Dağ Bozumu Romanı: Örgütsel Bozulmanın Anatomisi

Aşağıdaki yazı, Radikal gazetesinin Kitap ekinde, 1 Nisan 2011 tarihinde, yayımlanmıştır, ancak yazının önemli bir kısmı yazarından izin alınmadan çıkartılmıştır. Yazının tamamı aşağıdadır. Radikal Kitap ekinin çıkarttığı bölüm siyaha boyanmıştır.

G.Z.

 

 

 

Dağ Bozumu Romanı:

 

Örgütsel Bozulmanın Anatomisi

 

Gün Zileli

 

 

Bazı eserler, insanlığın önündeki büyük bir sorunu çözerler ve o alandaki temel taşı oluştururlar. Kendilerinden sonra gelenler hep onları referans alır. Darwin, Türlerin Kökeni eseriyle türlerin anatomisini yapmış ve türlerin evrimini temel noktalarıyla açıklamıştır. Marx, Kapital adlı eseriyle kapitalizmin anatomisini yapmış ve kapitalizmin temellerini ortaya koymuştur. Bu büyük eserlerin ardından yapılan analiz ve katkılar sadece bunlara ilişkin kısmi düzeltmeler veya sonraki gelişmelere bağlı olarak yapılan ekler anlamını taşır.

İşte Aytekin Yılmaz’ın romanı Dağ Bozumu da, kesinlikle tek bir örgütün anatomisi değil, özel ideolojili tüm örgütlerin anatomisi niteliğindedir. Kanımca, bundan böyle Dağ Bozumu, güzel bir roman olarak okunmanın ötesinde, özel ideolojili örgütlerin yapısına, bu örgütlerin bozucu ve baskıcı karakterine ilişkin bir temel bir referans kitabı olarak da hak ettiği yeri alacaktır.

Aşk ve Devrim

 

 

Genç bir radikalken, özel ideolojili devrimci örgütlerde belli deneyler yaşayıp orta yaşlara gelen çoğu devrimcinin dillendirdiği bir mevzudur bu: Örgütler aşkla devrimi neden birbirinden kopartırlar? Roman dilini çok güzel kullanan Aytekin Yılmaz elbette bu soruya doğrudan bir yanıt vermiyor ama romanını bu soru ekseninde kuruyor.

Örgütün şehir çalışmaları içinde birbirine aşık olan iki genç, bu aşkın romantik ortamını dağda sürdürülen özgürlük ve devrim mücadelesiyle taçlandırmak ister ve birlikte dağa koşarlar. Gerçi daha şehirdeyken örgütün aşka pek hoş bakmadığının farkındadırlar ve aşklarını şehirde de gizli yaşamaktadırlar ama bu kadarı, bulundukları kültürel çevrenin aşka hor bakışından kaynaklanmış olabilir diye düşünülebilir. Ne var ki, dağdaki kampa gider gitmez ilk karşılaştıkları şey aşk yasağı olur. Bunun örgüt dilindeki adı “yoz ilişki”dir. Tüm roman, bu aşk yasağının iki genci tamamen ayrı alanlara savurması ve bu savrulmanın ardından (romanda Evin’in durumunu çok az izleyebilmekteyiz) Yusuf Can’ın Evin’e ulaşma çabası üzerine kuruludur. Elbette, sadece bu değil. Yusuf Can, bireysel aşkından kopartmadığı devrime de aşıktır ve devrimi örgütle özdeşleştirmiştir. Örgütün başarısı, devrimin başarısıdır. Örgüt için yapılan her şey devrime hizmet eder. İşte bu özdeşleştirme, Yusuf Can’ın yaşadığı acılı dilemmayı ve trajediyi belirler: Ya bireysel aşk ya da devrim (ve/veya) parti aşkı.

Yusuf Can, tamamen sezgisel olarak, birini diğerine feda etmez. Ne bireysel aşkı uğruna partinin saflarından kaçmayı düşünür, ne de parti aşkı uğruna bireysel aşkını feda etmeyi. Aşk ve devrimin birbirinden kopartılamayacağının sezgisel olarak farkındadır ama bunu açıkça savunacak gücü de yoktur, olanakları da. Çünkü, militanlarının bedeni ve zihni gibi ruhlarını da tamamen kendine ait kılabilmek için bireysel aşkı saflarından mümkün olduğu kadar kovalamak zorunda olan örgüt gelip karşısına bir heyüla gibi dikilmiştir.

Örgüt ve Önder

 

 

Özel ideolojili bütün örgütlerde olduğu gibi örgüt karizmatik bir liderin etrafında birleşmek ve kendi varlığını sürdürebilmek için önderi (hatta bazen) onun bile iradesini zorlayacak ölçüde yüceltip tanrılaştırmak zorundadır. Önder, diyelim ki, buna direnmeye çalışsa bile direnemez, çoğunlukla da böyle bir niyeti olmaz zaten; örgütle kendi bireysel varlığının özdeşleştirilmesini teşvik eder hatta. Ne var ki, önderin hemen altında bulunan önderlik kadrosu, bu tanrılaştırmadan kendi hesabına yararlanmasını, nemalanmasını bilecektir elbette. Önder, büyük, esas tanrıysa, önderlikte yer alan yerel önderler de kendi bölgelerinde “tanrının o bölgedeki temsilcileri”dirler. İşte Dağ Bozumu‘nda geçen “Hogır kişiliği”dir bu. Elbette “Hogır kişiliği” nitelemesi, Hogır tasfiye olduktan sonra örgütün ya da örgüt liderinin ona taktığı kötüleme sıfatıdır. Tasfiye olmadan önce Hogır, “tek başına karakol basan” “Hogır yoldaş”tır. Önder, nasıl genelde tanrılaştırılıyorsa, yerel önder de onun adına ama aynı zamanda kendine atfedilen kahramanlık özellikleriyle tanrılaştırılır.

Yusuf Can’ı kurtaran, aslında doğaçlama bir kuşkuculuğa sahip olması olmuştur ve belki biraz da büyük öndere duyduğu hayranlığın sonucunda yerel önderlerin nitelikleriyle kafasında hayal ettiği büyük önderin gerçek ya da gerçek dışı niteliklerini karşılaştırma alışkanlığı. Daha önce geldiği bir uğrak kampındaki yerel önderi beğenir Yusuf Can; onun niteliklerini, tavırlarını samimi bulur ve aynı zamanda da onu büyük önder ile özdeşleştirir. Ama daha baştan Hogır’da bu özellikleri göremez. Öte yandan Hogır’ın birbirine aşık iki genci yargılayıp onları  en ağır cezaya (ölüm cezası) çarptırması da Yusuf Can’ın Hogır’a karşı kuşkularını arttırır. Yusuf Can, henüz örgütle ya da büyük önderle çatışacak bir bilinç düzeyinde değildir ama yerel önderle çatışmayı göze alarak büyük bir adım atmıştır.

Örgütün Ruhların Çevresine

Ördüğü Bariyer

 

 

Bu çatışmayla birlikte Yusuf Can’ın acılı ceza seferi başlar. Bu aynı zamanda uzun bir bilinçlenme seferidir. Çünkü yerel önderle çatışmak, otomatikman örgütle ve büyük önderle çatışmaktır. Örgütle çatıştığının kısmen bilincindedir ama büyük önderle çatıştığının kesinlikle bilincinde değildir. Örgütle çatışması da genel olarak örgüt fikriyle çatışmak anlamına gelmez. Yerelde karşılaştığı dar bakış açısına sahip yönetici ya da sorumlulardır henüz hedefi. Gerçi kısa sürede, onlarla çatışmasının o alandaki tüm örgüt üyeleriyle de çatışmak anlamına geldiğini görür ama onun umudu yukarlarda, büyük önderdedir. Oraya bir ulaşabilse, gerçekleri bir anlatabilse her şey hallolacaktır ama büyük öndere ulaşmasının önünde büyük engeller, sıradağlar vardır. Büyük öndere ulaşmakla büyük bireysel aşkına ulaşmak özdeşleşmiştir beyninde. Uzun yıllar bu ilüzyonla yaşar.

Elbette bu yıllar içinde Yusuf Can, örgütün üye yapısına ilişkin de epey deneyim yaşar ve bilinçlenir. Aslında örgütün genel üye yapısı konusunda çok iyimser olmadığı başından itibaren bellidir. Üyelerden pek umutlu değildir. Onların, yukardan söylenen her şeye köle gibi itaat ettiklerini görür ve onları ikna etmek için pek bir çabası olmaz. Zaten bu konuda da çok fazla olanak yoktur. Örgüt, üyelerin ruhları arasına demirden barikatlar kurmuştur. O barikatları aşıp gerçek ruha değmek belki de her şeyden zordur.

 

 

Adım adım Yaklaşırken

 

 

Aytekin Yılmaz’ın romanında müthiş bir tempo vardır. Uzaklara, hem sevgiliden, hem de önderden çok uzaklara fırlatılıp atılmış Yusuf Can, adım adım onlara yaklaşma mücadelesi verir ve sonunda bunu başarır da. Bunu başarmasında en belirleyici adım Hogır’ın devlete sığınmasıdır. Hogır’a karşı çıktığı için örgüt tarafından yıllar yılı tecrit edilen Yusuf Can, örgütün Hogır’la çatışmaya girmesiyle, örgüt nezdinde bir anda aklanıvermiştir. Bu olay, aynı zamanda, önderin, yeryüzünün bir parçasındaki elçileri olan yerel önderlerin konumunu anlamamızı da sağlar. Önderin yolundan bir santim bile şaşmadıkları sürece sorun yoktur, önderlik ayrıcalıklarından azami ölçüde yararlanabilirler ve küçük önderler olarak o bölgede mutlak iktidarlarını sürdürebilirler ama şu veya bu nedenle önderin yolundan bir santim ayrılırlarsa ya da böyle bir izlenim verirlerse, hatta bazen bunların hiçbirini yapmadıkları halde, öndere olan sonsuz bağlılıkları sürerken bile bir anda en zirveden uçurumun dibine düşüverirler. Bu noktada ara yol yoktur çoğunlukla. Bir “özeleştiri” yapma çabası bile pek sonuç vermez. Yerel önderi bekleyen iki ölümden biridir: Ya devlete sığınıp büyük önderin haklılığını bir kere daha kanıtlayarak ruhen ölmeyi ya da liderin yargılarına teslim olarak fiziki olarak da ölmeyi kabullenmek.

 

Ne var ki, öndere adım adım yaklaşmakta olan Yusuf Can, bunların hiçbirinin farkında değildir. Önder, bireysel aşkı kadar temizdir gözünde hâlâ ve onlara ulaşırsa her iki aşk da zafere ulaşacaktır.

 

 

Ve Ulaşınca…

 

 

Sonunda gerçekleşir bu. Önderin de bulunduğu kampta Evin’e ulaşır Yusuf Can. Ama ulaşma anı aynı zamanda bitiş anıdır. Hem de her iki aşkın birden bitiş anı. Orada öğrendikleriyle, Yusuf Can’ın on yıldır çektiklerinin, ayrılıkların, hapis içinde hapisliklerin, zulmün ardında hep o tapınılan önder olduğu sonunda ortaya çıkar. Bilmece çözülmüştür. Tapılan önder, yaşananların baş sorumlusudur. Önder aşkı ile birlikte bireysel aşk da son bulmuştur. Artık Evin, o eski Evin değil, önderin tam denetimi altında bir örgüt sorumlusudur. Bu noktada belki devrim inancı, aşk inancı bitmemiştir ama örgütte ve önderde somutlaşan devrim, Evin’de somutlaşan bireysel aşk bitmiştir.

 

 

“Olumlu Kahraman” Yerine

Çelişkileriyle Gerçek İnsan

 

 

Bu ana noktaların dışında, romanın en başarılı yanı, Aytekin Yılmaz’ın, sosyal gerçekçiliğin “olumlu kahraman” saplantısından uzak durmasıdır. Her şeyin doğrusunu bilen “olumlu kahraman” tipinden tamamen uzak biridir Yusuf Can. Her fani gibi yanılgıları, takıntıları, tereddütleri, kuşkuları, gelgitleri, korkuları, önyargıları, saplantıları olan genç bir insandır. İşte böyle olduğu içindir ki, gerçek hayatta olduğu gibi onun bilinci asla tam bir bilinç değildir. Sürekli ve sonu gelmez bir bilinçlenme süreci içindedir. Roman bittiği zaman bile bu bilinçlenme sürecinin tamamlandığını söyleyemeyiz. Öte yandan, Yusuf Can, hep iyi olan “olumlu kahraman” tipinden farklı olarak hep iyi değildir. Bunun en tipik örneğine, eline intikam alma fırsatı düştüğünde nasıl kötücül intikamcı duygulara kapıldığını gördüğümüzde rastlarız. O da sonuç olarak iyi ve kötü duygulara sahip, karmaşık ruhsal yapısıyla bir insandır. Bu yüzden de, bir süre için bile olsa Hacer’den intikam alma fırsatını kaçırmak istemez.

 

 

Tartışılacak Noktalar

 

 

Aytekin Yılmaz’ın, yazıya girerken belirtiğim, özel ideolojili örgütlerin anatomisine ilişkin çözümlemeleri, en temel noktalarda gerçekten son derece kafa açıcı ve bundan sonraki yıllarda hep referans alınacak çözümlemeler olmakla birlikte, zaman zaman roman kişileri aracılığıyla aktarılan kimi çözümsel düşünceler (Aytekin Yılmaz, burada da objektif olmayı ve yazar müdahalesinden azami ölçüde uzak kalmayı becermiştir) oldukça tartışmalıdır. Örneğin, Yusuf Can’ın, örgütün, “köylülüğe” ilişkin olumsuz söylemiyle, köylülüğe dayanan yapısı arasındaki çelişkiye dikkat çekmenin de ötesine gidip köylülüğü olumsuzlayan tavrı; ya da üniversite veya şehir kökenlilerle köylü kökenliler arasındaki çelişkiyi fazlasıyla vurgulaması; ya da Kadir Usta’nın, konuyu daha teorik planda açıklarken, adeta Troçkist bir bakış açısıyla, işçi ve köylüler arasındaki çelişkiye dikkat çekmesi, romanın kimi yerlerinde örgütün temel zaafının köylülükten, hatta yoksul köylülükten kaynaklandığı gibi bir izlenimi güçlendirmektedir. Kanımca bu hayli tartışmalı bir noktadır; örgütün günahlarını köylülüğün sırtına yıkmak bana hiç de adil ve doğru bir yargı gibi gelmiyor.

 

 

Bir Cesaret Örneği

 

 

Aytekin Yılmaz, daha önce İçimizdeki Hapishane-Labirentin Sonu (İletişim-2003) kitabıyla açtığı bir mecrayı bu kez güzel bir romanla deşelemiş, iyi de yapmış. Örgütlerinden geçmişe ilişkin dürüst bir muhasebe bekleyenlere tavsiyem bu romanı okumalarıdır. Bu arkadaşlar, böyle bir muhasebe ya da özeleştiriyi örgütlerinden boşuna beklemesinler. Örgütler ve şefleri bunu asla yapmayacaklardır. Yaşamaktan vaz geçmeyen hiçbir canlı varlık kendi intiharı anlamına gelecek saptamalara bile bile  imza atmaz. Bunu ancak ve ancak hiçbir örgüte veya kişiye “eyvallahı” kalmamış, bir anlamda “ipini kopartmış” ama bir anlamda da mücadelenin yükünü çekmiş isimsiz kahramanlara sorumlulukla bağlanmış bireyler yapabilir. İşte bunun en güzel örneğini Aytekin Yılmaz vermiştir… Büyük bir cesaret ve özveriyle.

22 Nisan 2010

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI