecektir. Mesleki dayanışma da bunu gerektirir zaten. Halil Berktay’ın çoktan unuttuğu, unutmayı tercih ettiği mesleki dayanışmadan ve paranoyak polis karşısında insanları ele vermeme dürüstlüğünden söz ediyorum.

İnsan hafızasını da, vicdanını da kaybetmişse pekâlâ ölmüş kabul edilebilir.

Halil Berktay yaşıyor mu hâlâ?!

Gün Zileli

16 Nisan 2011

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI